KAN’ım Kanıyor…

Gökyüzüm alevler içinde

ne yanıyor ne sönüyor

ne ağlıyor ne gülüyor

omzuma oturmuş güneş

ayaklarını sallıyor,

yağmur okşuyor ince ince

küçük bir çocuğu teselli edercesine,

kırgınım diyorum kırgınım sana gökyüzü

sen de mi küssün bana

toprağa gömüyorsun maviliğini böyle.

Toprağı kazıyorum delice

kan fışkırıyor köklerinden

dokunamadığım irinleri patlıyor

tırnaklarıma sıkıştırdığım düşlerimin,

kazdıkça kanıyor gönlümün gözenekleri

açılıyor kör kapılar

sızlıyor söylendikçe

Lana’ya doğru karışıyor

gökyüzüm simsiyah…

Siyahın kızıla dönen beyazında

iki mevsim arası

yine bir heybe bindirmişim üzerime

Ay’ın doğmasını bekliyorum

yıldızlar “sen delisin” diyor bana

hunharca gülüyorlar,

bulutları savuruyorum ardıma

ruhum ayazda,

bugün ben ıslatacağım şehrimi

ben yıkayacağım taşı, toprağı

kokusuna ben sarılacağım…

Göğe bırakıyorum ruhumu

başımı gökkuşağının kırmızısına

heybetine vurgun olduğum dağlarımın siyahına

bedenimi ağaçların gövdesine yaslıyorum

gönlümde ki bir kaç kuşu ekiyorum semaya

onlar filizlendikçe

gözyaşları üzerime düşecek bulutların,

değdikçe gökyüzüme

gökkuşağım gülümseyecek

ağaçların kokusunu, kuşların kahkahalarını duyacağım biliyorum…

Üç kelime bırakıyorum şimdi göğe,

ve bir gün düşeceğim bu toprağa biliyorum…

A.Tamakan

Anneler her gün iyi her gün mutlu olsun…

Aslında oldum olası hoşlanmıyorum hatta sevmiyorum; ”özel gün” adı altında kutlanan, sadece yılın belli bir gününde hatırlanması izlenimi yaratılan ve gelenek haline gelen, sevgimizi göstermenin en iyi yolunun en iyi hediyeyi almaktan geçtiğinin beyinlerimize empoze edildiği, ”anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, kadınlar günü, hayvanlar günü, vs. gibi günleri…. Bir gün için bile olsa, en güzel duygu olan sevgimiz üzerinden kar sağlayanları ve bu duyguyu bizden sömürenleri sevmiyorum….

A diyeceksiniz ki; böyle dersin de sen kutlamaz mısın, sen hediye almaz mısın? Alırım elbette, genellikle bir buket çiçek veya güzel hazırlanmış bir kahvaltı…Bundan dört beş sene evveldi sanırım, anneler günü için, albümünden belli etmeden aldığım bir kaç gençlik resmi ile kolajı pek iyi olmasa da sadece annemin ve arkadaşlarının olduğu bir fotoğraf tablosu yapıp hediye vermiştim. Kendim hazırladığım için tabii ki onun için çok özeldi, benim için de. Hala duvarda asılı olması ve her gittiğimde görmek çok keyifli.

Son bir kaç gündür belki de bir haftadan fazla süredir, yaklaşan anneler gününü hatırlatan, her kanalda ardı ardına yayınlanan reklamdan birine gözüm takıldı. Arka fonda yumuşak bir müzik ve ses ile, ”en güzel hediyeyi siz alın, en güzel pırlantalar bizde, Gucci’nin gözlükleri, Dior’un parfümleri, anneler en iyisine layıktır, annenize en iyisini almak istemez misiniz?” diyerek kendilerince hoş uyarılarda bulununan reklamlar… Evet birden annesini ve alacağı hediyeyi düşününce insanın içi kıpır kıpır oluyor ve başlıyorsunuz ”ben ne alsam” diye düşünmeye… Önce gülümseten ama çok geçmeden beni düşündüren bu reklamın ardından uzunca bir süre sessiz kaldığımı farketttim. Bir saat önce, bir kaç gün önce ve hatta aylar öncesinden izlediğim haberler ve yaşadıklarım geçti bir bir gözümün önünden. Kınalı kuzularının haberini alan anaların çığlık dolu feryatları, çocuk yaşta sıcaklığını bile hissedemen annesini kaybetmiş bir genç kızın gözyaşları, kocası tarafından sokak ortasında, gözünün önünde anaları vurularan yavrucakları, gözü önünde çocuğu vurulan ama bir şey yapamayan ananın acı dolu, yürek sızlatan bakışları, acısı taptaze olan, anne olan ama annelerini kaybetmiş olan yakınlarımın acıları ve daha bir çokları…. Ve yüreğimin, bir yarısının şükrederek sevinirken, bir yarısının da duyduğum acıdan titrediğini hissettim…. Hangi yüzükle, hangi pırlantayla, hangi buzdolabıyla, hangi parfümle, hangi markayla gönüllerini alabilirsiniz anneler gününde; her yaştan bu ana kuzularının ya da kuzuları ellerinden kayıp gitmiş anaların? Nasıl anlatırsınız? Nasıl anlatırsınız onlara anneler gününü? Anlatamazsınız, anlatamayız….

ve lütfen kendimizce ve sessizce…..

Şükredelim varlıklarına….

Olsun varsın, ne alacak ne de verecek hediyelerimiz olmasın.

Ama olabileceğimiz kadar evlat, olabildiğimizden çok anne olalım…

Annemiz yanımızdaysa yada çocuklarımızın kolları boynumuzdaysa, sessizce sükredelim varlıklarına…

Günün ne olduğu, ayın kaçı olduğunun önemi olmasın.

Uzakta da olsalar, gölgeleri olsun hayatınızda….

Aylin Tamakan

Resim: Gürbüz Doğan

Bilmesinler…

Şarabı gazete kağıdına sardığım gibi

saklıyorum seni,

Bilmesinler istiyorum nasıl seviştiğimizi

dudaklarımı nasıl kemirdiğini

kırıntılarınla nefeslendiğimi,

dilinin boynumun köprüsünden geçip

göğüslerimde kulaç atışlarını

dudakların kasıklarıma seslenirken

kirpiklerinin göbeğimi öpüşlerini

bedenimin dalgalanıp durduğunu

bilmesinler istiyorum…..

Saçlarımdan dökülen çiy tanelerinin

isli kandil ışığını titretişini

tavandaki çatlaktan sızan çığlıkların

göçmen kuşları kaçırışını,

yağmura meydan okuyan yoncaların

damlalarını dudaklarımla topladığımı

bilmesinler istiyorum….

Dudaklarım dudaklarında çatlarken

kalbimin bedenimden taştığını

uçurumun ucundan nasıl kanatlandığımı

anadan üryan gecede

bedenlerimizi kat kat giydirdiğimizi

bilmesinler istiyorum nasıl seviştiğimizi.

Şarabı gazete kağıdına sardığım gibi

sarıyorum seni…

A.Tamakan

AŞK;…

Aşk;

kimi vakit ağaç gölgesinde

kimi vakit de gölgenin peşinde,

kelebeğin ömründe,

baykuşun bağrında,

bulutun kınında,

uçurumun sesinde,

alevlerin içinde,

avuç çizglerinde,

okyanusların dibinde,

buz yanığında,

sessizliğin tadında,

siyah ışıkta,

paslı yarada,

kadehin buharında

dudaktaki mızrakta,

kan kokusunda,

yetim umutlarda.

Aşk;

sonsuzluğun tozlu çıkmazlarında…

A.Tamakan

Kurgusal Duygusallıklar…

En zor şeylerden birisidir kabullenmek. Kendini kabullen, yaşamı kabullen, engelini kabullen, hayatı kabullen. Senin iraden dışında sana verilen şeyleri kabullen.

Tüm bunları kabullen ama söz konusu duygular olunca hiç bir şeyi kabullenmek isteme veya kabullenme.

İnsan gerçeğin kendisini görmek istemez ve var olanı kabullenmek istemez. Bütün bu kabullenmeme çabaları da hele ki duygusal bir durum ise onu hep mutsuzluğa, karamsarlığa, çaresizliğe sürükler. Bu karamsarlık ta bazen bazı kişilerde duygusal bozukluklar yaratır.

Söz konusu duygularımızsa ve üstelik bir de rededilmiş veya karşılıksız platonik bir duygu içindeysek direk inkar butonuna basarız. Düğmeye bir kere bastık mı inkar yolunda anlamsızca direnmeye devam ederiz. Burada da artık duygularımız yerini alttan alta dans ederek iyice yükselen egoya bırakır.

Özellikle de sadece platonik bir duygu ise bu , o hissedilen heyecan, beğeni, arzu kendini kaybedip yerini direnmeye, inkara, hırsa ve zaman zaman paronayak hayallere bırakır kendini. Var olmayanı istemek ya da var olan durumun aksini istemek, arzulamak mutsuzluk üretmekten ve acizlikten başka bir şey değildir. Takıntılı duygular kişinin gerçek olmayan ya da ulaşılamayan bir aşkı takıntı haline getirip var olmayanı varmış gibi düşünmek ve bunun üzerinde kurgular yaratmak, durumun getirdiği hayali acıya pasif bir şekilde katlanmayıda getirir üstelik.

Genellikle kişilik zaafiyetinden ve aşağılık kompleksi ile ego kaygısından kaynaklanır. Kişi bilinç düzeyinde, aslında “bilmeme”nin ego’da yarattığı belirsizlik ve sapma ile yanılgıya düşer ve “zan”lar üretir.

Tipik özelliği de bu kişilerin asıl kendisine söylemesi gerekenleri karşısındakine söylemesidir; yansıtma psikolojisi.

Yansıtma, bunların tümünün birden sonucu ve hepsini kapsayan bir bozukluktur. Çünkü önemsenme ihtiyacındadır ve o kendini fazlaca önemsediğinde, ya da kendini önemli gösterdiğinde, başkalarının da onu önemseyeceği yanılgısına düşer ve önemsetmeye çalışır. Bir anlamda da bu, kişinin ayna karşısında kendine söyleyeceklerini başkalarına söylemesi gibidir.

Ve yine asıl kendi yapmakta olduğu bazı makbul olmayan davranışları, sanki “siz yapmışsınız gibi, size mal edip, sizi eleştirmesiyle” de son derece belirgindir. Buranın altını çizmek istiyorum, yapmadığınız şeyleri size mal etmesidir. Bu bazen davranışlarla, bazen tartışmalarla ve bazende yazıya dökerek yaparlar.

Ve bunları çoğunlukla alay eder ve dalga geçer tarzda yapmaları, karşısındakini küçük düşürücü, aşağılayıcı, saygısız, zaten haksız ve yersiz hatta hakaret edici ve hiç olmadık tarzda veya hiç gerekmediği halde anlamsız ve mantıksız veya aykırı bir şekilde yapmaları da dikkat çekicidir.

Zaten ego zafiyeti onu dikkat çekmeye yönlendirir. Çünkü ilgiye, sevgiye dolayısıyla kendini iyi hissetmeye açtırlar. Duygusal yokluk psikolojisidir bu da.

Saygı göstermez, ama saygı beklerler.

Aslında kuşkulardadır, ama bunu dışarıya eminlik olarak yansıtırlar.

Şımarıklığa da son derece yatkındırlar ve pohpohlanmaya da tabiki fazlasıyla açıktır. Artı parantez açmak istiyorum. Bu durumun farkında olmayan bazı insanlar da bunları pohpohlayarak bu duygularını beslerler.

Zira normalden de fazla bir onaylanma açlığı içindedirler çünkü, ama onaylanamaz şeyler yapar…

Bu bile tek başına, bir kişide bir bozukluk olduğunun zaten yadsınamaz göstergesidir.

Böylelikle kendi kendine yapay bir ego tatmini sağlamış ve/ya

kendine yine yapay bir haklılık kazandırmış olduğunu düşünürler.

Çünkü zaten sadece kendini haklı görmeye fazlasıyla muhtaçtırlar.

Ama gerçek bir tatmin ve haklılık değildir tabi bu. Yine sadece kendi yanılgısı/yanılsamasıdır.

Bir şeyi kabul etmek; belli bir duruma çözüm bulmak, geliştirmek, uyum sağlamak, saygı duymak ve bardağın dolu tarafını görmek için en iyi formülü bulmak demektir. Vaziyeti olduğu gibi anlamak demektir.

Kabullenmekle amacın uğruna çaba göstermek ve savaşmayı birbirine karıştırmamak gerekir.

Bu gibi özellikle de karşılıksız ve rededilmiş bir duruma gereksiz biçimde çaba göstermek, o durumun getirdiği acıya pasif bir şekilde katlanmak ve acizliğin içinde küçüldüğünü göremektedir. Oysa kabullenmek öncelikle kendine saygı duymak demektir.

Çünkü bence olgunlaşma denen şeyde bunun tam kendisidir aslında. Kendi davranışlarının kökenini algılayıp bunu kabullenip, başkalarına karşı bu kontrolü sağlayabilmektir. Başkalarından gelenleri de aynı algı ile kabul etmek ve topu kaleye atacağım diye uğraşmaktansa bazen de taca atmaktır. Ama bazen de üstelik söz konusu olan duygularsa bunu yapmaktansa liseli ergenler gibi aptalca davranmaya devam ederiz.

Psikoloji notlarım.

A. Tamakan

Kurgulanmış Mutluluklar…

Doğarsın.

Dünyaya vardığında ki o kulak yırtan çığlıkların isyanın başlangıcıdır aslında. Yaşayacağın mutlulukların ve üzüntülerin depozitosudur o ilk çığlıkların.

Mutluluk getirmişsinsdir önce ailene, sonrasın da hayatına girecek ve mutluluğu vereceğin yüzlerce insana. Herkes ne kadar mutlu ve umutludur dünyaya gelmiş olmanla, çok minnoş bir durum.

İlk sustuğun, sessizliğini sağladığın an da başlar üzerine dilek çaputları bağlanmaya. Biri annesine benziyor der, diğeri yok yok babaya. Zaman geçer aynı babası gibi uyuyor kesin mühendis olacak der kimi, kimi yok yok gözleri aynı annesi hem mıkır mıkır hiç susmuyor avukat olur bu. Oysa ki gayet normal bir durumdur bir bebeğin aile fertlerine benzemesi. Sevmeyi bilmiyoruz biz, gerçekten nedensiz sevebilmeyi bilmiyoruz…

Büyürsün.

Hayatın gerçekleri ve mutlu etmek zorunda olduğun insanlarla tanışmaya başlarsın. Sen büyüdükçe üzerine çaput bağlanmaya devam edilir. Üstelik bunu ilk yapanlarda seni dünyaya getiren ilk limanına sığındığın ailendir. Ama onlar aslında senin iyiliğini istiyorlardır ya da mutlu olmanı, öyle değil mi? İlkinden hiç şüphem yok çünkü insan sevdiklerinin hep iyiliğini ister. Ama mutlu olmanı istemeleri yada nasıl mutlu olacağını senin adına seçmek istemeleri/seçmeleri?

Mutlu olabilmen için en başından beri herşey kurgulanmıştır aslında. İyi bir insan olmalısın, iyi okumalısın, iyi bir üniversite bitirmelisin yada ev işlerini iyi bilmelisin, iyi bir iş sahibi olmalısın, iyi arkadaşlara sahip olmalısın, toplumun getirdiği düzene iyi bir şekilde uyup ona göre yaşamalısın. Zaten doğduğun an adının kulağına söylenmesi ile başlar aslında söylenecekler ve sonra söylenir de söylenir.

Önce ailen anlatır sana hayatın kurallarını yaşamın gerekliliklerini sonra okulda öğretmenlerin aktarır o engin bilgilerini ve anlatır öğretirler sana ellerinden geldiğince. Sen de başarılarınla gururlandırırsın onları yada başarısızlıklarınla daha da katlana katlana anlatmalarına neden olursun. Başarışılıysan mutlusundur çünkü. Ayrıca herkes başarıyı konuşurda kimse başarısız olanları konuşmak istemez yada neden başarısız olduklarını anlamak istemez, bu da ayrı bir mevzudur. Çünkü söz konusu onların mutluluğudur. (Arkeoloji okumak isteyen birinin işletme okuması yada okuyamaması ve başarısızlıkları gibi gibi)

Ama kimsenin aklına gökyüzündeki yıldızları sana göstermek gelmez. Ya da güneşin her dibe vurup battığında yeniden yükseleceğini, gecenin karasını üzerinden silkeleyip tekrar nasıl doğacağını anlatmaz.

Toplum düzenine uygun, ahlak kurallarına bağlı yaşıyıp başarılı olduğun sürece güneş hep oradadır ve böylelikle onlar da mutlu.

Sonra daha da büyürsün. Hayatının her basamağını birilerini memnun etmek ve mutlu etmek çabası ile yürürsün. Önce aileni, sonra öğretmenlerini, sonra arkadaşlarını mutlu etmeye çalışır durursun. Sonra iyi veya kötü bir iş sahibi olursun ve patronunu, işverenini yada çalışanını mutlu etmeye başlarsın. Sonra biraz daha büyürsün mutluluğa dair içinde en büyük umut ve heyecan olan, limanında az da olsa dinleneceğini umut ettiğin karını/kocanı, sevgilini, eşini memnun mutlu etmeye çalışırsın. Olur da şanslı isen mutlu ederken mutluluğu bu mecra da yakalarsın, aa yok burada da çaput bağlanmaya devam ediliyorsa işte o vakit tüm bu çaputların seni ne kadar ağırlaştırdığını anlamaya başlarsın. Sonra bambaşka bir dünyaya açılır çocuğunu mutlu etmeye çalışır – bu basamakları her tırmandığında bu çaputların ağırlığını farkedebilmişsen işte o zaman çocuğunun gerçekten nasıl mutlu olacağını bilir ve onun üzerine çaput bağlanmasına asla izin vermezsin- onun için debelenir durursun.

Tüm bu insanları mutlu ederken, hasbel kader şanslı isen arada bir kaç mutlulukta sen yaşarsın. Elbette ki insanları mutlu etmek en güzel duygulardan biridir ancak onların mutluluklarınla mutlu olabilmektir güzel olanı. Amma velakin herkes mutlu ettiğin için hem mutludurlar hem de gayet gururlu.

Ama derinlerinde içten içe köpüren şeyler vardır. Sorgularsın, zaman zaman sorarsın kendine içten içe “Mutlu muyum?” diye.

Sonra her defasında o içinde ki sesi bastırıp boğarsın , başını koyduğun o yastığın altında boğarsın…

….aslında onlar seni boğar durur da sen yastığa kızarsın.

Sonra dağlara çıkar, avazın çıktığı kadar bağıra bağıra üzerindeki çaputları fırlatır atarsın…

Sonra?

Sonrası depozitoyu yakar kendi mutluluğuna taşınırsın…

A.Tamakan

Kara Kanatlı Melekler…

Sabah güneşin ilk ışıkları ile birlikte pencereyi çatlatırcasına içeri sızıyor kuş sesleri, aynı zihnimi delip geçen ve içeride kurulup kalan kara kanatlı meleklerin sesleri gibi.  

Bu sabah olduğu gibi, sesler bazen öyle derinden ama öyle baskın geliyor ki o sıcacık yataktan, altına saklanıp kaldığı kuş tüyü yorganın altından çıkmak istemiyor insan. Yorgan yumuşak olmasına yumuşacıkta yine de bir ağırlık insanın üzerinde, güneş ışıklarını hissetmek istiyor beden de. Ama yine de uzunca bir süre bu şekilde yatağımda kalıp miskinlik yapabilirim bugün de. Ne de olsa güneşin o sıcak ışıklarını yüzümde hissediyorum. 

Cam bir fanusun içinde yüzer gibi bedenim sıcacık yatağımın içinde; her bir köşesi minik mozaik taşlarla bezenmiş, biraz ağır çokça renkli ama yüzüm sıcacık, gülümsüyor. Böyle de yüzebiliyorum nasılsa, kara kanatlı meleklerim besliyorlar, koruyup kolluyorlar ağırlaşmış bedenimi. 

Aslında kuş tüyü yorganları hiç sevmiyorum. Milyonlarca kuş gibi, birilerinin düşüncelerini ısıtmak değil de özgürce süzülerek uçmak isterdim gökyüzünde. 

Güneş, kuş seslerinin üzerinde dalgalandıkça üzerimde ki yorgan daha da ağırlaşıyor. Pencereden gelen sesler iyice parlıyor ve kulaklarımın içinde bölünerek çoğalmaya başlıyor. Git gide  daha da küçük parçalara bölünüyor, ağırlaşmış bedenime ve oradanda zihninimin çatlaklarından içeri doğru ağdalaşarak sızmaya başlıyor. Sesler ağırlaştıkça düşüncelerimin aklımı kemirişini dinleyerek beynimin labirentlerinde kayboluyorum. 

Pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi ateş dolu bir ırmağın içinde buluyorum kendimi. Bir ölünün son nefesinde ki iç çekişi gibi çırpınıyor kan revan içinde kalmış sessiz iç çekişlerim. 

Dikenli tellerle çevrilmiş, köpüre köpüre ateş kusan bu ırmağın fısıltılarında boğuluyorum. Ayak bileklerimden onlarca hatta yüzlerce el yapışmış daha da dibe doğru çektikçe yüzlerce elalem dökülüyor üzerimden daha da dibe batıyorum. Nefes alamıyorum ve nefesimi tuttukça içimde ki sessiz çığlıklar midemi bulandırıyor. Dayanamıyorum. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça kulaklarımda ki basınç göğüs kafesimi parçalıyor. 

Küçük küçük kıvılcımlar halinde onlarca yıl aklıma çalınan, büyük bir intizamla içime doldurulup ruhuma işlenen “elalem ne der” in milyonlarca versiyonu ile beynimi, kalbimi ve ruhumu sarmış katran karası irini kusuyorum. Göğüs kafesim bir parçalanıyor bir toplanıyor, bir genişliyor bir daralıyor. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça içimde ki kürtaj edilmiş çocuğun kalan parçaları dökülüyor. Sıkı sıkı bastırıyorum elimi karnıma, kustukça kusuyorum. Gözlerimden dökülen damlalarla temizliyorum ilk göz ağrımı. Üzerimdeki renkli minik mozaik taşlar dökülüyor birden. Yorgun, bitkin ve de çırılçıplak kalmış hissediyorum. 

 

Can havliyle kaldırıyorum üzerimde ki yorganı. Üzerime siyah elbisemi, ayaklarıma gökkuşağı renkli sandaletlerimi giyip dışarı çıkıyorum. Bisikletime biniyor ve Rruga Exposita üzerinden sol tarafımda Lana nehri, karşımda bana seslenen dağlara doğru pedalı çeviriyorum. Güneş saçlarımı, rüzgar elbisemi uçuştururken sabah kuşları gibi süzülüyorum dağların yamaçlarına doğru. Güneş tam tepemde gülümserken “biliyorum” diyorum. Bulutlar beliriyor bir bir, güneş dağların ardına saklanırken, avazım çıktığı kadar içimde kuytu köşelere gizlenmeye çalışan “kendi elalemimi”* de kusuyorum. Aklımın tersiyle siliyor, ruhumun sesiyle üflüyorum üzerime yapışıp kalan parçalara. 

 Uzunca bir süre öylece kalıp gökyüzünün sesini dinlemeye devam ediyorum. Kendi kendimi doğuruyorum yeniden bir ağacın gölgesinde. Kucağımda ben’li ninniler söylüyorum kısık sesle, biraz buruk ama huzurlu bir gülümsemeyle.

A.Tamakan 

 

* Sanırım en tehlikeli olan kendi içimizde ki elalem. Etrafımızdan gelenleri susturabiliyoruz da ama zaman zaman o kuytu köşelerde gizlenip,arada bir kendini gösteren elalemi susturamıyoruz ve kendi ışığımıza kendimiz gölge ediyoruz.

 

IMG_0710

Hoşgeldin Hıdrelez…

Hoşgeldin Hıdrelez, hoşgeldin bahar…

Tüm sevdiklerim herkes sağlıklı olsun, huzurlu olsun, mutlu olsun, kalpleri sevgi ve aşk ile evleri bolluk bereketle dolsun, her bir lokmasını paylaşabilsin paylaştıkça, gönlü kesesi dolsun,

yüzleri kahkahadan gönülleri aşktan coşsun…

Aşk olsun, meşk olsun, sevda olsun, sevenler olsun…

Bütün herkesin dilekleri gerçek olsun…

Hıdırellez’e kadar bir tutam, hıdırellez den sonra tutam tutam olsun…

A.Tamakan

MESELA…

Mesela;

sebepsiz öpüşsek

şarabı şişeden içsek

sigarayı filtresiz,

mum ışığında kahkahalar atsak

üflerken  dumanı sövsek alayına

geceye başkaldırsak

sabah ezanında sevişsek.

Koklaşa koklaşa konuşsak mesela,

nefeslerimiz dokunsa birbirine

sevişe sevişe uyusak yada uyumasak

güneş ışıkları düşse tenimize

ruhumuz terk etse bedenimizi

çırılçıplak kalsak ışık olsak sadece

öylece kaybolup gitsek gökyüzünde…

A.Tamakan

Ruhları boşalmış insanlar…

Hali hazırda

Harika hüzünler sahibiyim

harika anılar içinde kavrulan

işte buradayım, bir sürü insan etrafımda

kapılar kapandığında hayaletleri doluyor odama.

Hiç bir şeye ihtiyacım yok herşey yerli yerinde

yalan dolan, riya, samimiyetsizlik.

Bu nedenle aklımı bir kenara bıraktım

kalbimi buzdolabının üstüne kaldırdım

şimdi ses yok ortalık sakin

mum ışığı gibi dalgalanıyor

sigaramdan çıkan dumanlar…

Harika hüzünler sahibiyim

harika yalanlar içinde savrulan

işte buradayım, bir sürü tatlı güzel söz etrafımda

şiir tadında edebi libidolarla

adam gibi adam olduğunu

kanıtlamaya çalışan insanlar yığını.

Biri gözlerimin ne kadar güzel

olduğundan bahsediyor,

biri gülüşümü anlatıyor,

biri yaşımı başımı hesaplıyor,

biri götünü kaldırmışlar senin derken

bir diğeri neden bu kadar uzaksın diyor

her iki kelimeden sonrası tek bir kelime ile bitiyor.

Kışın sinsi sinsi gülümseyen güneş

gibi çok soğuk sıcaklıkları,

sevmenin sıcaklığından bi haber her biri.

“Ruhları boşalmış insanlar, içime boşalmak istiyorlar…”

A.Tamakan