İtalya / Roma(Campo dei Fiori&San Pietro&Castel Sant’angelo)

CAMPO DEI FIORI

Tiber Nehri ve Navona Meydanı (Piazza Navona) arasındaki bir Roma meydanıdır. Efsaneye göre meydan ismini Pompeo’nun sevdiği kadın Flora’dan almıştır. “Fiori” İtalyanca’da “çiçek” anlamına gelir. İsim aslında Orta Çağ’da, alan hala çayır çimenlikken verilmiştir. Başka bir inanışa göre ise meydana bu ismin verilmesinin nedeni verimsiz olan bu alanın verimli ve renkli hale getirilmesidir.
Campo Dei Fiori her zaman renklidir çünkü her zaman çiçeklerle bezelidir. Geceleri bar ve restoranları ile ünlü olan meydan, sabahları taze meyve, sebze ve çiçek alabileceğiniz bir yerdir. Campo Dei Fiori, Antik Roma’da “Venüs Victrix Tapınağı” ve “Pompey Tiyatrosu”nun olduğu yere yapılmıştır.Parione bölgesinde bulunan değerli kısımlardan biridir. Geceleri ve gündüzleri farklı hallere bürünen meydan, her iki durumda da aslında sanat arka planını barındırır.
Bu renkli meydan tarih içerisinde yarışlara, idamlara ve diğer değişik ve önemli organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır. Meydan ayrıca Giordano Bruno’nun heykeli ile meşhurdur. Giordano Bruno fikirleri nedeniyle yakılmış bir filozoftur. İdam edilen Bruno’nun heykeli de bu idamları simgelemektedir. 1888 yılında yapılan bu heykel filozofun tam da idam edildiği noktaya konulmuştur.

SAN PIETRO BAZILIKASI
Hristiyan dünyasının en büyük bazilikasıdır. Vatikan’da yer alan bu bazilika 186 metre uzunluğundadır, 136 metre yüksekliğinde bir kubbeye sahiptir, ön yüzü 114 metre genişliğinde ve 47 metre yüksekliğindedir. 22.000 metre karelik alanı ile bu devasa ibadethanede 20.000 insan aynı anda dua edebilir.San Pietro Bazilikası yaklaşık MS 4. yüzyılda İmparator Constantine’in isteği üzerine Saint Peter’ın şehit düştüğü yerde inşa edilmiştir. Zamanla bazilika büyümüş ve zenginleşmiştir. İlk restorasyon çalışması 15. yüzyılda papanın isteği üzerine yapılmıştır. Bu çalışma Roma Rönesans ve Barok tarzında yapılmıştır. Kubbenin planı Michelangelo’ya aittir, fakat bunu tamamlayamamıştır. Michelangelo’nun çizimlerine göre kubbeyi 1588 – 89’da tamamlayan kişi Giacomo Dalla Porta’dır.
San Pietro Bazilikası’nın en üstünde yer alan 42 metre çaplı kubbe gezginlere büyüleyici bir Roma manzarası sunuyor. Kilise haricinde ayrı bir girişi bulunan kubbeye dilerseniz merdivenlerle dilerseniz de asansörle çıkmanız mümkün. Eğer asansörle kubbeye çıkmayı düşünüyorsanız maceraya hazır olun çünkü yaklaşık 320 basamaklı ayrıca dar, kasvetli bir yolculuk sizi bekliyor. Kubbe’ye çıkmanın en mantıklı yolu ise asansör. Gelelim kubbe çıkış ücretlerine. Kubbeye asansör ile çıkmak isterseniz çıkış ücreti 7 Euro, merdiven çıkış ücretsi ise 6 Euro . Kubbeye Nisan-Eylül arasında 08:00-18:00 saatleri arasında , Ekim-Mart arasında ise 08:00-16:45 saatleri arasında çıkabilirsiniz.

CASTEL SANT'ANGELO
İmparator Hadrian için MS 130 – 139 yılları arasında Roma‘da inşa edişmiş bir kaledir. Ayrıca papanın evi ve hapishane olarak da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu Cem Sultan da hapishanede mahkum edilenler arasında bulunmaktadır. Önceki papalar tarafından tehlike durumlarında korunma amaçlı buraya saklanılmıştır. Castel Sant’angelo’yu Vatikan’a bağlayan gizli alt geçit hala burada bulunmaktadır. Orta Çağ’da şehrin kuzey girişini korumak için kaleye dönüştürülmüştür.
Eski dönemlerde çok trajik olaylara ev sahipliği yapmıştır Castel Sant’angelo. Örneğin, davaların bakılıp idamların yapıldığı bu yerde idam edilen kişinin başı günlerce ibret olsun diye köprüden sallandırılmış. Küçük, nemli, havasız hücrelerde mahkumlar açlık, susuzluk ve hastalıktan ölmüştür. Benvenuto Cellini, Cagliostro ve Giordano Bruno, Campo dei Fiori Meydanı’nda yakılmadan önce burada hapis yatmıştır. İtalya’nın yapısının değişmesi ile burası da askeri bir merkez haline dönüştürülmüştür.
Tiber nehri kıyısında yürürken ve Sant’angelo Köprüsünden geçerken bu kaleyi görebilirsiniz. Günümüzde birçok sergiyi barındıran bir müze haline dönüştürülen yapıda bir efsaneye göre uzun bir koridordan sonra Roma İmparatorlarının küllerinin olduğu bir odaya ulaşılır. Bu odadan yukarı terasa çıkıldığında Archangel’in orijinal bir heykeli bulunur. Diğer bölümler arasında Hall of Apollo (Apollo Salonu) ve Clement VII’nın özel odalarını görmenizi öneririm.

A.Tamakan

İtalya / Roma (Fontana di Trevi&Pantheon)

FONTANA DI TREVI (Aşk Çeşmesi)

Bizim nedense ”Aşk Çeşmesi” diye bildiğimiz bu şaheserin asıl adı ”Fontana di Trevi” yani ‘Üç yol Çeşmesi’dir. Adını, üç yeraltı su yolunun bu noktada toplanmasından aldığını söylüyorlar. Daracık sokaklar aralığında kalan bu gösterişli çeşmenin genel ifadesi denizdir. Deniz kabuğundan bir at arabası, arabayı çeken kanatlı atlar ve arabada bulunan mitolojik deniz tanrısı Neptün. Burada ki mitolojik hayvanlar kompozisyonunda, şaha kalkmış at, okyanusun karışıklığını, sakin olan ise huzur dolu durgunluğunu simgeler.

Roma’daki en büyük ve en ünlü barok tarzı çeşmedir. 25.9 metre yüksekliğinde ve 19.8 metre genişliğindedir. 1732 yılında Nicola Salvi tarafından tasarlanan çeşme 1762 yılında tamamlanmıştır. Bu çeşme, Trevi Meydanı’nda bulunur.

17. yüzyılda Papa Urban VIII, Bernini’den çeşmenin yenilenmesini istemiştir. Fakat Papa’nın ölümünden sonra bu proje gerçekleştirilmemiştir. Bernini sadece çeşmenin yönünü Quirinal Sarayı’na doğru çevirerek Papa’nın bu görüntünün tadını çıkarmasını sağlamıştır.

Efsaneye göre çeşmeye bozuk para atan kişi bir gün Roma’ya dönecektir. Atılan bu paralar belirli aralıklarla toplanarak yardım kuruluşlarında kullanılmaktadır. İnanışa göre sağ elle sol omuz üstünden Trevi Çeşmesi’ne para atmak kişiye iyi şans getirir. Bir bozuk para atmanın bir gün Roma’ya dönüleceğine, iki tane bozuk para atmanın Romalı güzel bir kıza aşık olunacağına, üç tane bozuk para atmanın ise Roma’da birisi ile evleneceğine işaret ettiğine inanılır. Her gün,her saat hatta her an tıka basa kalabalık olan bu şaheseri görmek ve şöyle rahat rahat inceleyebilmek için gece vaktini tercih edebilirsiniz.

PANTHEON

Antik Roma döneminden kalan ve en iyi şekilde korunmuş yapısıdır. Pagan Roma tanrılarına adanan tapınak, MS 118 – 125 yılları arasında inşa edilmiştir. Yapı, İmparator Hadrian tarafından yapılmıştır ve yapılış amacı Augustus’un arkadaşı ve komutan Marcus Agrippa’nın MS 80 yılında yanan Panteon’unun yerine geçmektir.

Antik Roma’nın en iyi korunmuş anıtı olan ve görkemli gücünü sessiz zerafetiyle birleştirmiş bu dairesel yapı sadeliğine rağmen muhteşem. İnanılmaz derin, sessiz ve görkemli benim için. Burada öğrendiklerimize göre; Pagan döneminde tüm tanrılar için yapılmış bir tapınaktır. Daha sonra kilise olarak kullanılmaya başlamıştır. Roma’da ki en eski kubbeli binadır ve bu kubbenin çapı 43 metredir. Kubbenin özelliği dışarıda ki güneşi en iyi şekilde içeri alması ancak bunun yanı sıra yağmur yağdığında içeriye girmesini engelleyecek şekilde yapılmış olmasıdır. Ayrıca burada öğrendiğimiz bir bilgi de; Pantheon, Pagan döneminde yapılmış olup, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığa geçişi ile birlikte, uzunca bir süre tapınak olarak kullanılmamış ve atıl olarak kalmıştır. Bu dönem içerisinde, depo, ahır gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu kubbenin iç ve dış çevresinde yaklaşık olarak 300 ton ağırlığında bronz kullanılmıştır. Bu dönem zarfında bronzun pahalı olması nedeni ile de bu bronzlar buradan sökülerek eritilmiş ve günümüzde San Pietro kilisesi içinde ki, sadece özel ayinler sırasında papanın çıkma yetkisi bulunan devasa sunağın yapımında kullanılmıştır. Ayrıca Rafaeollo, İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuelle ile oğlu I.Umberto gibi önemli kişilerin mezarları da burada bulunmaktadır.

Meydanları ve çeşmeleri ile ünlü olan Roma da, burada da geniş,etrafı kafelerle dolu ve ortasında çeşmesi bulunan bir meydan var. Kısa bir gezintiden sonra bu çeşmenin merdivenlerinde oturup etrafı izlemekte ayrıca keyiflidir.

A.Tamakan

IMG_1757IMG_1777

600px-Pantheon_façana

İtalya / Roma

ROMA; Bol yağmurlu, bol ağaçlı, bol tarihli...

Öncelikle biraz Roma hakkında genel bir bilgi ile başlamak istiyorum.
Roma, mimari, kültür, moda ve din gibi bir çok değerlerle zengin bir içeriğe sahiptir. Romulus ve Remus mitolojisi hikayesi ile başlayan Roma tarihi Rönesans tarihlerinde altın çağını yaşamış olup, günümüzde ki halini özellikle Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra edinse de şehrin ana hatları hala mimari,din,moda ve kültürün etkisi altındadır.
Roma, İtalya'nın Lazio bölgesinin başkentidir. Tiber ve Aniane nehirlerinin arasındadır ve Akdeniz'e yakındır. Roma, Avrupa'nın en kalabalık şehri ve 1290 km karelik yüzölçümüyle Avrupa'nın en geniş yüzeye yayılmış başkentlerinden biridir. Roma yedi tepe üzerine kurulmuştur. Bu tepeler; Palantino, Aventino, Campidoglio, Quirinale, Viminale, Calio ve Esquilino dur.
Roma; Vatikan, Fontana di Trevi( bizim Aşk Çeşmesi diye bildiğimiz), Piazza Spagna(İspanyol Merdivenleri), Colleseo, San Pietro Meydanı, Pantheon gibi bir çok tarihi yapısı ile tanınmaktadır. Roma tarihi şehir merkezi UNESCO dünya tarih mirası listesindedir. Bunun yanı sıra, muhteşem sarayları, yüzyıllık kiliseleri, bazilikaları, anıtları, bolca bulunan heykelleri ve sanat eserleriyle de dünyanın en zengin şehirlerinden biri kabul edilmektedir. Bir de canlı gece hayatı ve ünlü markalara ev sahipliği yapması sebebiyle de alışveriş konusunda da ilk akla gelen şehirlerden biridir. Roma’da alışveriş yapılabilecek bölgeler şehrin hemen her yerinde mevcuttur. Şehirdeki en ünlü alışveriş bölgeleri ise Via del Corso, Via Condotti ve Via Cola di Rienzo’dur.
Dünya'nın en küçük ülkesi olan ve Katoliklerin ruhani lideri Papa'nın yaşadığı bağımsız devlet Vatikan da burada yer almaktadır. Vatikan, Roma'da bulunmasına rağmen 1929 Laterano Antlaşması şartlarına göre bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir.
Roma turistik bir yer olması nedeni ile para akışının oldukça yoğun olduğu bir yerdir. Gerek barınma ve ulaşım olsun gerekse alışveriş de olsun nakit ve kart kullanımı geçerlidir. Turist olarak gitmiş iseniz, belli bir oranda ki alışverişinizin üstündeki harcamalarınız için gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra vergi iadesini geri alabilirsiniz. buraya gelen misafirlerim bundan yararlandılar ve bizde öğrenmiş olduk.
Sağlık konusunda çok şükür ihtiyacımız kalmadığından çok fazla bilgim yok ancak genel bir sağlık problemi yaşarsanız başvurulabilecek bir kaç adres var. Roma'ya gelmeden önce araştırdığım ilk şey hastaneler olmuştu. Takdir edersiniz ki en önemli şey sağlıktır. İngilizce konuşabilen doktorlar için AB Büyükelçiliğini aradığınızda size yardımcı oluyorlar ve yönlendiriyorlar. Bütün büyük hastaneler 24 saat hizmet veriyor. İngilizce konuşabilen doktorlar Salvator Mundi International Hospital' da bulunuyor. Viale delle Mura Gianicolensi adresindeki hastaneye 115 numaralı otobüsle ulaşılabilir. Malum çocuk olunca tüm alternatifleri düşünmek ve bilmek gerekiyor. Bir de Via Emilio Longoni adresinde bulunan Rome American Hospital var ve buraya da 508 numaralı otobüsle ulaşabilirsiniz. Ayrıca Medicall diye adlandırılan kişisel hizmet veren yani adresinize gelen doktorlar da sıkça kullanılıyor burada. Bunun ücretini de öğrendim:) genelde Partisi'den hekimlerin geldiği bu hizmetin karşılığı 150 Eur'dur.

Roma' da hava, kışın bol bol sağanak yağışlı. Aslında tam olarak Akdeniz iklimini yansıtmakta. Yaz ayları inanılmaz sıcak geçmekte ve sıcaklık kimi zaman 40-42 dereceye kadar ulaşmakta. Özellikle Haziran ve Ağustos da demişlerse de bize, Ağustos ayında yüksek nem ciddi bir sorun oluyor. Bu nedenle 1 Ağustos - 1 Eylül tarihleri arasında tüm şehrin tatile girmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Kış ayları ise bol yağış olmasına rağmen diğer Avrupa ülkelerine göre daha ılık geçiyor. Aralık- Şubat arasında ortalama sıcaklık 10-15 derecededir. Bu iklim şartlarına göre de Roma'yı ziyaret edebileceğiniz en iyi dönem, Mart-Haziran ve Eylül-Ekim aylarıdır. Roma için ziyaret edilebilecek en kötü zaman da bahsettiğim gibi Ağustos ayıdır. Eczane, pastahane, marketlerin bir çoğu, gazete bayileri, dükkanlar neredeyse tamamı Ağustos ayında kapalıdır.
Bahsettiğim gibi Roma tam bir tarih ve kültür şehri. Biraz bu tarihi yapılardan bahsetmek istiyorum. Biraz dedim ama aslında o kadar çok anlatılacak tarihi yapısı ve kültürü var ki...

PIAZZA DI SPAGNA ( İspanyol merdivenleri)

1725 yılında açılan ve Trinita dei Monti Kilisesine çıkan merdivenlerdir. 1723 – 1726 yılında Roma‘da yapılan merdivenler Francesco de Sanctis tarafından tasarlanmıştır. Fransız kilisesi Trinita dei Monti ile ünlü Spagna (İspanya) Meydanını birbirine bağlar. Kelebek şeklindeki dizaynı ile İspanya Meydanı, dünyadaki en ünlü şekillerden biridir. Roma barok stilini yansıtan bu meydan, Rönesans döneminde daha çok popüler bir yerdi. Eski yazarların ve sanatçıların buluşma noktası olan meydanda ayrıca çok şık oteller de bulunmaktaydı.
Adını zamanında İspanyol Elçiliği olarak kullanılmış bir evden alan bu merdivenler ve Piazza Spagna, Via del Corso' ya kadar uzanan, şehrin en pahalı semtinin tam kalbindedir. Via del Corso da, sadece şal ve tişörtleri 200EUR’nun üzerinde başlayan fiyatlarla tüm markaları görebilirsiniz.
Bir kalabalık, bir curcuna var ki tam bir şenlik havasında...İspanyol merdivenleri, zaman geçirmek için gerçekten eğlenceli bir yer. Oturun merdivenlere, alın içeceklerinizi bakın sağa sola. Sokak satıcıları, şövalyeler, at arabaları, fotoğraf çekenler, öpüşenler, koklaşanlar, tanıdık görüp bağıranlar (Türk'ler de rastladım bu duruma), dans edenler, o kalabalık ve gürültüde kitap okuyanlar kısacası her türden tasvir edilebilecek detaylar görebilirsiniz...
Bir de bu meydanında bir çeşmesi var. 17. yüzyıl tarihli batmış gemi şeklindeki bu çeşmeyi Fontana della Baracccia'yı Bernin'nin babası yaptırmıştır. Merdivenlerin önündeki “Barcaccia” olarak bilinen bot şeklindeki çeşme, Papa Urbano VII’nın oplu Bernini’ye verdiği emirle Fransız kralı ile yapılan anlaşmanın anısına yapılmıştır. Pietro Bernini ve Gian Lorenzo tarafından inşa edilen bu çeşme de meydanın tamamlayıcı unsurlarındandır. Lorenzo sonrasında da Roma’da barok tarzı birçok esere imza atmıştır. Ayrıca Barcaccia’nın yapılışının bir başka amacı Tiber Nehrinde 1598 yılında meydana gelen sel felaketini anmaktır.
Buranın tam karşısındaki o meşhur Via del Corso caddesi üzerinden yürüyerek Aşk Çeşmesine 5-10 dakika içinde gidebiliyorsunuz. Aşk çeşmesinden de Panteon a, oranın biraz ilerisinden PİAZZA NAVONA' ya geçebiliyorsunuz. Orada güzel barlar kafeler var ama biraz pahalıdır. Tam karşı sokağı da (dar bir sokaktan geçerek gidiyorsunuz) CAMPO DI FIORI 'ye geliyorsunuz. Burada da aynı şekilde barlar kafeler var ve çok daha uygun.

FONTAN DI TREVI (Aşk Çeşmesi) ise bir sonraki yazım da :)

A.Tamakan

IMG_4826IMG_0145

Pervazda ki çiçekler…

Bugün pervazda ki çiçeklere anlattım seni,

Önce gözlerini, gözlerinde ki aksimi

Nefesini, kulağıma fısıldadığın aşk kokulu kelimelerini,

Ellerini, avuçlarında ki neşemi,

Seni, sevgimi, sevdalı günlerimizi anlattım sonra,

Aşkla devam eden gecelerimizi,

Sonrasında, gecenin karanlığında kaybolup giden seni, sesini, nefesini…

Bu yüzden her sabah bu pervazda oturup seni bekleyişlerimi anlattım,

Güneşe yüz çevirdilerde dinlediler sevgimi, dertlerimi, sitemlerimi,

Üzüldüler, boyun büktüler, öylece solup gitti naif bedenleri,

Gözyaşlarımla suladım, ama kafi gelmedi…

Ya derdim yeterli değildi ya da gözyaşlarım bile yetmedi …

A.Tamakan

Oğlum’a…

OĞLUM’ a

Göbek bağımın koptuğu, gönül bağımın sonsuzluğu olduğun gün,

Mis kokulum, süt kokulum, cennet kokulu yavrum…

Küçücük canıyla, canıma can katan oğlum,

Sakındığım gözüm, koklamaya kıyamadığım,

Her bir göz yaşına ömrümü verdiğim,

Her bir gülüşünle cenneti gördüğüm, cennet kokulu oğlum…

Gözlerinde, küçücük ellerinde, küçücük ama kocaman yüreğinde aşkı, sevgiyi, hayatı bulduğum…

Yaşama sebebim, hayatımın anlamı yegane sonsuzluğum…

Mis kokulu, süt kokulu cennet kokulu oğlum,

İyi ki doğdun, iyi ki doğdun güzel yavrum…

A. Tamakan

IMG_0429.JPG

 

Okul da ilk gün…

Hayatımın en zor ve en buruk ama en buruk günlerinden biriydi bugün. Oğlumun ilkokula başlamasının heyecanı ve sevincinin yanında babasının yanımızda olamayışının büyük üzüntüsü ve eksikliğini yüreğimin en derin yerlerinden hissederek yaşadım. Hiç bir kelime bugün ki hissettiğim acıyı, üzüntüyü, çaresizliği, yalnızlığı, burukluğu ve bilhassa bağıra bağıra ağlamak isteğine karşın gözyaşlarımı acıta acıta içime nasıl akıttığımı anlatamaz…

Sabah saat yedi itibari ile başlayan her dakika acıyla kazındı yüreğime… Kuzumu giydirirken, yedirirken ve evden çıkarken ki bir buçuk saat unutulacak gibi değil benim için… Heyecanlıydı kuzum, giyinirken çok hoşuna gitti ama sıra kravatına gelipte ben bağlamaya başlayınca ” keşke babam olsaydı da o bağlasaydı dimi anne” dediği anda yüreğimdeki hüzünüm, burukluğum büyük bir sızıya dönüştüğünde gözyaşlarım içime akmaya başlamıştı bile… Bağlayamadım o kravatı, bağlayamadım dakikalarca… Yeniden yaptım defalarca… Her şeyi tamamdı… Gömleği, kravatı ve ceketiyle küçük adam gibi oldu kuzum. Öyle çok yakıştı ki, öyle güzel oldu ki bakmaya doyamadım kuzuma. Nasıl da hoşuna gitti nasılda beğendi kendini…. Tamamen hazır olduğunda kendine baktığında, o yüzündeki ifadenin güzelliği gitmiyor gözümün önünden…Gülüşü, göz süzüşü, kaş kaldırışı..

Hazırlandık ve beklemeye başladık vakti… Ne zamanki “gel bir resim çekilelim ilk günün hatırası” dediğimde yüzündeki hoşuna gitmiş ve gurur duyar bir ifadeyle; çocuk bu işte bir hüzün bir neşe var içinde ve ” anneciğim baksana iş adamı gibi oldum değil mi? Ben büyüyünce iş adamı olayım en iyisi. İş adamı olayımda çok para kazanıp sana bakayım. Baksana ne çok uğraşıyorsun benimle” dediği anda sadece sarılarak karşılık verebildim o çocuksu saf temiz duygularına… Böyle bir heyecanı ve hayatımızın önemli ilklerinden birini bu duygularla yaşamakmış nasip olan… Ama olsun buna da şükürdü… Sonsuzlarca kere şükürler olsun daha yaşayacağımız çooookkk ilklerimiz olacak inşallah… Bir buçuk saatlik bu duygu yoğunluğunun ardından aldık çiçeğimizi düştük okul yoluna. Burada adetmiş ilkokulun ilk gününde çiçek alınırmış öğretmene. Linda bu detayı söyledi bize. Türkiye de de böylemiydi hatırlamıyorum çok zaman olmuş okul ile ilgilenmeyeli.. Her neyse…

Bugün sağ olsun Emre aldı ve götürdü bizi okula ve günün diğer zorlu ve duygunun dolup dolup taşamadığı anlarda başladı böylelikle…Kalabalık, curcuna, her yer çocuk her yer çiçek ve her yer anne baba doluydu… Ve tabii dede, nine, teyzeler… Bir bizdik yalnız olan, bir bizdik heyecanın yerini endişe ve hüzne dönüşmüş şekilde ne yapacağını bilemeden oradan oraya dolanıp duran… İşte o an tam “neden? neden?” Demek üzereyken dedim ki “olsun Rabbim şükürler olsun halimize”… İsyan etme Aylin… Sen güçlü bir kadınsın, sen güçlü bir annesin ve her şeyden önemlisi bunu sen seçtin ve söz verdin sevgiline, Aşkına, her şeyi halledeceğim diye…Ben güçlüyüm merak etme sen diye söz verdin dedim kendine… Daha ilk günden indirme yelkenleri dedim…Sen güçlü olmalısın ki kuzun da güçlü olabilsin… 

Biz böyle bir başımıza kalabalığın arasına giripte bekledikten on beş dakika sonra okul müdürü bir konuşma yaptı. Evet pek tabii ki de bir şey anlamadık, anlamadığımız içinde yine oradan oraya serseri mayın gibi dolandık. Baktık bir tarafta müdür yardımcısı isimleri okuyordu, hemen koştuk oraya… Acaba kaçırmış mıydık? Okunmuş muydu ismimiz derken işte okunuyordu… Hemen girdik sıraya ama sınıf hangisiydi anlayamamıştık ki…

Olsun sora sora Bağdat bulunurmuş, biz sınıfımı bulamayacaktık… Haydi Bismillah girdik okulun içine…Üç dört kere her sınıfa tek tek baktıktan sonra bulduk hayırlısıyla sınıfımızı…

Bulduk ama ondan sonrada başladı yine bir kıyamet Oğuzhan’da… Başladı mı bu o gün tanıştığım öğretmen değil, bu benim öğretmenim değil, beni yanlış sınıfa getirdin diye mızmızlanmaya… Onu da hallettik neyse, öğretmen hastaymış, sonra gelecekmiş falan filan… İlk on beş yirmi dakika diğer velilerde sınıftaydı.. Sonra sınıfı terketme vakti gelmişti… Asıl şimdi başlıyordu tüm eğlence…Çünkü biliyorum sende kal diye başlayacak söylenmeye.

Ancak ilk gün olmasına rağmen sınıftan çıkmam gerektiğini söylediğimde onbeş yirmi dakika beni bekletse de aslında beklediğim gibi olmadı nedense. En azından bütün gün kapı önünde beklemek durumunda kalmadım. İnşallah ilk günün heyecanı ve şaşkınlığından değil de gerçekten okulu sevdiği için böyledir ve bundan sonra da bu şekilde devam eder. Baktım bir çok anne oradalar, bekliyorlar bende başladım beklemeye… Kafe’ye gittim kahvemi içtim, sonra ara ara sınıfı kontrol ettim, bir de diğer sınıfı. Ara ara gittim geldim..

Ne kadar zor aslında… İlkokulun ilk günü ve dilini anlamadığın, tanımadığın, belki uzunca bir süre anlaşamadığın için arkadaş bile olamayacağın, yalnız kalacağın bir okulda okul hayatının ilk gününü yaşamak… Ne kadar zor, hemen gidip “merhaba” diyerek konuşmaya başlayacağın en çok arkadaş edineceğin okul ortamında bunların hiçbirini yapamamak… Yani okulu en cazip kılan şeye sahip olamamak…Anlamadığın dilde okuma yazma, matematik öğrenmeye çalışmak… Ama herkes ne kadarda rahat ve kolay söylüyor “çocuk bu alışacak, çabuk ta öğreniyorlar zaten, alışır alışır”… Ne kadar kolay uzaktan… Her şeyi geçtim okulun en eğlenceli kısmı arkadaş edinmektir ama anlamayınca karşındakini öyle kolay olmuyor işte… Sonuçta karşıda ki de çocuk bir oynuyor iki  oynuyor baktı anlaşamıyor hoop gidiyor… Sonra birde bunlar yetmiyormuş gibi…

Öğretmen güler yüzlü tatlı bir bayandı ama tüm gün gördüm ki sınıfa pek hakim değildi. Evet ilk günden derse başladılar hatta teneffüs vakti spor dahi yaptılar. Ancak orada ilginç bir şekilde durumu farkettim. Bahçeye ilk bizim sınıf inmiş olmasına rağmen, diğer iki sınıf gelip sıraya girmiş sonra düzen kurmuş ve spora başlamışlardı. Ancak öğretmen bizim sınıfı bir türlü toparlayamamış ve hiçbir şey yaptıramamıştı ki zaten zaman doldu… Sonra tekrar sınıfa derse döndüler… Sonra izlemeye devam edince diğer sınıfın öğretmeninin evet biraz sert mizaçlı ama sınıfa çok iyi hakim olduğunu gördüm… Burada elçiliğe göreve geçen sene gelenlerinde çocukları da o sınıftaydı… Bayağı bir düşündüm ve geç olmadan hemen sınıfı değiştirebilir miyiz diye Linda’ yı aradım. Sağ olsun hemen halletti ve o anda içime bir rahatlık geldi açıkçası…

Yorgunluğu bir yana manevi yanını zaten daha fazla nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama bugünü hayırlısıyla anne oğul başarıyla atlattık…

Şimdi günün yorgunluğundan tabii kuzum mışıl mışıl uyuyor…

Yarın yeni bir sınıf yeni bir öğretmen… Rabbim yardımcımız olsun…

14 Eylül 2015

A.Tamakan

 

IMG_1124IMG_1122IMG_1119