Yer yatağı Hikayeleri…

İskarpinlerim sıkıyor …*

Kıpkırmızı oldu dudaklarım

Zonkluyorlar, dokunsan düşecek yaprakları

Uyku da tutmuyor

Yatak küçüldükçe iniltiler yükseliyor satır aralarımda

İniltiler yükseldikçe de küçülüyor yatak

Yer yatağı alalım AŞKIM!

Buğulu bardaklardan taşmaya başlıyor yoncamın gözyaşları

Belki ucuz bir meyhane bulabilir şarabı sıcak içeriz…

Bak …*!

Tanrı şiir yazıyor ikimizin üzerine

Ben göğün tavında döverken sözcükleri

Kalemi seninle birlikte tutuyor çoğu zaman

Bastıra bastıra yazıyorsun ya o anlarda

Kıskanmıyorum işte o zaman Tanrı’yı…

Ellerin daha ne kadar kalacak kalçalarımın üzerinde

Ateşli bir sıtma halinde inlerken bedenim

Aşınmaktan yorgun göktaşların yakıyor dilimi

Bir dalı kanatıyorum tırnaklarımla ve

Ağzı açılmamış bir güle dokunduğunu unutuyorsun

Taburcu et artık kalçalarımı

Acil de bekleyen ağaçları budamalıyız artık…

Ah! Şu küçük tepeler

Nasılda dans ediyorlar salına salına yukarı aşağa

Müziğe eşlik edemeyecek kadar da dolu ağzım şu an üstelik

Hesaba katmadığım bir doluluk bu

Pamukları da toplamadık hala

Koyunları da kırpmadık

Kazan kaynıyor …* biraz odun toplamalı

Tepenin aşağısındaki kuyuya inelim mi?

Sirenleri duyuyor musun …*?

Uzun uzun çalan sirenler

Ağzımda ki dolulukla eş değer

Dağ da çıkan yangın için olmalı

Yoksa ocakta unuttuğum yemek olmasın

Beni öpmeyi de unuttun üstelik

Ahh …*!

Dedim ben sana peynirin sosunu çok kaçırma

Şarap ta dökülüverdi şimdi etimin üzerine

Ensem nasıl da zonkluyor hissediyor musun?

Yaklaştır dudaklarını ama değdirme

Hepsi bu sökülmüş kaldırım taşları yüzünden

Kargaların ayakları da takılıp duruyor bu vakitlerde

Peynirleri kargalara ver …*

Söyle! Hangi ışıkla varayım üzerine ?

Ağdalaşıyor dudakların dudaklarımda iyice

Takılıp sıkışıyor ayağım ve sen saçlarımdan tutmuyorsun

Bozgun başaklara karışıyor rengim sonra

Hayır hayır! Başaklara bakarım ben amma velakin

Bir avuç tohum döller toprağı bence

Tamam tamam bir tutam da yeter bize

Tarla almasak mı?

O parayı hapishanedeki çocuklara saysak

Hem ısırgan otu dikeriz biraz da, dişlerinin arasında kalanlardan

Geri kalanını da ben nadasa bıraktıkça sen sürersin

Olmaz mı?

Bacağımı kurtarmalıyım kütüğü kaldırır mısın?

Yatak da kayıyor zaten altımdan

Hayır hayır geri çekilme

Ama bacağımı kurtaralım

Te lutem** …*!

Hadi gölgenin aşağısına doğru gel!

Şafak sökülüyor çeşmelerden

Yatağı tut!

Uzak bir köy evinin bacasından tütelim

Yer yatağı olmadan gitmez bu dizeler…

Aylin Tamakan

*Dudaklarımın ucunda takılı kalıyor AD’ın

yazamıyorum…

** Lütfen

Kara Kanatlı Melekler…

Sabah güneşin ilk ışıkları ile birlikte pencereyi çatlatırcasına içeri sızıyor kuş sesleri, aynı zihnimi delip geçen ve içeride kurulup kalan kara kanatlı meleklerin sesleri gibi.  

Bu sabah olduğu gibi, sesler bazen öyle derinden ama öyle baskın geliyor ki o sıcacık yataktan, altına saklanıp kaldığı kuş tüyü yorganın altından çıkmak istemiyor insan. Yorgan yumuşak olmasına yumuşacıkta yine de bir ağırlık insanın üzerinde, güneş ışıklarını hissetmek istiyor beden de. Ama yine de uzunca bir süre bu şekilde yatağımda kalıp miskinlik yapabilirim bugün de. Ne de olsa güneşin o sıcak ışıklarını yüzümde hissediyorum. 

Cam bir fanusun içinde yüzer gibi bedenim sıcacık yatağımın içinde; her bir köşesi minik mozaik taşlarla bezenmiş, biraz ağır çokça renkli ama yüzüm sıcacık, gülümsüyor. Böyle de yüzebiliyorum nasılsa, kara kanatlı meleklerim besliyorlar, koruyup kolluyorlar ağırlaşmış bedenimi. 

Aslında kuş tüyü yorganları hiç sevmiyorum. Milyonlarca kuş gibi, birilerinin düşüncelerini ısıtmak değil de özgürce süzülerek uçmak isterdim gökyüzünde. 

Güneş, kuş seslerinin üzerinde dalgalandıkça üzerimde ki yorgan daha da ağırlaşıyor. Pencereden gelen sesler iyice parlıyor ve kulaklarımın içinde bölünerek çoğalmaya başlıyor. Git gide  daha da küçük parçalara bölünüyor, ağırlaşmış bedenime ve oradanda zihninimin çatlaklarından içeri doğru ağdalaşarak sızmaya başlıyor. Sesler ağırlaştıkça düşüncelerimin aklımı kemirişini dinleyerek beynimin labirentlerinde kayboluyorum. 

Pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi ateş dolu bir ırmağın içinde buluyorum kendimi. Bir ölünün son nefesinde ki iç çekişi gibi çırpınıyor kan revan içinde kalmış sessiz iç çekişlerim. 

Dikenli tellerle çevrilmiş, köpüre köpüre ateş kusan bu ırmağın fısıltılarında boğuluyorum. Ayak bileklerimden onlarca hatta yüzlerce el yapışmış daha da dibe doğru çektikçe yüzlerce elalem dökülüyor üzerimden daha da dibe batıyorum. Nefes alamıyorum ve nefesimi tuttukça içimde ki sessiz çığlıklar midemi bulandırıyor. Dayanamıyorum. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça kulaklarımda ki basınç göğüs kafesimi parçalıyor. 

Küçük küçük kıvılcımlar halinde onlarca yıl aklıma çalınan, büyük bir intizamla içime doldurulup ruhuma işlenen “elalem ne der” in milyonlarca versiyonu ile beynimi, kalbimi ve ruhumu sarmış katran karası irini kusuyorum. Göğüs kafesim bir parçalanıyor bir toplanıyor, bir genişliyor bir daralıyor. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça içimde ki kürtaj edilmiş çocuğun kalan parçaları dökülüyor. Sıkı sıkı bastırıyorum elimi karnıma, kustukça kusuyorum. Gözlerimden dökülen damlalarla temizliyorum ilk göz ağrımı. Üzerimdeki renkli minik mozaik taşlar dökülüyor birden. Yorgun, bitkin ve de çırılçıplak kalmış hissediyorum. 

 

Can havliyle kaldırıyorum üzerimde ki yorganı. Üzerime siyah elbisemi, ayaklarıma gökkuşağı renkli sandaletlerimi giyip dışarı çıkıyorum. Bisikletime biniyor ve Rruga Exposita üzerinden sol tarafımda Lana nehri, karşımda bana seslenen dağlara doğru pedalı çeviriyorum. Güneş saçlarımı, rüzgar elbisemi uçuştururken sabah kuşları gibi süzülüyorum dağların yamaçlarına doğru. Güneş tam tepemde gülümserken “biliyorum” diyorum. Bulutlar beliriyor bir bir, güneş dağların ardına saklanırken, avazım çıktığı kadar içimde kuytu köşelere gizlenmeye çalışan “kendi elalemimi”* de kusuyorum. Aklımın tersiyle siliyor, ruhumun sesiyle üflüyorum üzerime yapışıp kalan parçalara. 

 Uzunca bir süre öylece kalıp gökyüzünün sesini dinlemeye devam ediyorum. Kendi kendimi doğuruyorum yeniden bir ağacın gölgesinde. Kucağımda ben’li ninniler söylüyorum kısık sesle, biraz buruk ama huzurlu bir gülümsemeyle.

A.Tamakan 

 

* Sanırım en tehlikeli olan kendi içimizde ki elalem. Etrafımızdan gelenleri susturabiliyoruz da ama zaman zaman o kuytu köşelerde gizlenip,arada bir kendini gösteren elalemi susturamıyoruz ve kendi ışığımıza kendimiz gölge ediyoruz.

 

IMG_0710

MAVİ AĞAÇ…

Ağacın dalına oturmuş

ayaklarını sallaya sallaya yıldızları sayıyorlardı,

her on dakika da bir yeni baştan.

Bir türlü sayıyı tutturamıyorlardı.

Kıvırcık saçlı olan “masallara inanıyor musun? ” dedi

Zaten hep böyle araya girer konuyu da dağıtırdı.

“Yıldızlar kadar değil ama bir tane masal biliyorum”.

“Anlatsana”

“Bir varmış bir yokmuş, Yaseminler diyarında kendi sessizliğinde bir tane kurşun asker varmış. Bu kurşun askerin canı çok sıkılırmış ve dağlara çıkıp yasminlerin arasında tek kalmış olan mavi yapraklı ağacın gövdesine uzanırmış. Ellerini de hep başının altına koyarmış. Uzak diyarlarda ki dağları düşünmeye başlarmış. Orada ki dağlar da bu kadar şanslı mı? Onlarında mavi yapraklı ağaçları var mı? Zaten hep düşünürmüş bazende hiç. O bunları düşünürken uzak diyarların birinde küçük balerin bir kız da kırmızı renkli papatyaların arasında dans eder dururmuş. Bir gün birden çok güçlü masmavi bir rüzgar çıkmış. Balerin bir oraya bir buraya savrulurken rüzgara “lütfen daha da savurma beni ” diye sızlanmış. Rüzgarda olur ama bir şartla, kokunu bana verirsen seni bırakırım. Balerin önce şaşırmış, endişelenmiş. Ancak daha sonra papatyalarına bakıp, tamam al kokumu diye rüzgara kokusunu vermiş, rüzgarda balerin kızı bırakmış. Rüzgar yavaş yavaş uzaklaşarak mağrur mağrur esmeye devam etmiş. Dağları, tepeleri, ovaları aşmış kurşun askerin yanına varmış. Rüzgarın kokusu kendinden önce varmış. Kurşun asker nerden buldun kokumu demiş. Rüzgar da istersen sana verebilirim ama bir şartla. Kurşun asker benliğini saran bu koku için daha dinlemeden kabul etmiş. Bacağının tekini bana verirsen kokumu bu ağaca bırakırım ve kokum sende kalır. Kurşun asker bir an düşünmüş ancak biliyormuş ki tek bacaklı kalması, bu kokuya olan özleminden daha fazla yakamazmış içini. Rüzgar kokusunu salıp oradan da hemen uzaklaşmış. Başka diyarlarda başka kokular, başka başka şeyler almaya. Kurşun asker bir bacağına bir ağaca bakmış. Gönlünü dolduran mavi yapraklı ağacı şimdi de misler gibi aşk kokarmış. Her gün bu ağacın gölgesine gelir sevdiğine sarılırmış.”

“Peki senin ağacın var mı?” dedi kıvırcık saçlı.

“Evet, ama benim ağacım da yıldızlar var. Yaprakları da gözlerinin rengi gibi gece gece kokar”..

A. Tamakan

Hey! Tanışalım mı ben HAYAT…

Hayat, o bir varmış bir yokmuş masallarında ki gibidir. Çoğu zaman mutlu biteceğine inansan da, hayat mutluluktan ibaret olmadığını da zaman zaman sana hatırlatır.

Sen hayatın seyrine dalmış çayını, kahveni, şarabını yudumlarken, dertler ansızın gelir çalar kapını. Hayır, zaman zaman böyle çat kapı gelmesine alışıksındır da; ama gün gelir bir de yanında getirdikleri vardır. Sen daha nedir ne değildir demeden bakmışsın o süzülüp girivermiştir.

Oysa ki sen, ‘’aşinası’’ olduğun müziğin ritminde gökyüzünde dans ederken, yanında getirdiği davetsiz dertler göğünü, göğsünü yerle bir eder. Öyle güçlü öyle beklenmedik bir fırtına eser ki göz gözü görmez olur, kapkara toz bulutu ile kaplanır gökyüzün. Bir anda nefesin kesilir, nefes alamazsın. Göğüs kafesin sıkışır, kalbin daralır hem de öyle bir daralır ki küçüldükçe göğüs kafesini yaracak kadar büyür. Sen daha elini göğsüne götürüp ne olduğunu anlayıncaya kadar diğerleri de karabasan gibi gelir çöker. Fırtına tüm hırçınlığı ile kahkahalar ata ata gününü güneşini, ayını yıldızını, dününü bugününü, seni oradan oraya savurur iken hangisine sarılacağını, hangisini kurtaracağını bilemez bir oraya bir buraya yalpalanırsın. Yetmezmiş gibi bir de o üzerine titrediğin, yeri geldiğinde incinmesin diye bulutlara sarıp sarmaladıkların var ya onları da alır ve sen o toz bulutu içinde iyice nefessiz kalırsın. Ne acıdır gökyüzüne oya gibi ince ince işlediğin, oluk oluk sevgini akıttığın güneşin, ay’ın, yıldızların, senin göğsünü oluk oluk kanla doldurması… Ama baktığında hepsinin illa ki haklı gidişleri vardır dersin de yine konduramaz, kondurmak istemezsin. Öyle ya o gökyüzüne oya gibi ince ince işleyen suçlu hali hazırda zaten sensin. Ne yaptıklarınla, ne de yapamadıklarınla yaranamamışsındır. Ay’ın, güneşin, yıldızların, irili ufaklı gezegenlerin (aşkın, sevgilin, eşin, dostun, akrabaların, alayın), her gece uyumadan önce ‘Allah rahatlık versin’ diye dualarında sakladıkların…Hepsi aynı anda mı diye serzenişte bulunurken, koskoca gök yüzünde nefes olacak bir tane yıldız bulamazsın.

Fırtına öyle bir esmeye devam eder ki içini delip geçmesini geçtim, kemiklerinin aynı anda yana yana kırıldığını hissedersin. Bin bir parçayla içinde şarapnel parçaları gibi dağılan kemiklerin, hayatının tüm eskizlerini de lime lime, paramparça eder. O bir iki damlasında kaçtığın yağmurlar var ya, o yağmurları öyle bir ararsın ki toz duman arasında yanan kemik parçalarını savurup dağıtsa da nefes alsam diye bir damlasına avuçlarını açarsın. Ama yağmur yağmaz, zaman da akmaz… Öyledir, zaman da kusur kalmaz. Bir sarmaşık gibi sarar ve aheste aheste dolanır etrafına. Zaman, zaman dersin. Zaman aheste aheste geçer de ama göğüs kafesinde ki o sıkışma var ya işte o geçmek bilmez. Çölde bir bardak suya hasret sebi gibi, bir alımlık nefese hasret kalırsın ama SABIR dersin.

Göğün yerle bir olmuş, sen nefes almak için debelenirken, bir anda kendini o boşluğa bırakırsın. O muazzam boşlukla tanışırsın. Bir bakmışsın Araf’tasın. Adını bile anmaktan korktuğun yerin sana nefes aldırmasına şaşarsın. Fırtına yerini rüzgara bırakır, toz bulutu yavaş yavaş dağılır ve senin tek yaptığın nefes almaya çalışmaktır. Kocaman derin bir nefes alırsın. Sonra bir nefes daha…İçini acıtarak dolduran o katran karası hava var ya o havanın ciğerlerini yakmasını bile sevmeye başlarsın. Araf, ne büyük, ne karanlık, ne aydınlık, ne soğuk, ne sıcak, ne muazzam bir yer. Muhteşem! Bir alımlık nefes için kalbini elinde defalarca sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmasına bile izin verdiğin ya da katlandığın yer. Soluklanıp, gözlerini açacak kadar nefes aldıktan sonra tüm pişkinliği ile ‘’Hey, tanışalım mı ben HAYAT’’ der o davetsiz dertler. Çünkü darma duman, talan ettiler ya şimdi öyle bir yanaşma hallerindeler. Ama yok, günü birliği bu kadarsa yatılı kalmalarına müsaade edemem. ( Şu birkaç satırda anlattığımdan öyle daha çok şey var ki kendi Araf’ım da,belki bir daha ki sefer koyarım onuda)

Hayat ve ben. İşte şimdi yüz yüzeyiz. Hayat ben, ben hayat. İşte o zaman ilk defa belki de kendinle baş başasındır. Kendi kendinle yüzleşir, kendi kendinle konuşmaya, anlaşmaya başlarsın. Hayır hayır anlamaya değil, anlaşmaya başlarsın. Çünkü o zamana kadar dinliyorum diyipde dinlemediğin o iç sesin var ya sen istesen de istemesen de kendini dinletir sana artık. Öyle şeyler anlatır ki, seni sana öyle çarpar ki, o seni alabora eden fırtına var ya boşuna çarpmamıştır işte o zaman anlarsın göğüs kafesini yara yara çıkanı. O iç sesin var ya, hani tanıdığın bildiğin hatta çok sevdiğin halde kafeslere kapatıp, göğsüne sıkıştırdığın o ses, özgürdür ya artık sitin sene anlatır. Aynen öyle, üstelik bir annenin evladını hem sevip hem dövdüğü gibi anlatır. Bir çarpar, bir sarılır ve sen yine SABIR dersin. Çünkü burası Araf. Bir nefese, bir iç ses. Hayatı anlatır, seni sana anlatır, kalbini, aklını, yaptıklarını, yapamadıklarını tve bundan sonra yapacaklarını….

Anlaşmaya başlarsın, dinlemeyi öğrenirsin, bazen dinledim der geçiştirmeye çalışırsın. Yok, bitti artık ama susturamazsın. O konuşur sen dinlersin ve en güzeli artık gerçekten seversin. Sarılırsın, ağlaya ağlaya, doya doya sarılırsın kendine.

Anlarsın;                                                                                                                                     Aslında marifet hayatın orasını burasını, gelmişini geçmişini kurcalamak değilmiş, marifet hayata teslim olup, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle kederiyle, neşesiyle hüznüyle tüm getirdiklerine amenna diyerek eyvallah çekmekmiş. Her daim her gelene şükredip, bu sınavı hayatla el ele geçmekmiş… Fırtına kopar, güneş kaybolur, ağaçlar yıkılır, dallar kırılır, her şey yıkılır ve her şeyini kaybedersin. Ama bir gün mutlaka her şey başka bir suretle sana geri döner, yeni ağaçlarda yeni çiçekler yeşerir.

Ve öğrendim ki ‘’en güçlü SABIR, değişime direnmemektir.’’

Bulutlar iyice aralanmaya başlar, gök yerine geçer gerilir genişler, güneş tekrar güler ve ağlayan kahkahalarla o nefesi tekrar teneffüs edersin…                                                 Sıcak bir kahve koyarsın ya da bir kadeh şarap, yeni bir melodide hafif hafif ‘’hayatın’’ ritmini tutmaya başlarsın…

‘’Hey, hayat benimle var mısın?’’…

A.Tamakan

Hayat

 

Yabancı

Hava sıcak, güneş pırıl pırıl, gökyüzünde güneşten esmerleşmiş birkaç da bulut.       Vapur görünüyor bembeyaz teniyle ve boğuk boğuk bir öksürükle iyice yaklaşıyor. Denizin iyot kokusunu bastıran yoğun yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Martılar konuyor omuzlarıma, kanatlarından köpük damlayan martılar. Güvertenin kıç tarafına oturuyorum, en sakin en boş orası görünüyor. Yanımda çok fazla insan olsun istemiyorum, düşüncelerime kulak misafiri olmalarını da.                                                   Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Deniz geri geri gitmeye başlıyor. Martılar, vapurla yarış edercesine kanat çırparken, birileri fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Biri gazetesini okurken, dökülen susam parçalarını elliyle ittiriyor. Biri diğerinin gazetesine göz dikmiş, tostunun uzayan kaşarıyla mücadele ediyor. Bir diğeri dalmış uzaklara, kim bilir neler düşünüyor. Kimileri yan gözlerle bakıyorlar birbirlerine. Çaycı çocuk martı gibi süzülüyor güvertenin bir ucundan biri ucuna, tepsideki çay bardakları dans ediyor. Bir hayli uzun zaman oldu aslında. Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Aslında bir an da tanıyamamıştım belki de. Biliyorum olası olmayan, havada süzülen bir vapur gibi. Ama görmediğim halde tanıyorum. Hiç bakmadığım halde görüyor, uzaklardan gelen bu kokunun tadını biliyorum. Köpüklerin denizle kucaklaşması gibi, sarılabiliyorum ruhuna. Hakkında çok az şey bildiğim belki de hiçbir şey bilmediğim birini nasıl tanıyabilirdim ki? Nasıl bu denli sarpa sarardı dalga denizi? İnsan dokunmadığı halde bu denli hissedebilir mi, sesine dahi dokunamadığı birini?  Bırak dokunmayı göz göze bile gelmediği birini böyle tanıyabilir mi? Ama tanıyorum bu ellleri, bu ellerde ki çizgileri. Yabancısı olmadığım bu soluğu, soluğunun içinde ki nefesimi tanıyorum. Biliyorum bu bedeni, bedenin içinde ki bu gezintiyi. Önce ki hayatımdan biri miydi? Yoksa yine mi çıkıp gelmişti?  Aslında çok iyi tanıdığım ama bir o kadar da yabancı olduğum sen misin, ben mi? Ben, ben de miyim, ben sen de miyim? Vapur denizi yara yara gidiyor, dalgalar vapura inat çarpıyor. Kalbime dolanı, aklım almıyor.

Güverte de martı sesleri yükseliyor, iskele görünüyor. Vapur yavaşladıkça, duygularım hızlanıyor. Hangi iskeleye yanaştığının hiçbir önemi yok, rüzgarın saçlarımı dağıtmasının da. Martılar elimden tutuyor inerken, yine o yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Kalbimin hızlı adımlarının aksine yürüyorum yavaş adımlarla.                                 Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı…

A.Tamakan

Vapur

UÇURUM…

Aşk, kader, yaptığım seçimler ve hayat hakkında bildiklerimi öğrenmem çok uzun zaman aldı. Ay’ın eteklerine değil de dünyanın hatta tüm kainatın tepesinde devri alem yapmam gerektiğini, uçurumun ucundan aşağıya atladığımda anladım. Anladım ki; ‘’Zaman’’ seni teslim almadan sen teslim olmalısın… Ya da ‘’zaman’’ a teslim olmamalısın? Hangisiydi? Benim için uçurumun en tepesine çıkıp, kendimi oradan aşağıya bırakmaktı.

Uçurumun tepesindeyim, rüzgar da bir hain hain esiyor. Soğuk desen değil, sıcak desen hiç değil. Akşam desen gün doğmamış, gün desen akşama varmamış. Ben kararlı ve istikrarlı adımlarla ilerlemekte direnirken, zamanın arkamdan koşarcasına geldiğinin farkına varamamışım. Daha da kötüsü, arkamda bir Azrail gibi durduğunu hiç anlamamışım.

Kuşlar var etrafımda. Her biri, her bir yanımdan tutmuş; kanatlarında yüzlerce ben, gagasında tutuşturulmuş bir parça zaman.

Düşüyorum. Gücüm var mı hala bilmiyorum. Toprağa yaklaştığımı hissediyorum, ama anlayamıyorum bu toprağın kokusu mu yoksa yanan ruhumun mu? Tam o anda tekrar düşüyorum, başladığım yerden tekrar. Tekrar. Avuçlarımdan kayıp gittiğimi, tırnak diplerimin hissizleştiğini hissedebiliyorum. Toprağa varmak istiyorum, ama ben denize düşmüş güneş gibi cızırdıyorum. Derin, çok derin. Cızırdadıkça, üşüyorum. Yanlış giden bir şeyler var. (öyledir çünkü, tam teslim olacağın anda yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünür ve düşüncelerinin dallarına tutunmak istersin.) Düşüyorum, ağaçlar peşim sıra, tutunamıyorum.

‘’Tutunma, bırak! Ağaçların dallarına takılıp kalırsan, asla teslim olamazsın. Haydi ama kontrolü eline al artık. Sorunu nerede yaşadığını sende biliyorsun.’’

‘’Sen kimsin? Ben kiminle konuşuyorum.’’

‘’Hala karşı koyuyorsun!’ Hayata gözlerini açıp ta ilk defa ‘’merhaba’’ diyen senin teslimiyetin değil miydi? Bu baş kaldırış niye? Ya bu direniş? Bu düşüncelerine biçtiğin kaftan niye? Ayakları çıplak gelen sen değil misin? Şimdi, düşüncelerinle ruhunu hapsetmek niye?

Geminin kaptanına, uçağın pilotuna güvenmek gibi değil mi? Bu geminin kaptanı, uçağın pilotu kim? Ruhun mu düşüncelerin mi? Aklını iptal etmek mi ya da aklını aşan konularda sadece ruhuna güvenmek mi?

Teslimiyet büyük bir güçtür. Ama bu güç, nice tehlikeli geçitlerden geçmek, okyanusları aşmak için de nehirleri, dereleri geçmek demek değil midir? Kendini daha özgür hissedip kuşlarla birlikte uçmak mı yoksa yüklediğin anlamlar karşısında pes etmemek mi?

Kayıtsız, şartsız teslimiyet sadece sevginde, benliğinde en önemlisi de ruhunda. ‘Ben’ olduğunu unutma. Az önce aldığın nefes bile geldi geçti. Hangi faydayı, hangi zararı getirir diye düşüncelerine esir olmamaktır teslimiyet.

Sabahları aç kuşların, akşamları yuvalarına nasıl da tok döndüklerini görmedin mi? O vakit neden hala aç dolanır durursun? Ruhunu doyur. Aklına, düşüncelerine ram olmak mı yoksa ruhunun hiçliğinde doymak mı? Şimdi ister tutunmaya devam et ağaç dallarına, ister kendini at uçurumdan.’’

Uçurumun tepesindeyim, rüzgarın yerinde hırçın bir fırtına var şimdi. Kollarımı iki yana açtım ve bir nefes alımı kadar kısaydı oysaki hayatın muhasebesini yapabilmek, atladım.

Ve anladım;

Bağımlı olmak değil, bağlı kalabilmek,

Aşk’a, hayata ve zamana…

A.Tamakan

Ruhuna değsin…

Böyle bu meret. Şarap, viski, bira içiliyor da tek başına, rakı gitmiyor galiba. Açtım pencereyi, ay gelmiş yine karşıma. Yok, geceden vazgeçmek de zor galiba. Bu da ayrı bir meret olsa gerek. Uzun zamandır düşmüyordu aklıma, ama bu gece dedemi anımsadım. Öyle ay’a boylu boyunca uzanınca, dedemin köşesine çekildiğini hatırladım.

Anneme, ‘’dedem hep neden bugünlerde kitap okuyor ki’’ diye sorduğumda, kitap değil Kuran okuyor demişti.

Anımsıyorum. Her perşembe Kuran okur, sonra rakısını koyar, bir parça peynir ve bir kase yoğurdunu alır, kuytu köşesine çekilir, radyoda ki temsili dinlemeye başlardı. Bir de hep çay bardağın da içerdi.

Yine bir gün, dedem okuyordu. Karşısında sessizce ve sabırsızlıkla bitirmesini bekliyordum. Kitabı kapattı, kahverengi kapaklı televizyon dolabının sağ tarafındaki gözün kapağını açtı ve Kuran’ı oraya kaldırdı. Daha sonra mutfağa geçti, elinde bir bardak rakı, bir kase yoğurt ve bir parça peynir ile yine köşesine geçti. Temsil başlamadan hemen geçtim yanına.

‘’Dedeciğim, neden hem Kuran okuyup hem rakı içiyorsun sen’’.

Gülümseyerek yüzüme baktı, ‘’ Çünkü Kuran’da insanların bir gün AY’a gideceğini ve çok büyük icatlar yapacağından bahsediyor. Bende merak ediyorum ve okuyorum.’’

‘’Ama geçen gün komşu teyze içki içmek çok günah diyordu, duydum. Yorgo yine çok içmiş diyordu.’’

‘’Gel yaklaş şöyle, yanıma otur.”

Dedem çok konuşan biri değildi, kendi halinde sesssiz, sakin ve babamın deyişiyle pırlanta gibi bir insandı.

‘’Bak şurada parlayan yıldızları görüyor musun? Takım yıldızı onlar, şu da büyük ayı, birde küçük ayı takım yıldızları var.’’

‘’ Dedeciğim gökyüzünde hiç ayı olur mu?” diye kıkırdıyordum.

Bak ‘GUGUŞ’ um. Dedem bana ve kardeşime hep Guguş derdi. Arnavutça bir kelime olduğunu düşündüğümden ve kulağıma da hoş geldiğinden sormadım hiç. Ama yıllar sonra öğrendim ki Arnavutça değil, dedece bir kelimeymiş. Şimdilerde babam, oğluma diyor. Bir gelenek gibi.

Uzun uzun anlatmaya başladı sonra.

‘’Büyük ayı takım yıldızının sekiz tane gezegeni varken, küçük ayı takım yıldızının sadece bir tane vardır. Nasıl parlıyor görüyor musun? İşte, sende büyüdüğün zaman o küçük ayı takım yıldızı gibi hep parlak tut kalbini. Kalbin, bu yıldızdan daha da parlak, şu gördüğün Ay’dan daha aydınlık olsun.’’

Anlamamıştım. İyi de bunun ne ilgisi vardı Kuran’la, içkiyle. Soramadım. Gözlerimden anlamış olacak ki;

‘’ Büyüdüğün zaman bir gün sende Ay’ a bakıp da benim gibi rakı içtiğinde ne demek istediğimi anlayacaksın. Şimdi benimle temsil dinlemek ister misin?’’

Kolunun altına girdim, gözlerim takım yıldızlarına takılı, başım omzunda, kulağımda anason kokan temsil.

Dedem ruhuna değsin, seni çok özledim…

A.Tamakan

İpek böceği…

Gecenin siyahisini yaran ilk ışıklar puslu camlardan içeri dolarken, gözlerinden süzülerek yüreğini kamaştırdı. Kırmızı, üzerinde altın renkli urartu desenleri olan ipek örtüyü üzerinden usulca çekti. İlk selamını güneşe verdi. ‘’Günaydın’’.

Güneş hüzmeleri gözlerine oyunlar yaparken, gözlerini tamamen ona teslim etti. Elini komidinin üzerinde gezdirdi. Hali hazırda hep baş ucunda bulunan sedef işlemeli kemik tokası ile saçlarını gelişi güzel topladı. İçinde büyüyen canlının varlığı ile ağır adımlarla pencereye yöneldi. Hep dağlara gözlerini dikmesinden olsa gerek, her sabah güneşin dağların ardından kendisine verdiği selamı göz ardı etmesi. Pek de adilane değildi. Gözü dut ağacına ilişti. Gölgesi nasılda serinletiyor minik minik uçuşan sinekleri. Aşkın kanı bulaşmış ta, kızartmış, karartmış beyazlarını. Salkım salkım aşk kokan dut ağaçları.

‘’Dut ağacının üzerindeki ipek böceği gibiyim. İpek böceği de küçücük mini minnacık değil midir? Gece gündüz, durmadan, kozasını sarıp ta hapsetmez miydi kendini? Sarıp sarmalayıp, görünmek istemeyen kendisi değil miydi? Şimdi kozasını yırtan rengarenk bir kelebek gibi miyim?’’

Gülümsedi. İçinde var olan şey neden bu denli özlenirdi? Acaba kelebekler de dutlardan mı alırdı renklerini? Aslında bu sevdiği mevsim değildi, ama güneşe yaklaşmanın huzurunu hissetti. Kokusu güzeldi.

Birden burnuna kokusu geldi. O koku işte. Sabahın ilk ışıkları ile odaya dolan koku. Yıllardır geceden kurmayı bıraktığı, kahvenin kokusuydu. Ama o gece kurmaya karar verdiğini unuttuğunu anımsadı. Hazırdı.

Bir sigara yaktı. Gök kubbeye zikir eden ağaçlara, dallarına tutunan yapraklara ve yaprağın üzerinde ki ipek böceğine söz. Bugün bir öykü yazacağım.

A.Tamakan

IMG_4202

 

 

YÜKSEL…

Ne güzel bir isim YÜKSEL. Babaannem hissetmiş olacak ki günler sonra koymuş ismini. Adına yakışır kendini hep yükselttiği gibi, isterdi ki çoluğu çocuğu, yeğenleri de yükseklere çıksın, ilerlesin, yükseldikçe YÜKSEL’ sin…

Ne kadar kısa ama bir o kadar da uzun. Hem yıllar öncesi, hem dün gibi.

Amca, amcam. Özledim. Özledim amcam seni. En çok ihtiyacım olduğu anlardan birindeyim belki. Yo yoo hiç unutmadım ki, hep aklımda hep yüreğimdesin. Ama düşündükçe düşünüyorum, sen anlardın şimdi beni, sen yardım ederdin, sen yüreklendirirdin beni. Olmayacak duaya amin der gibi, sürekli “şimdi amcam olsaydı, amcam bilirdi, amcam dinlerdi” kelimeliriyle daha da çok özlüyorum seni. Sen anlar en iyi sen dinlerdin şimdi beni. Amcam, çok özledim seni.

Şu an gözyaşlarımı rüzgarla sana gönderirken, bir taraftan da gülümsüyorum. Biliyorum ki beni görüyorsun, çünkü ben seni yüreğimde hissediyorum. Şu an yanımda olduğunu da biliyorum.

Hatırlıyor musun? Her hafta Pazartesi günleri gelip, defterlerimi kontrol ederdin. O gün okul hiç bitmesin de eve gitmeyeyim isterdim. Üstelik defterlerimde gayet güzel yazılmış ve düzenliydi. Tabiri caizse jilet gibi. Ama o sorular sorma zamanın geldiğinde, işte o an tüm bildiklerim boğazıma dizilirdi. Şimdi gülümsüyorum amca.

Hatırlıyor musun? Bir gün yine ‘’Hayat Bilgisi’’ kitabımı açıp, bir sonraki günün konusu olan yangın ve yangında neler yapılmalı ile ilgili konudan sormuştun. Yangın nasıl söndürülür?

‘’Şeyyyy, ımmm, kilimle’’ demişim. İlkokul ikinci sınıftayım o zaman, daha okula başlamamış kardeşim gülüp suyla dediğinde çok gülmüştün. Sen o an güldüğünde, o suyu aslında yüreğime serpmiştin. Annem le kardeşim hala hatırlar da güleriz yine. Hayır hayır korku değildi ki. Bize verdiğin emeğin karşılığını veremezsemin içselliği. O gün öğrendim, bir sonraki dersi hep iki gün önceden öğrenmem gerektiğini… Ama hayat öyle değilmiş gibi. Şimdi de kontrol etmeni özlüyorum amca, dizelerimi, kelimelerimi. Kalem kağıdı alıp ben koşa koşa gelmek istiyorum şimdi. Yine gülümse amca. Özledim seni.

Hatırlıyor musun? Her yaz tatilin de aylarca beraber olduğumuz günleri, tam üç ay her birimizle bıkmadan, yılmadan ilgilendiğin o günleri. Öğle uykularına yatırıp, her gün kitap okuttuğun yaz tatillerini. Ama eğlencenin dibiyse dibine kadar da bizimle dans ettiğin, tavla oynadığın, denizde şakalaştığın, eğlendiğimiz günleri. Yüzmeyi, kürek çekmeyi, istiridyelerden kolye işlemeyi, rum müziklerini, sirtakiyi, tavlada kapı alıp, zar nasıl tutuluru, daha yedi sekiz yaşlarındayken Yaşar Kemal’den bahsedebilmeyi…öğrettiğini. Hala sirtaki yapamıyorum, lakin o mavi kalın ciltli verdiğin Yaşar Kemal’i hala seviyorum.

Evet hatırlıyorum. Her şeyin affedilebileceğini. Sadece YALAN’ın lügatında asla olmadığını binlerce kez söylediğin günleri. Hayatta karşıma yalancı, dürüst olmayan insanlarında her daim var olacağını ama değiştirmek için yılmadan uğraşmam gerektiğini. Şimdi uğraşmaya değmiyorlar amca. Eskisi gibi değil ki.

Aahh hatırlıyorum. Genç kızlık dönemlerimizde de az uğraşmadın her birimizle. Yeni yeni genç kız olmanın heyecanı ile o deli gibi makyaj yaptığım günleri. Evet, öyle demiştin, unutur muyum hiç. Bir genç kızın/kadının çantasında daima olması gereken; kitap, kalem, tarak ve parfüm yeterlidir. Ama her yılbaşını birlikte kutladığımız günlerde, daha sekiz dokuz yaşında iken gözlerimize sadece kalem çekmemize izin verdiğinde deli gibi sevindiğimiz günleride. Saçlarımı okşayıp, tatlı tatlı anlatmalarını özledim amca.

Hatırlıyor musun? Halama nasıl da kızıp, ‘’bunlar at gözlüğüyle bakıyorlar kızım, analarından ne öğrendilerse onu yapıyorlar. Sen sakın yapma..! Dene, değiştir, tecrübe et ve tecrübelerini kat yemeğine, evine, işine, kattığın her şey kendine’’.

Kattım amca, elimden geldiğince. Ama senin bize kattıklarını hiç unutmadım.

Ve en çok defterlerime bakmanı özledim. Her baktığında, her sayfada, her defasında bana verdiğin hayata dair derslerini.

Seni çok özledim amca… Özledim…

Aylin Tamakan

Tohum…

Buz gibi bir havada, ılık bir rüzgarla yaprağın savrulup yere düşmesi gibi.

Gönüle aşkın düşmesi gibiydi belki de tohumun da toprağa düşmesi…

Şeytan

Unutma ki şeytan da bir melektir.

En sevdiğim

Ancak meleğin şeytanını bulduysan şanlısın.

Gök yüzünde mi?

Belki de toprağın derinlerinde, gökyüzüne kavuşturmak senin elinde.

Öyleyse tohum ekmeliyim

Nadas zamanı bitti, tam zamanıdır şimdi.

Gövdene kim sarılacak diye sulamak isterim

Nasıl sulaman gerektiğini bildiğinden şüphem yok, lakin dikkat et şeytani tarafıma denk gelmesin.

Ama kokarım ben, toprağın dibi gibi,

İyi ya işte, yağmur gibi tohumdur kokusunu toprağa veren. Hem tohum işlemese içine içine, toprak kokabilir mi böyle güzel.

O vakit, kazmaya başla, kendi kokunu duymadan

Tohumun içimde büyüyor sanırım, toprağın hiç bu kadar sert ama çabuk çatladığını görmemiştim.

“O” sensin,

Hayır. Ben olduğumu düşünmenin benim özelliklerimle(iyi) bir ilgisi yok. Kendi ihtiyacın olan şeylerin bende var olması tamamen. Bu nedenle “O” bende ki “SEN”.

Aslında güzel olan sensin

Ben derim ki önce içime bir gir, orada ki güzelliğimi göstereyim. Tohumlarını attığın humuslu yollarda gezdireyim…

Sıcak sıcak terlerken de soğuğum ama,

Güneşim sabah ayazında kalmış, ama toprağım hala seni ısıtacak kadar sıcak. Çünkü dilinden dilime çevrilen şeytan, ateşini içime salarken, ateşimi sinsice yağmur olup içine döker. Soğuk yağmurlarım da ısındığın zaman, tohumun dallanıp budaklanacak ve gökyüzüne sarılacak…

Hadi şimdi yeni bir tohum at..!

Köklerimiz birbirine karışsın ve goncası çatlamamış gökyüzünde beraber sarılalım,

Hadi şimdi yeni bir tohum at…!

A.Tamakan

NOT: Yazıyı yazdığım bu akşamın öğleninde, bu fotoğrafı çekmiştim.