İpek Böceğine Söz

“Böyle bir kadın ölmekten utanmaz.

Ben böyle birisi oldum.” Anne Sexton

Yatırıldığı hastanede, kendini kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi boşluğa itilmiş hissediyordu. Belki de son bir kez daha denemeliyim diyen zihninin yaptığı oyunları bastırmaya çalışıyor bir taraftan da ses çıkarmadıklarının yüzüne tükürülmüş sessizliğini tekrar bozabileceği umudu onu heyecanlandırıyordu.

Perdeden sızan ışık dalgaları oyun gibiydi, bir süre takip etti. Sylvia’yı düşündü, düşündü ve benim defalarca yapmaya çalıştığımı tek seferde başardın, hırsızsın işte diye kızdı içten içe. “Beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyorum” demişti ya, söylemiş olduğu sözlerle kendi hayatının bu kadar bağdaştırmış olması ona olan yakınlığını daha da kamçılamıştı. “Görüyor musun seni tanıyan hiç kimse gelemiyor artık ve Tanrı’nın gazabı içimdeki özgürlükten ne kadar büyük olabilir ki?” diye iç geçirirken kapının çalması ile doğruldu.

Amy, hastanenin sabırlı ve güleç hemşiresiydi. Anne ile fazlasıyla ilgilenmişti. Her akşam ilaçlarını vermeye gittiğinde, birlikte şiir okur, üzerine daha sonra uzun uzun konuşurlardı.

“Hazır mısın Anne? Bugün senin için güzel bir gün. Seni ve şiirlerini elbette çok özleyeceğim ancak gidişin beni mutlu ediyor.”

Kendi yalnızlığının ıssızlığına doğru yol almak üzereydi yine. Kuzguni saçlarını tekrar düzeltti, deli okyanus mavisi gözleriyle odasının penceresinden tekrar baktı ve hastanedekileri düşündü. Ne kadar sessiz ve savunmasızdılar. Hastaların dörtte biriyle ancak konuşabilmişti. Konuştuklarının çoğu ömrünün yarısını bu durumdan muzdarip geçirecekti ancak hiçbirinin bu durumdan şikayetçi olmaması onu rahatsız eden şeylerden birisiydi.

Kendisine hiçbir şey katmayan bu bekleme tankından ayrıldığı için iyi hissediyordu, uykuyla dinlemeyecek kadar yorgundu. Hastanenin girişindeki danışmadan eşyalarını aldı.

“Anne!”

Sesin geldiği yönde doğru yüzünde tebessümle döndü.

“Beklettiğim için özür dilerim. Bugün senin için güzel bir gün. İyi olduğunu ve daha da iyi olacağını biliyorum. Sakın yazmaktan vazgeçme. Yeni şiirlerini okumayı sabırsızlıkla bekleyeceğim. Bol bol yaz. Şimdi hoş çakal.”

“Her şey için teşekkür ederim doktor. Beni dinlediğiniz ve teşvik ettiğiniz için de.”

Kış bir önceki yıldan daha sertti. Biraz hava almak ve yürümek için iki sokak önce inmişti taksiden. Koşar adımlarla evine doğru yaklaştıkça heyecanı da artıyordu. Birkaç ay ayrı kalmak ona birkaç yıl gibi gelmişti. Evinin kapısına yaklaşınca derin bir “oh” çekti ve kendini içeri attı. Bir iki dakika kapı girişinde evinin kokusunu içine çekerek öylece bekledi. Her şey bıraktığı gibiydi. Tek tek odaları gezdikten sonra çalışma odasına girdi. Rüzgârın sesi ahşap pencerelerden soğukla birlikte içeri sızıyordu. Aylardır hasretini çektiği, üzerinde bir kısmı sigara yanıklarıyla dolu, sararmış kağıtlarının bulunduğu ceviz masasına yaklaştı. Hepsine küçük bir çocuğun başını okşarcasına usulca tek tek dokundu. Yeni bir yalnızlığa daha ve içinde delilik dolu sayfalara sessizce “merhaba” dedi. Saatlerce, aylar öncesinde yazdıklarını ve iliştirilmiş notları okuyup durdu.

Gecenin siyahisini yaran ilk ışıklar puslu camlardan içeri dolarken, gözlerinden süzülerek yüreğini kamaştırdı. Kırmızı, üzerinde altın renkli Urartu desenleri olan ipek örtüyü üzerinden usulca çekti. İlk selamını güneşe verdi. “Günaydın’’.

Güneş hüzmeleri gözlerine oyunlar yapıyordu. Gözlerini tamamen ona teslim etti. Aslında hiç sevmezdi kışın açan güneşi. Aldatıcıydı, önce ısıtır ama sonra ayazı yakardı.

“İnsanlarda kış güneşi gibi değiller mi?” diye yine kendi kendi konuşarak, elini komidinin üzerinde gezdirdi. Hali hazırda hep baş ucunda bulunan sedef işlemeli kemik tokası ile kuzguni saçlarını gelişi güzel topladı. İçinde gittikçe büyüyen, içten içe kemiren duygu ile ağır adımlarla pencereye yöneldi.

Gözü dut ağacına ilişti.

“Gölgesi nasıl da serinletiyor minik minik uçuşan sinekleri. Aşkın kanı bulaşmış da, kızartmış, karartmış beyazlarını. Salkım salkım aşk kokan dut ağaçları, şimdi ne kadar çıplak ne kadar renksiz…”

Birden ne kadar çıplak olduğunu düşündü. Hele Sylvia gittikten sonra tamamen yalnız kalmıştı.

“Dut ağacının üzerindeki ipek böceği gibiyim.” diye geçirdi içinden.

“İpek böceği de küçücük mini minnacık değil mi?

Gece gündüz durmadan kozasını sarıp da hapsetmez miydi kendini?

Sarıp sarmalayıp, görünmek istemeyen kendisi değil miydi?

Şimdi kozasını yırtan rengarenk bir kelebek gibi miyim?’’

Gülümsedi. İçinde var olan şey neden bu denli özlenirdi?

“Acaba kelebekler de dutlardan mı alırdı renklerini?”

Aslında bu sevdiği mevsim değildi ama güneşe yaklaşmanın huzurunu hissetti.

Birden burnuna kokusu geldi. Kokusu güzeldi. O koku işte! Sabahın ilk ışıkları ile odaya dolan koku. Aylardır geceden kurmayı özlediği kahvenin kokusuydu. Hazırdı. Bir sigara yaktı ve kahvenin kokusunu içine çekerek;

“Gök kubbeye zikreden ağaçlara, dallarına tutunan yapraklara ve yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün Tanrı’ya inat bir öykü yazacağım.” diyerek masasının başına geçti.

Masasını, gıcırdayan sandalyesini, sigara küllerinden kararmış kağıtlarını, ucu kemirilmiş kalemlerini ne kadar çok özlediğini düşünerek, penceresinden saatlerce dışarıda cılız cılız yağan karı seyretti. Kar taneleri gibi uçuşuyordu düşünceler zihninde. Yıllardır bekliyordu. Yıllardır rahat bir nefes alabilmek için; anlaşılmayı bekledi, kızını bekledi, mutluluğu, huzuru, ayılığı, özgürlüğü, kadın olmanın değerini, loş ışıkta ölümü bile bekledi ama hiçbiri gelmedi.

“Gökyüzünü çekiştiren kar taneleri…”diye fısıldadı ve aylardır uzak kaldığı kalemini eline aldı.

“Eteğimi çekiştiren bir çocuk gibi çekiştiriyor ruhum bedenimi… Düşüncelerimi seviyorum ama hayatıma daha fazla heyecan katamıyorlar artık. Yıllardır erkek egemen toplumun kadınlar üzerinde kurduğu baskıya, yalnızlık duygusuna, kürtajın acısından anneliğin şefkatine, şiddet mağdurluğundan ezilenlerin iç dünyasına, terk edilmenin acısından aşkın göz kamaştıran ışığına kadar içimde fırtınalar koparan bu vazgeçilmez arzu ile savaşıyorum ve belki de en kötü yanı beyhude bir çaba olduğunu söyleyen kalbi çürümüş ruhu kokuşmuş bir yığın insanla… Ancak delilikten başka hiçbir şey başaramadım ve artık zor tutuyorum içimde zincirlere vurduğum beni”…

Gün yavaş yavaş solmaya başlamıştı. Gökyüzü kıpkırmızı olmuş, kar şiddetini arttırıp tipiye dönmüştü. Evin içi iyice soğumuştu. Yerinden doğruldu. Önce sobaya birkaç odun atıp, mumları yaktı. Bir kadeh şarap koydu ve tekrar masasının başına geçti.

Hayatın ağır yükü uyuşmuş kollarında, belki bir annenin göğüslerinde artık dik bile tutamadığı başında kar taneleri gibi birikmişti. Hayatın bu acımasız kollarında, bu koyu, karanlık, sahte kalabalıklar içinde en başından beri yapayalnızdı. Bu yalnızlık içinde öksüz gönlünü teselli edebilecek hiçbir şeyin kalmadığını biliyordu artık.

Şarabını yudumlayıp, sigarasını iyice içine çekti ve yazmaya devam etti.

“Aslında her şey aydınlıktan sıyrılıp karanlığa koştuğumuzda, kendi iç sesimize kulak verdiğimizde başlıyor. Üzerimizdeki ne idüğü belirsiz düşüncelerden kurtulup, kendimizi boşluğa savurduğumızda oluyor. Sur’a üfleyip, tüm melekleri azat, ecinnileri de davet edip hepsinin birlikte dans etmesine müsaade ettiğimizde başlıyor. Kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi hayatın acıları saklayan köşelerini ihmal etmeden geniş bulvarlarda koşmaya cesaret ettiğimizde başlıyor.”

“Ölüm düşündüğümden daha basitmiş.

Hayatın seni iyi ve bütün ettiği gün

Cadıların günahkâr ruhumu almasına izin verdim.

Ölü gibi davrandım

Ta ki beyaz adamlar zehri çıkarıncaya kadar,

Beni kolsuz bırakıp konuşan kutuların

Ve elektrik yatağının zırvalarında yıkayana kadar.

O oteldeki gizli ütüyü görmek için güldüm.

Bugün sarı yapraklar soluyor.

Bana nereye gittiklerini soruyorsun.

Ben de diyorum ki bugün kendisine güvendi, ya da bugün sadece düştü.”*

Kalbimin isyanı dinsin diye aklımı kanatıp durdum ve sürekli acıyı emen gecelerde düşlerimi düşük yapıp durdum. Dönüşü olmayan kirlenmiş ruhların göğe sızıp; Tanrı’yı ele geçirdiği ve umut tünellerinin iyice karardığı bu gök, bir mazot gibi genzimi yakıyor artık ve nefes alamıyorum.Duygularımı kendi ellerimle gömme düşüncesi çok acı veriyor ancak aklım ve ruhum bu yalnızlığı taşıyamıyor.

Ahh hayat! Tarifi yok ıstırabını anlatmamın

pimini çektim ruhumun, kıskaçlarının arasında emip duruyorum acıları

panzehiri yok ölümden başka

izi kalıyor tüm yaşanılanların

her gün biraz daha

ölüyorum karanlığında…

Yeminler olsun bir daha böyle ölmeyeceğim desem de hep en başa dönüyorum. Bu sefer ölümün kucağında ayrılık olmayacak. Söz.

Yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün bir öykü yazacağım…

*Anne Sexton / “Çifte Görüntü” (The Double Image)

Aylin Tamakan Nergiz

KİLTABLET ÖYKÜ FANZiN / Kasım 2021 “Yazarlar ve İntiharlar”

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Ümit Yaşar Oğuzcan

Tanrı Bile Ağlar

Ne zaman seni düşünsem yalnızlığım aklıma gelir
Bir ürperti gibi derinden derine duyarım çaresizliğimi
Nedir bu gürültüler derim, top patlamaları
Nedir bu şakaklarımda zonklayan ağrı
İçimden dalga dalga boşanan gözyaşları ne
Bu hangi nehir ki uzayıp gider alabildiğine
Nedir bu ümitsizlik dolu bu kahır dolu yaşlar
Bu denizler altında kopup gelen fırtına
Bu bir çağlayan gibi uğultulu yaşlar
Oysa zamandır ilerleyen imkansızlıklar içinde
Başlangıcı olmayan bir sondur yaklaştığım
Bu ipince nehir nereye gidiyor bilen var mı
Ağlatan ne beni
O doyamadığım dakikalar mı
Düşen aksi mi gözlerime o bal rengi gözlerin
Ki içimde çalkantısıyla hıçkırır denizlerin
Sorarım; bu ağlamak ne kadar, nereye kadar
O zaman rüzgar durur, fırtına diner ansızın
Kapanır yorgun gözlerim bir gece başlar
Ve karanlık uykularla sürer ağlama saatleri
Uyanınca bir ıslak şafaktır gördüğüm
Bir büyük resimdir gökyüzü seyrederim
Yine Özleminle yanıp tutuşur göz bebeklerim
Duyarım vurgularını başımda çaresizliğin
Ben ağlayacak adam değildim bir kadın için
Beni perişan edecek ne vardı bu kadar
Bir de "Erkekler ağlamaz" diyorsun
Tanrılığından utanmasa
Tanrı bile ağlar.

Ümit Yaşar Oğuzcan

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Gülten Akın

SENİ SEVDİM

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara

Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim
Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü
Yitik ceren arayı arayı anasını buldu
Adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek
Soludum, üfledim,yaprak pırpırlandı Ağustos dindi
Seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
Ve onların yoğun boyunlu kadınları
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
Senet senet satılmadan önce
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce
Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin

Gülten Akın

Bedel…

Ahh Poseidon..!

Ödediğim her bedeli bile tutkuyla sahiplendim ben.
Yönünü şaşırmış bir pusula gibi kayıp kentler aradım durdum….
Kaybolmak istediğimden mi yoksa sığamadığımmdan mı hiç bilemedim.
Ama bakışlarında kaybolup gözlerinin ışığında buldum kendimi…

Kimse bilmez taşlı yollarda ayaklarımın nasıl kanadığını
ve bu hayat ipliğini çığlık çığlığa nasıl büktüğümü…
Geldiğim yerde bulunduğum duruma bakıp bilmediklerine konuşup duruyor faniler.
oysa tırnaklarımın acısı bile geçmemişti daha sevgilim…

Ruhumuza bıraksaydık kendimizi,
yaşlanmazdı belki gövdelerimiz de,
gözlerimiz de kör olmazdı böyle…
ve sevgilim sığındığım gözlerinin haleleri
puslu baktığında
gece bile örtmüyor yalnızlığımı…

Bir kez de benim için vur asanı
alsın içine umman, gözleri kem ateşi ile
yanıp tutuşanları…
sarsılsın tüm dağlar, taşlar
taşsın tüm okyanuslar,
su serpilsin aşkınla yanan gönlüme
ve ben yine gönlümün en güzel yerinde hissedeyim sevdanı yeniden…

Aylin Tamakan Nergiz

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Yahya Kemal Beyatlı

Anısına Sevgi ve Saygıyla…

SESSİZ GEMi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Yahya Kemal Beyatlı

GAZAP…

Ahh Algos ahh…

Geceler karışınca gündüzlere

düşler rüyaların işine karışmaya kalkınca

dış gebelik sancısı çekiyor işte o zaman ruhum…

ve ben dipsiz kuyuları dolduruyorum; içimde biriken ne idüğü belirsiz insanların ne idüğü belli olmayan dölleriyle…

Duyguları nasıl da iğfal ediyor, dölü çamurla dolmuş olanlar.

Meryem’in sütüde bundan taşmadı mı İsa’nın damarlarından?…

Canım yanıyor kanım kanıyor

anlamıyor bedenim ruhumu

kaldıramıyor yükünü.

Çırpınıp duruyor kalbim kafesinde

ruhum bedeninde…

Sonbahara ramak kala dalına tutunmaya çalışan yapraklar gibi tutunmaya çalışıyorum içimdeki çürümeye yüz tutmuş beşini toplasan bir beşer etmeyenlere…

Yapraklar düştüğünde toprağa sığınıyorda sığınacak bir dirhem toprak kalmamış bize be Algos…

Toprak iyisiyle kötüsüyle her şeyi bağrına bastı da

bi’Tanrı kulu anlamadı dilini toprağın.

Tanrı’ların gazabından payını alan hep toprak mıdır Algos?

Ben mi?

Hala geceden merhamet bekliyorum.

Ve;

Kıtlıktan çıkmış gibi aç ruhum!

Bir kelebeğin kanadında renk olmadan önce

biliyorum ki evvela kozamı yırtmalıyım…

Amma velakin;

Düşük yapan sıcak bir rahim gibi şimdi kalbim.

Sessiz, suskun, sancılı…

Aylin Tamakan Nergiz

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Cahit Sıtkı Tarancı

DESEM Kİ

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır

Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini

Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim

Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için,

Hava kadar lazım,

Ekmek kadar mübarek,

Su gibi aziz bir şeysin;

Nimettensin, nimettensin.

Desem ki…

İnan bana sevgilim inan

Evimde şenliksin, bahçemde bahar;

Ve soframda en eski şarap.

Ben sende yaşıyorum,

Sen bende hüküm sürmektesin.

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,

Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.

Günlerden sonra bir gün,

Şayet sesimi fark edemezsen

Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme müsterih ol

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum

Cahit Sıtkı Tarancı

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Nilgün Maramara

YALNIZLIK

çok yalnızım, mutsuzum

göründüğüm gibi degilim aslında

karanlıklarda kaybolmuşum

…bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır

aradıkça batıyorum karanlik kuyulara

kimse duymuyor çığlıklarımı

duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor

bense insanların bu ilgisizligi karşısında ilgiye susamışım

ümidimi yitirmişim

biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim

arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim herşeye

veda edeceğim”

en yakın yabancı sendin,

daha sürülmemişken ışığın biberi

yaramıza,

yaslanırken boşlukta duran bir merdivene

henüz.

güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,

ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran

yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız

en güçsüz kollarla-çözüldü aşkın zarif ilmeği

bulandı aynalar duruluğu.

çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda

bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık

olduğunu…

yabancıların en yakınıydın sen!

“ey iki adımlık yerküre

senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!

Nilgün Marmara