CANIM BABAM’a…

CANIM BABAM

Her babanın bir kız evladı mutlaka olmalı

diye diye sevdin okşadın saçlarımı,

Omzunda gezdirip götürürken parka

bir gün seninde omuzlarına binen

sadece çocuğun olsun kızım inşallah dediğinde

kikir kikir gülerdim ya

şimdi anlıyorum babam…

Her gün ama her gün okula gittiğimde,

biri gelir ve “şeker vereceğim gel” diye çağırırsa sakın gitme

diye defalarca tembihledin, büyüdüğümde tekrarlamalarına kızıp gülüp geçtim ya, şimdi anlıyorum şekerli sözlerinde insanın kalbini kaçırdığını babam…

Annem dantelli çorapları giydirirken,

sen cesareti çekip üzerime

biri seni rahatsız ederse

gelişine çak yüzünün ortasına derdin ya,

şimdi öğrendim sözlerimi yumruk yapmayı babam…

Lunaparkta çarpışan arabalara bindiğimizde

senin her zaman dikkatli olacağından şüphem yok,

ama karşıdan ne geleceğini bilemezsin

bu nedenle gözlerini hep açık tut kızım derdin ya,

duvara tosladığımda anladım babam…

Tavla oynamayı öğretirken defalarca sorardım,

defalarca anlatırdın ya zar tuttuğun gibi tutamazsın zamanı,

zar değil akıl oyunudur bu,

önce kalbine sonra aklına güveneceksin derdin ya babam,

şimdi anlıyorum zamanın zarları nasıl kovaladığını…

Ekmeğine katık bulamadığında şükrü katık et diline,

minnet eyleme ama lokmanı paylaşmaktan asla vazgeçme

derdin ya babam gözyaşlarımla verdim rakıya rengini…

Sana kötülük yapılsa da sen iyilikten şaşma ama fındık kabuğunı doldurmayan işlerle hayatını yoran insanlarıda sil gitsin hayatından derdin ya şimdi siliyorum babam…

Babam!

İlk Aşkım, dostum, sırtımı her daim yasladığım dağım, rakı arkadaşım, dert ortağım, sırdaşım, yol gösterenim, hayatı öğretenim, bugün böyle dimdik durabilmemi sağlayanım,

deniz gözlü derya yürekli babam…

İyi ki doğdun, iyikim oldun…

Seni çok ama çok seviyorum…

Aylin Tamakan

Dibi tuttu…

Gecenin altını açtı,

perdeyi araladı

ateşi harladı

soğanı soydu

acısı gözlerine vurdu

bir duble rakı koydu

ikinci dubleyi

pembeleşene kadar kavurdu

kalbinin ağırlığı

sütyeninden taştı

pencereyi açtı

dimağındakileri süzgece attı

kavruldukça küçüldü kurudu

suyunu kattı

tadına baktı

kapağını kapattı

sigarasını kısığa aldı

bir duble de geceye koydu

gün ağırdıkça

kalbi dikiş

tencerenin dibi tutmuştu…

A.Tamakan

Gururumsun…

Dört sene bitti… İlk senemizi hatırlıyorumda aylarca hatta tam tamına bir sene sınıfın içinde, kapısında, öğretmenler odasında ve okulun bahçesinde bekledim. Bıkmadan, yılmadan, usanmadan…Son iki ay bahçede beklerken ellerimin soğuktan morardığı günleri hatırlıyorum… Okulun kafesinde ki Lili’nin su kaynatıp, pet şişeye koyup ” al bununla ısın biraz” dediği günleri…Yeter ki oğlum öğrensin, okulunu sevsin, başarıyla devam etsin diye… Ve… daha bir çok şeyi. İnsanların yanlış yapıyorsun, bekleme okulda, bu kadar da olmaz dediği günleri… Kimsenin sebebini sormadığı, anlayamadığı, sadece küçük bir çocuğun yaptığı kapristen ibaret olduğunu sandıkları ve söyledikleri günleri… Herkesin lafta, ne zaman istersen yanındayız dediği, yanımızda olanların da menfaatleri karşılığında yanımızda olduğu, ancak bunu bir sene sonra anladığım günleri.. Oysa ki küçücük oğlumum aylarca beklediği, gelmediğini gördüğü, onca şeyi küçücük aklıyla ama kocaman yüreğiyle az çok anlayabildiği ve güven duygusunun nasıl yerle bir olduğunu anladığım, bildiğim ve bu nedenle güvenini kazanmak adına onu beklediğim günleri… Onun küçücük yüreğinde ki kırgınlığın, ellerimde ki morluktan kat be kat daha çok acıdığını bildiğim günleri…Bir çocuk doğduğu günden itibaren ilk ve en çok annesine güvenirken, çocuğumun annesine bile güvenini kaybedip, ya sende gidersen ne yaparım ben dediği günleri…

Bu nedenle 4 ay boyuca, hergün 6 saat hiç oturmadan, tuvalete dahi gitmeden, “bak buradayım ben, gitmiyorum” dercesine, sınıf kapısının önünde beklediğim günleri…Okuldan çıkıp, her eve geldiğimizde “yine bir başınayız, evde başka kimse yok” diyerek üzüldüğü, sitem ettiği günleri…Şimdi düşünüyorum da öylesine zordu ki ama tüm bunlara rağmen diyorum ki “ne iyi yapmışım da oğlumun her anında yanında olmuşum”…Benimle birlikte -aklının zaman zaman aldığı, çoğu zaman alamadığı halde-bir çok sıkıntıyı yaşayan çocuğumu bir sene okulda beklemişim çok mu…

Anne oğul bir başımıza, tek başımıza o zamanlar da dilini, yerini, yurdunu hiç birşeyini bilmediğiniz bir ülkede yaşamak… Alışveriş yapmaya çalışmak, okula gitmek, arkadaşlar edinmek, hastalanmamak için dişimizi tırnağımıza katmak, çünkü bizim için hastanede derdimizi anlatmak, samanlıkta iğne aramaktan daha zor olan günleri… Hergün, herşeyi beraber yaptığımız halde haftanın bir gününe bugün anne& oğul günü adını verip, o gün tüm gün birlikte dışarda gezdiğimiz, aslında bir diğerinden farkı olmayan günleri….Çocuk aklı işte, o günün farklı olduğunu düşünüyor, yada ben öyle sanıyordum…Bilmiyorum… Acısıyla, tatlısıyla bir çok şeyi yaşadık ve öğrendik… Öğrendikçe güçlendik… Güçlendikçe birbirimize herşeyi yapabileceğimizi, başarabileceğimizi öğrettik…

Şimdi tüm bu yaşananlardan geriye zaman zaman hüzünlendiğimiz ama çoğu zaman güldüğümüz anılarımız var…Hala delice bitmeyen umutlarımız, hayallerimiz, yapacaklarımız var… Zaman zaman üzülsem yada hastalansam, “amaan biz neler atlattık, bunu mu atlatamayacağız, sen çok güçlüsün” diyen kocaman yürekli bir evladım var…

Herkesin olduğu gibi benimde çok hatalarım, yanlışlarım, yanılmışlıklarım oldu. Bu nedenlede her zaman her konuda mütevazi olmaya çalışırım ancak anneliğim konusunda asla mütevazi olmayacağım… Çünkü anne demek, bir çocuğun karnını doyurup, yıkamak, tırnaklarını kesmek, ödevlerini yaptırmak, problemleriyle ilglenmenin çok ötesinde…

Velhasıl bu vesileyle de başta ANNEme, BABAma, en büyük destekçim KARDEŞİME, canım kardeşlerim Senemime, Gizemime, Yaseminime, burada ki süreç boyunca bize anlayış gösterip bir çok şeyi anlayışla karşılayıp aylarca okulda kalmama müsade eden okul sahibimiz Fatime Masha’ya, okul müdürümüz Adriatika’ ya, canımız öğretmenimiz Olsa Pula’ya (tüm öğrencilerine bir psikolog, bir anne gibi sakin, böylesi güzel bir tavır ile yaklaşan bir öğretmen daha tanımadım), sabahları keyifle kahve içtiğim ve rahat rahat Türkçe konuşabildiğim canım öğretmenimiz ve arkadaşım Silva’ ya ve diğer tüm öğretmenlerimize ( hepsi arkadaş, kardeş gibi davrandı bize), üç sene boyunca her sağlık problemimiz olduğunda yanımızda olup yardım eden Denisa Rrushi’ye, Arnavutça öğrenmeme yardımcı olan ve bir çok şeyde yanımda olan Urtis Harri’ye, herkesin tek tek dökülüp gittiği ama her hafta bir kere yazmasa, sormasa rahat edemeyen Zade’mize çok teşekkür ediyoruz… Ve sizi çok seviyoruz….

Ve….

Oğlum, birtanem, meleğim, çiçeğim, böceğim, hayata tutunma sebebim, herşeyim ve benim minik beyaz kuzum… Seninle gurur duyuyorum… Küçücük ama kocaman kalbinle, yaşadığımız onca şeye rağmen, gösterdiğin başarı, azim, sabır ve anlayışın için seninle gurur duyuyorum… Hep sorarsın ya “gerçekten mi anne”… Evet meleğim “gerçekten seninle gurur duyuyorum ve seni çok seviyorum”…

Çünkü; biz başardık be oğlum….

Aylin Tamakan

KAN’ım Kanıyor…

Gökyüzüm alevler içinde

ne yanıyor ne sönüyor

ne ağlıyor ne gülüyor

omzuma oturmuş güneş

ayaklarını sallıyor,

yağmur okşuyor ince ince

küçük bir çocuğu teselli edercesine,

kırgınım diyorum kırgınım sana gökyüzü

sen de mi küssün bana

toprağa gömüyorsun maviliğini böyle.

Toprağı kazıyorum delice

kan fışkırıyor köklerinden

dokunamadığım irinleri patlıyor

tırnaklarıma sıkıştırdığım düşlerimin,

kazdıkça kanıyor gönlümün gözenekleri

açılıyor kör kapılar

sızlıyor söylendikçe

Lana’ya doğru karışıyor

gökyüzüm simsiyah…

Siyahın kızıla dönen beyazında

iki mevsim arası

yine bir heybe bindirmişim üzerime

Ay’ın doğmasını bekliyorum

yıldızlar “sen delisin” diyor bana

hunharca gülüyorlar,

bulutları savuruyorum ardıma

ruhum ayazda,

bugün ben ıslatacağım şehrimi

ben yıkayacağım taşı, toprağı

kokusuna ben sarılacağım…

Göğe bırakıyorum ruhumu

başımı gökkuşağının kırmızısına

heybetine vurgun olduğum dağlarımın siyahına

bedenimi ağaçların gövdesine yaslıyorum

gönlümde ki bir kaç kuşu ekiyorum semaya

onlar filizlendikçe

gözyaşları üzerime düşecek bulutların,

değdikçe gökyüzüme

gökkuşağım gülümseyecek

ağaçların kokusunu, kuşların kahkahalarını duyacağım biliyorum…

Üç kelime bırakıyorum şimdi göğe,

ve bir gün düşeceğim bu toprağa biliyorum…

A.Tamakan

Anneler her gün iyi her gün mutlu olsun…

Aslında oldum olası hoşlanmıyorum hatta sevmiyorum; ”özel gün” adı altında kutlanan, sadece yılın belli bir gününde hatırlanması izlenimi yaratılan ve gelenek haline gelen, sevgimizi göstermenin en iyi yolunun en iyi hediyeyi almaktan geçtiğinin beyinlerimize empoze edildiği, ”anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, kadınlar günü, hayvanlar günü, vs. gibi günleri…. Bir gün için bile olsa, en güzel duygu olan sevgimiz üzerinden kar sağlayanları ve bu duyguyu bizden sömürenleri sevmiyorum….

A diyeceksiniz ki; böyle dersin de sen kutlamaz mısın, sen hediye almaz mısın? Alırım elbette, genellikle bir buket çiçek veya güzel hazırlanmış bir kahvaltı…Bundan dört beş sene evveldi sanırım, anneler günü için, albümünden belli etmeden aldığım bir kaç gençlik resmi ile kolajı pek iyi olmasa da sadece annemin ve arkadaşlarının olduğu bir fotoğraf tablosu yapıp hediye vermiştim. Kendim hazırladığım için tabii ki onun için çok özeldi, benim için de. Hala duvarda asılı olması ve her gittiğimde görmek çok keyifli.

Son bir kaç gündür belki de bir haftadan fazla süredir, yaklaşan anneler gününü hatırlatan, her kanalda ardı ardına yayınlanan reklamdan birine gözüm takıldı. Arka fonda yumuşak bir müzik ve ses ile, ”en güzel hediyeyi siz alın, en güzel pırlantalar bizde, Gucci’nin gözlükleri, Dior’un parfümleri, anneler en iyisine layıktır, annenize en iyisini almak istemez misiniz?” diyerek kendilerince hoş uyarılarda bulununan reklamlar… Evet birden annesini ve alacağı hediyeyi düşününce insanın içi kıpır kıpır oluyor ve başlıyorsunuz ”ben ne alsam” diye düşünmeye… Önce gülümseten ama çok geçmeden beni düşündüren bu reklamın ardından uzunca bir süre sessiz kaldığımı farketttim. Bir saat önce, bir kaç gün önce ve hatta aylar öncesinden izlediğim haberler ve yaşadıklarım geçti bir bir gözümün önünden. Kınalı kuzularının haberini alan anaların çığlık dolu feryatları, çocuk yaşta sıcaklığını bile hissedemen annesini kaybetmiş bir genç kızın gözyaşları, kocası tarafından sokak ortasında, gözünün önünde anaları vurularan yavrucakları, gözü önünde çocuğu vurulan ama bir şey yapamayan ananın acı dolu, yürek sızlatan bakışları, acısı taptaze olan, anne olan ama annelerini kaybetmiş olan yakınlarımın acıları ve daha bir çokları…. Ve yüreğimin, bir yarısının şükrederek sevinirken, bir yarısının da duyduğum acıdan titrediğini hissettim…. Hangi yüzükle, hangi pırlantayla, hangi buzdolabıyla, hangi parfümle, hangi markayla gönüllerini alabilirsiniz anneler gününde; her yaştan bu ana kuzularının ya da kuzuları ellerinden kayıp gitmiş anaların? Nasıl anlatırsınız? Nasıl anlatırsınız onlara anneler gününü? Anlatamazsınız, anlatamayız….

ve lütfen kendimizce ve sessizce…..

Şükredelim varlıklarına….

Olsun varsın, ne alacak ne de verecek hediyelerimiz olmasın.

Ama olabileceğimiz kadar evlat, olabildiğimizden çok anne olalım…

Annemiz yanımızdaysa yada çocuklarımızın kolları boynumuzdaysa, sessizce sükredelim varlıklarına…

Günün ne olduğu, ayın kaçı olduğunun önemi olmasın.

Uzakta da olsalar, gölgeleri olsun hayatınızda….

Aylin Tamakan

Resim: Gürbüz Doğan

Bilmesinler…

Şarabı gazete kağıdına sardığım gibi

saklıyorum seni,

Bilmesinler istiyorum nasıl seviştiğimizi

dudaklarımı nasıl kemirdiğini

kırıntılarınla nefeslendiğimi,

dilinin boynumun köprüsünden geçip

göğüslerimde kulaç atışlarını

dudakların kasıklarıma seslenirken

kirpiklerinin göbeğimi öpüşlerini

bedenimin dalgalanıp durduğunu

bilmesinler istiyorum…..

Saçlarımdan dökülen çiy tanelerinin

isli kandil ışığını titretişini

tavandaki çatlaktan sızan çığlıkların

göçmen kuşları kaçırışını,

yağmura meydan okuyan yoncaların

damlalarını dudaklarımla topladığımı

bilmesinler istiyorum….

Dudaklarım dudaklarında çatlarken

kalbimin bedenimden taştığını

uçurumun ucundan nasıl kanatlandığımı

anadan üryan gecede

bedenlerimizi kat kat giydirdiğimizi

bilmesinler istiyorum nasıl seviştiğimizi.

Şarabı gazete kağıdına sardığım gibi

sarıyorum seni…

A.Tamakan

AŞK;…

Aşk;

kimi vakit ağaç gölgesinde

kimi vakit de gölgenin peşinde,

kelebeğin ömründe,

baykuşun bağrında,

bulutun kınında,

uçurumun sesinde,

alevlerin içinde,

avuç çizglerinde,

okyanusların dibinde,

buz yanığında,

sessizliğin tadında,

siyah ışıkta,

paslı yarada,

kadehin buharında

dudaktaki mızrakta,

kan kokusunda,

yetim umutlarda.

Aşk;

sonsuzluğun tozlu çıkmazlarında…

A.Tamakan

Kurgusal Duygusallıklar…

En zor şeylerden birisidir kabullenmek. Kendini kabullen, yaşamı kabullen, engelini kabullen, hayatı kabullen. Senin iraden dışında sana verilen şeyleri kabullen.

Tüm bunları kabullen ama söz konusu duygular olunca hiç bir şeyi kabullenmek isteme veya kabullenme.

İnsan gerçeğin kendisini görmek istemez ve var olanı kabullenmek istemez. Bütün bu kabullenmeme çabaları da hele ki duygusal bir durum ise onu hep mutsuzluğa, karamsarlığa, çaresizliğe sürükler. Bu karamsarlık ta bazen bazı kişilerde duygusal bozukluklar yaratır.

Söz konusu duygularımızsa ve üstelik bir de rededilmiş veya karşılıksız platonik bir duygu içindeysek direk inkar butonuna basarız. Düğmeye bir kere bastık mı inkar yolunda anlamsızca direnmeye devam ederiz. Burada da artık duygularımız yerini alttan alta dans ederek iyice yükselen egoya bırakır.

Özellikle de sadece platonik bir duygu ise bu , o hissedilen heyecan, beğeni, arzu kendini kaybedip yerini direnmeye, inkara, hırsa ve zaman zaman paronayak hayallere bırakır kendini. Var olmayanı istemek ya da var olan durumun aksini istemek, arzulamak mutsuzluk üretmekten ve acizlikten başka bir şey değildir. Takıntılı duygular kişinin gerçek olmayan ya da ulaşılamayan bir aşkı takıntı haline getirip var olmayanı varmış gibi düşünmek ve bunun üzerinde kurgular yaratmak, durumun getirdiği hayali acıya pasif bir şekilde katlanmayıda getirir üstelik.

Genellikle kişilik zaafiyetinden ve aşağılık kompleksi ile ego kaygısından kaynaklanır. Kişi bilinç düzeyinde, aslında “bilmeme”nin ego’da yarattığı belirsizlik ve sapma ile yanılgıya düşer ve “zan”lar üretir.

Tipik özelliği de bu kişilerin asıl kendisine söylemesi gerekenleri karşısındakine söylemesidir; yansıtma psikolojisi.

Yansıtma, bunların tümünün birden sonucu ve hepsini kapsayan bir bozukluktur. Çünkü önemsenme ihtiyacındadır ve o kendini fazlaca önemsediğinde, ya da kendini önemli gösterdiğinde, başkalarının da onu önemseyeceği yanılgısına düşer ve önemsetmeye çalışır. Bir anlamda da bu, kişinin ayna karşısında kendine söyleyeceklerini başkalarına söylemesi gibidir.

Ve yine asıl kendi yapmakta olduğu bazı makbul olmayan davranışları, sanki “siz yapmışsınız gibi, size mal edip, sizi eleştirmesiyle” de son derece belirgindir. Buranın altını çizmek istiyorum, yapmadığınız şeyleri size mal etmesidir. Bu bazen davranışlarla, bazen tartışmalarla ve bazende yazıya dökerek yaparlar.

Ve bunları çoğunlukla alay eder ve dalga geçer tarzda yapmaları, karşısındakini küçük düşürücü, aşağılayıcı, saygısız, zaten haksız ve yersiz hatta hakaret edici ve hiç olmadık tarzda veya hiç gerekmediği halde anlamsız ve mantıksız veya aykırı bir şekilde yapmaları da dikkat çekicidir.

Zaten ego zafiyeti onu dikkat çekmeye yönlendirir. Çünkü ilgiye, sevgiye dolayısıyla kendini iyi hissetmeye açtırlar. Duygusal yokluk psikolojisidir bu da.

Saygı göstermez, ama saygı beklerler.

Aslında kuşkulardadır, ama bunu dışarıya eminlik olarak yansıtırlar.

Şımarıklığa da son derece yatkındırlar ve pohpohlanmaya da tabiki fazlasıyla açıktır. Artı parantez açmak istiyorum. Bu durumun farkında olmayan bazı insanlar da bunları pohpohlayarak bu duygularını beslerler.

Zira normalden de fazla bir onaylanma açlığı içindedirler çünkü, ama onaylanamaz şeyler yapar…

Bu bile tek başına, bir kişide bir bozukluk olduğunun zaten yadsınamaz göstergesidir.

Böylelikle kendi kendine yapay bir ego tatmini sağlamış ve/ya

kendine yine yapay bir haklılık kazandırmış olduğunu düşünürler.

Çünkü zaten sadece kendini haklı görmeye fazlasıyla muhtaçtırlar.

Ama gerçek bir tatmin ve haklılık değildir tabi bu. Yine sadece kendi yanılgısı/yanılsamasıdır.

Bir şeyi kabul etmek; belli bir duruma çözüm bulmak, geliştirmek, uyum sağlamak, saygı duymak ve bardağın dolu tarafını görmek için en iyi formülü bulmak demektir. Vaziyeti olduğu gibi anlamak demektir.

Kabullenmekle amacın uğruna çaba göstermek ve savaşmayı birbirine karıştırmamak gerekir.

Bu gibi özellikle de karşılıksız ve rededilmiş bir duruma gereksiz biçimde çaba göstermek, o durumun getirdiği acıya pasif bir şekilde katlanmak ve acizliğin içinde küçüldüğünü göremektedir. Oysa kabullenmek öncelikle kendine saygı duymak demektir.

Çünkü bence olgunlaşma denen şeyde bunun tam kendisidir aslında. Kendi davranışlarının kökenini algılayıp bunu kabullenip, başkalarına karşı bu kontrolü sağlayabilmektir. Başkalarından gelenleri de aynı algı ile kabul etmek ve topu kaleye atacağım diye uğraşmaktansa bazen de taca atmaktır. Ama bazen de üstelik söz konusu olan duygularsa bunu yapmaktansa liseli ergenler gibi aptalca davranmaya devam ederiz.

Psikoloji notlarım.

A. Tamakan