Aylin’ce ”Roma” ise….;

Aylin’ce Roma’yı anlatmam gerekirse; öncelikle temiz, nezih, çok düzenli…

En başından başlamam gerekirse, Fiumicino hava limanında ( Leonardo da Vinci – Fiumicino Hava limanı İtalya’nın ilk hava limanıdır ve Avrupa’nın en işlek 6. hava limanı seçilmiştir. Roma şehir merkezinin 16 km güneybatısında bulunmaktadır. Şehir merkezinden buraya ulaşım yaklaşık 30 dakika sürmektedir. Roma Leonardo da Vinci – Fiumicino Havalimanı 1961 yılında açılmıştır.İndikten sonra yaklaşık yarım saat kırk beş dakikalık bir yolun ardından; Via Cristoforo Colombo caddesi üzerinde Antik Roma şehrinin sınırlarını belirleyen ve yaklaşık 2000 yıllık olan Roma surları büyük ihtişamıyla size hoş geldin der. Bu surları geçmeniz ile birlikte o muhteşem tarihin buram buram kokusu içinize dolmaya başlarken, gözünüz hemen solunuzda kalan Terme di Caracalla ya takılır ve bu yol boyunca da tarihle olan yolculuğunuz devam eder.

Şehre ilk girdiğimde benim ilgimi çeken ilk şey, neredeyse tümü tarihi olan binaların pencereleri olmuştu. Her bir katında her biri farklı ancak belli bir intizam içinde sütunlarda süslendirilmiş, her biri ince ince işlenmiş pencereler. Sonrasın da en az 200 yıllık olan bu binaların bir çoğunda olan (bizim kültürümüzde ki gibi kullanılmasa da) binbir çeşit ağaç ve çiçeklerde bezenmiş balkonları olmuştu. Yol boyunca her yer çeşit çeşit ağaç ve yemyeşil… Gerek şehir içi, gerekse yolları ve otobanlar bile bu şekilde… Beni yakından tanıyanlar bilirler ağaçlarla hasbihal etmeyi çok severim… Her biri, her bir dalı, her bir yaprağı çok değerlidir benim için… Bu nedenle Roma’da en çok neyi seviyorsun diye sorsalar parklarını ve ağaçlarını derim… Hele ki daha önce hiç rastlamadığım o Roma’ ya has Roma palmiyeleri ise bambaşkadır… Kısacası kendinizi bir anda tarih görüyor gibi değil, tarihin içinde adeta yaşıyor gibi hissediyorsunuz. Tabii bu Havalimanı’ndan şehre araba ile seyahat etme sürecinde görülebilenler.

Eğer Havalimanı’ndan metro ile gelmek durumunda kalınırsa da şu şekilde bilgi verebilirim. Fiumicino havalimanında indikten sonra DA VINCI Express(tren) var. Havalimanı’ndan çıktıktan sonra bir üst geçit var o üst geçitten karşıya geçiyorsunuz ve tren istasyonuna gidiyorsunuz. Tren için tabelalar var, takip ettiğiniz takdirde rahatlıkla bulunabiliyor. Tren 31 dakika da şehrin merkezinde ki Termini Istasyonuna gidiyor. Yeri gelmişken bahsedeyim Termini Istasyonu şehrin merkezinde birçok yere yakın ve birçok noktaya sık sık seferleri olan bir istasyon. Ancak burada hırsızlık olayları çok fazla olduğu için çok fazla dikkat edilmesi gereken bir yer. Ayrıca buradan hop on & hop off adını verdikleri ve genellikle turistlerin kullandığı, üstü açık otobüslerle şehir turu yapabilirsiniz. Diğer yerleri gezmek içinde günlük metro biletleri var, bu biletlerden kalacağınız gün kadar bilet alıp tüm gün kullanabiliyorsunuz.

Roma’ da insanlar nasıl ve nasıl yaşarlar? Burada kaldığımız süre içerisinde gözlemlemeye çalıştığım ve merak ettiğim bir çok şeyi burada edindiğim bir arkadaşıma sorarak, sohbetlerim neticesinde şöyle anlatmak isterim.

İtalyanlar güne; sabah cappuccino&cornettoyla (bizim kruvasan dediğimiz) yaptıkları kahvaltı ile başlarlar. Genellikle her sokakta dört beş tane bulunan bizim kafe dediğimiz burada BAR denilen yerlerde ayak üstü yaparlar kahvaltılarını. Sabahın bu ilk saatlerinde bile hep neşeli, hep yüksek sesli, hep eğlencelidirler. Herkes tanısın tanımasın birbirine günaydın, merhaba der. Ki bu benim seneler öncesinden hep Türkiye’de bir alışkanlık haline gelmesini en çok istediğim şeylerden biridir. Bir kaç kez deneme gafletinde bulunup çoğunda ters tepkiler almış olsamda bir gün insanların da gülümseyebileceğini umut ediyorum. Her neyse….Eğer güne Maccihato ile başlayacaksanız ve kahvenizi barın önünde ayakta içeçekseniz, kahve 0,50cent ile 1,00eur arasındadır ancak oturarak içecekseniz bu fiyat 1,50 eur ile 2,50 eur a çıkar. ( Biraz fazla detaycıyı oldun diyeceksiniz ama çok keyifli izlenimlerim bunlar, biraz daha sabır lütfen:)) Bizim Türk kahvesi içtiğimiz fincandan daha küçük ve yarısı dolu olan bu kahvenin yeri bir başkadır bende. Küçük ama çok serttir, bu nedenle herkes illa ki şeker koyarak içer. İtalya’da işçisinden patronuna, örgencisin den çalışanına, gencinden yaşlısına, fakirinden zenginine, herkes her sabah kahvesini içerek başlar güne. Biz de değil kahve çay bile yerine göre lüks gelir kimilerine…Sonrasın da herkes bir bir kaybolur sokaklardan. Gencinden yaşlısına , erkeğinden kadınına hemen hemen nüfusun yüzde doksanı çalışır. Herkes her iş dalında gocunmadan çalışır. En sevdiğim şeydir benim insanın işinden utanmadan çalışabilmesi. Hep derim isteksiz iş, iş olmaz, o işten de hayır çıkmaz. Her zaman herkese söylediğim gibi “ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin” olmuştur düşüncelerim. Her neyse yine uzattım sanırım….Bayanlar yapamaz dediğiniz bir çok iş bayanlar tarafından yapılır hatta. Örneğin; benimde ilk gördüğümde şaşırdığım ama çok hoşuma giden bayan otobüs şöförleri, kimi yerlerde sabah kimi yerlerde gece yarısından sonra yapılan çöp kamyonlarını kullanan ve çöpleri toplayan bayan çöp hizmetlileri. Bayan çöp hizmetlisi mi hatta tabiri caizse “kadın çöpçü mü” olur diyeceksiniz biliyorum ama öyle temiz, öyle özenliler ki utanıp ta fotoğraflarını çekemediğime çok pişmanım. Hepsi temiz, şık, üniformalı, hepsi uzun tırnaklı ve ojeli, hepsi detaylı göz makyajına kadar makyajlı hoş bayanlar.

Sabah erken saatlerde başlayan çalışma süreci ile sabah saat dokuzdan sonra Roma’da trafik inanılmaz rahat ve boştur. 10-15 km lik bir yolu 10 dakikada gidebilirsiniz. Roma’da genelde trafik iş saatleri dışında yoğun değildir. Dışarı çıktığınızda sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan her yerden motosiklet çıkar. Burada arabadan çok motosiklet kullanırlar. Günün her saatinde; takım elbiseli, etekli, abiye kıyafetli her şekilde motosiklet kullanan insanlar görürsünüz. Erkeklerden çok kadınlar kullanır. Park sorununun fazla olmasından dolayı motosiklet ve Fiat 500, Smart, Autobianchi gibi küçük hatta küçüçük arabaları tercih ediyorlar. Sabah iş saatleri ve akşam iş saatlerinde yoğun görünen trafik dışında sokakları (İstanbul’da ki kadar değil, yarısı kadar bile değil) bomboştur. Öğlen saat 13:00 ile 16:00 arasında Roma’da hayat kısmen durur. Bütün dükkanlar; gazete bayileri, tekel bayileri, kırtasiyeler, giyim mağazaları (marketler ve yine her sokakta en az üç dört tane bulunana pizzacılar hariç) restauranlar hariç aklınıza gelebilecek tüm dükkanlar bu saatte kapatırlar. Öğlen 13:00 te yemeğe çıkan İtalyanlar’ı sokak üzerinde bulunana pizzacılar, snack bar ( BAR’ lar dan biraz daha büyük, kahve dışında sandiviç, tost vb. gibi atıştırmalıkları bulabileceğiniz küçük ayaküstü kafeler) ve restoranlarda yemek yerken görebilirsiniz. Her ne kadar sofra adabından hoşlansam da sokakta yürürken eline pizzasını almış yiyenlerse en çok hoşuma gidenlerdir. Özellikle yemek kültürlerine fazlaca sahip çıkan (ki bence pizza ve makarna dışında pek yemek kültürü yok) İtalyanların çoğunu, bıkmadan usanmadan her gün her öğlen pizza, makarna veya risotto yerken görebilirsiniz. Benimse makarnalardan favorim Spagghetti ai Vongole Veraci(Midyeli Spagetti) ve şaraplardan Chianti dir…Risotto da ise kuşkonmazlısı da enfestir… Ancak alışageldiğimiz tarzda ekmek bulamamakta başlıca sıkıntılarımdan biridir. Buralarda fırın, pastane diye birşey yok. O kadar pizza yapılan taş fırınlar var ama bir ekmek yapmayı beceremiyorlar. Bütün ekmekler dilimlenmiş ambalajlanmış şekilde satılıyor. Ayrıca çok fazla sert yapılıyorlar. Öyle gideyim fırından sıcak ekmeğimi alayım, şöyle canım ekmek arası peynir domates çekti yapıp ta yiyeyim diye birşey yok. Akşam iş çıkışı bir çoğu dışarıda yada evde yiyecekler ise de arkadaşlarıyla birlikte yerler. Yemek saatleri bizim alışageldiğimizin dışında başlar ve öyle biter. Akşam sekiz buçuk gibi restorana giderler, dokuz buçukta yemeye başlarlar ve on bir buçuk ta yemekten kalkarlar. Biz de tabii bu genel ya iş toplantıları ya da arkadaş toplantılarında bu şekilde olur. Ama burada ister dışarıda ister evde yesinler saat kavramı hep bu şekilde. Ayrıca restorana gidersiniz ve siparişi olmaya on beş yirmi dakika sonra gelirler. ( Bu niye böyle uzunca bir süre çözemedim, sordum ancak “bilmem, hiç düşünmedik” diye ilginç bir cevaptan sonra da sanırım” Dolce Vita” bu olsa gerek diye gereksiz bir şekilde takılan bu soruyu bir daha sormadım) ne güzel uzattım yine değil mi. 🙂 yirmi dakika sonra gelen garson siparişi alır ve gider. Siparişi verdiğinizden yarım saat sonra başlangıç gelir. Başlangıç yarım saat ve öncesinde ki yirmi dakikalık bekleyişin sonunda beş dakika da biter ancak ana yemekte bundan yirmi dakika sonra gelir. Yani kısacası yediğiniz her yemek ister istemez açlığınıza bağlı olarak hep lezzetli gelir:)) Bu sebeple de sekiz de girdiğiniz restorandan onbir – onbir buçuk gibi çıkarsınız. Ama bizim için dışarıda yemek yemek biraz zor ya da sürekli belirli şeyler yiyebiliyorsunuz.Başta sanıyorsunuz ki domuz eti yemeyince oluyor. Ama iş o kadar basit değil tabii helal kesim et de bulmak çok zor. Bu nedenle de çocukluğumuzdan bu yana alışıla gelmiş damak zevkinizin çok dışında oluyor. Velhasıl et ve et ürünleri yemek için Türkiye’ ye gitmeyi bekliyoruz. Pizzalardan da sadece vejeteryan menü kalıyor yiyebileceğimiz. Öyle sucuklu, salamlı, pastırmalı nerdeeeee…. Ancak özel günlerde yani bayram, noel ve paskalya da ki yemek kültürlerine imrendim. Bu günlerde büyüklü küçüklü tüm aile bir araya gelir, hep birlikte yemek yenir, sohbet edilir ve büyükler masadan kalkmadan diğerleri kalkmazlar. Gençler eğlenceye ve gece hayatına pek düşkünler. Ancak bu özel günlerde her daim aileleri ile birlikteler. Bunları görünce bizim bayramlarımız geldi hep aklıma….Ben çok severim bayramları… Bir kaç gün öncesinden o annelerim heyecanlı ve hummalı koşuşturmaları, son Arife günü her şeyin hazırlanıp bitirildiği ve gün sonunda haydi herkes banyoya Arife suyuyla şöyle bir yıkanın bakalım sözleri, heyecanları hep bambaşkadır benim için. Bayram günü de erkenden kalkılır, güzel güzel temiz  pak giyinilir, tüm aile, akrabalar, dostlar bir arada olunur, herkes neşelidir,mutludur….Ancak son yıllarda görüyorum da hep çooook uzakta kalmış o Bayram gibi bayramlar. Benim de bir çok kuzenimin arkadaşımın yaptığı gibi, herkes bir plan yapar alır eşini gider tatile bir telefon yeter der… Bilmiyorum ama bana biraz kaybedilmişlik gibi geliyor… Ben Roma’yı anlatıyordum değil mi? Yine daldım gittim farklı konulara… Hemen devam edeyim. Günleri üç aşağı beş yukarı hep böyle geçiyor…

İnsanları ise fiziksel olarak da gerçekten bizlere çok benzemelerinden dolayı ilk geldiğinizden itibaren kendinizi pek yabancı hissetmiyorsunuz.. Bunun dışında çok samimi, çok sıcak kanlı ve yardım sever… Türkiye de ki gibi bir yer sorduğunuzda önce tarif etmeye başlıyor, baktı olmuyor sizi gideceğiniz yere kadar bırakabiliyorlar. Ben pek fazla öğrenemesem de, öğrendiğim bir çok şeyi parklarda, sokak gezmelerinde dinlenmek için oturduğumuz Bank’larda yanımıza gelip oturanlardan öğrendim diyebilirim. Biraz, bir kaç kelime biliyorsanız hemen başlıyorlar sohbete, bilmediğini söylediğinizde de sohbete devam edip başlıyorlar size öğretmeye. Anlamadığım bir kaç şeyi kağıt kalem çıkarıp, çizerek anlatıp sonrada İtalyancasını yazıp birde telaffuzunu yaptıran bir çok orta yaş teyzelerden çok şey öğrendim:) İtalyan’larla anlaşmak bazen çok kolay olabiliyor. Dilini anlamasanız bile vücut dillerini, ellerini ve mimiklerini o kadar yoğun kullanıyorlar ki bir anda her şeyi anlamaya başlayabiliyorsunuz.

Neredeyse adım başı her sokakta görebileceğiniz eski yapı çeşmelerden de su içenleri sıkça görürsünüz. Roma’nın en sevdiğim yapılarından biridir bu çeşmeler. Kuzum da her çeşme gördüğünde ”Anneciğim bir fotoğraf???” der:)) Roma tarihinde medeniyetin simgesi olarak kabul edilen, her mahalleye yaptırılan ve o tarihte büyük bir önem arz eden bu çeşmeler, günümüzde de Roma ve tüm Romalılar için hala büyük bir önem taşır. Her biri de birbirinden farklı ve güzeldir bu çeşmelerin….

Daha bitmedi… 🙂

A.Tamakan

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.