Hayatın Kovuğu

Aylardan Kasım, havalar iyice soğumuş. Bir pazar günü… Günlerdir yağan yağmurun ardından pırıl pırıl parlayan güneş ile uyanıyorum. Mis gibi toprak ve güneş kokuyor. Toprak suya doymuş, güneş toprağa misafir olmuş bugün. Ben eksik kalır mıyım? Hayır. Hemen mevsimin rengine uygun, siyah pantolonumu, hardal rengi boğazlı kazağımı ve kırçıllı kaşmir montumu giyip, botları da çekip hızlıca çıkıyorum güneşi selamlamaya.

Yine aklımda bin bir düşünceyle yürüyorum Tiran sokaklarında. Bir yandan güneş ısıtırken içimi, bir yandan hafif hafif esen rüzgâr üşütüyor ellerimi. Buranın ayazı içten içe ısırır, iliklerine kadar işler insanın. Caddedeki beton yığınlarının arasından geçerek büyük parka atıyorum kendimi. Senelerdir her yağmur yağıp güneş açtığında gelirim bu parka. Güneşin o mağrur sıcaklığını toprakğın kokusu tamamlar hep bende.

Parkın girişinde patlamış mısır satılıyor. İyi fikir buraya koymak. Park büyük. Şimdi alsan çıkana kadar ancak bitirirsin. Mısır satan gencin, bankın ucuna, sanki her an kalkıp gidecekmiş gibi eğreti oturuşundan ziyade, yüzünü hafif güneşe dönük kaldırmış gülümseyen yüzü dikkatimi çekiyor.

Ona doğru yaklaşmamla daha bir coşkulu gülümseyerek;

“Mısır ister misin abla?” diye soruyor.

“Hadi ver bir tane, ama küçük boy olsun lütfen.”

Yüzündeki o samimi ve o çocuksu gülüşüne dayanamayıp;

“Bir fotoğrafını çekebilir miyim?” diyorum.

Utangaç bir gülümsemeyle kabul ediyor. Fotoğrafı çekipyor, teşekkür ediyorum. ve Aslında daha da utandırmak değil niyetim ama istemiyorum ancak dayanamayıp söylüyorum.dayanamıyorum:

“Ne kadar güzel gülüyorsun” deyiveriyorum.

O ise tTekrar gülümseyerek;

“Hava soğuk, on gündür yağmur var, iş yok. Güneş gülümsemiş bize bugün, biz nasıl gülümsemeyelim” diyor.

O an bir daha anlıyorum ki gülümsemek gerek. Güneşe, güne, geceye, insana, doğaya, her şeye, herkese. Hayatın tüm hırçınlığına ve şımarıklığına rağmen, yapraklarını dökmesine aldırmadan gülümseyen ağaçlar gibi gülümsemek…

Bir beş dakika, kafamda dolaşan onlarca düşünceyle ile parkın içinde yürüdükten sonra kavak ağacının karşısındaki banka oturuyorum. Nazım Hikmet’in o şiiri geliyor aklıma. Hani diyor ya;

Bende bir kavak ürperir,

Nerde olsam sesi gelir

Muhacirliğimden beri.

Her ağaç gibi kavak da

Ömrünce durur ayakta

Gözler durur bir şeyleri.

Ağaçların usul usul aynı ahenkle sallanan yarı çıplak dallarına takılıyor gözüm.

Birbirinden farklı onlarca ağaç. Hepsi de ne çok şeyi kucaklıyor. Kökleri, gövdesi, dalları, yaprakları ve bin bir binbir renkli çiçekleriyle…

Aileyi, yaşamayı, huzuru, hüznü, ölümsüzlüğü hatta ölümü bile belli bir ahenkte dengeliyor kendi içinde. Yaşama dair onlarca güzelliği temsil eden ağacın “darağacı” olarak ölümü dahi kabullenmesi ne büyük bir erdem. Dallarında kuşlara yuva veren yaşam veren ağacın aynı dallarla ölümün de var olduğunu hatırlatması.

Mısır satan gencin umutla bezenmiş sözleri geliyor aklıma. Üzerinde sararıp düşmeye yüz tutmuş ama ısrarla dalına tutunmaya çalışan yapraklar gibiyiz hayata karşı. Yaşamı da ölümü de kabullenemiyoruz belki de…

Kasım’ın rehavetinden olsa gerek hüzünlü ama bir o kadar da huzurlu bir sevinç kaplıyor içimi. Neredeyse tamamını dökmüş, mahcup ama tekrar yeşereceği umudu ile dik durmaya çalışan dallar gibi hissediyorum kendimi.

Her haliyle doğaya, insana hem hayat hem de güzelliklerini bonkörce sunan ağaçlar.

Gölgesinde kimi zaman dinlendiğimiz kimi zaman seviştiğimiz kimi zaman kendimizle konuştuğumuz, güldüğümüz, ağladığımız, kuşların melodisini dinlediğimiz, dallarından onlarca lezzetle mutlu olduğumuz, tüm olup bitene sessizce eşlik edip, kökleri ile toprağıa yara yara girerek varlığına yaşama sıkı sıkıya sarılan ağaçlar…

Hayatın onca hoyratlığına rağmen meyvelerinden tekrar tekrar tutunur da bizler bir türlü kök salamaz bütünleşemeyiz hayatla. Ya köklerimizi salmaktan eriniriz ya dallarımıza tutunmaktan. Ahh! Aslında ne çok öğreneceğimiz şey var şu ağaçlardan.

Güneşi gören kendini parka atmış belli ki. Bankta oturmuş sohbet eden amcalar, çocuklarıyla oyun oynayan anneler, toprağın nemine aldırmadan yere uzanmış gençler, seyyar satıcılar. Her birini kucaklayan ağaçlara dalmaktan kalabalığı fark edememişim. Ağaçların sesini duymak, içimdeki çocuk heyecanıyla yaşama yeniden dokunmak için parkın ücra köşesinde saklanmış, üzerinde birkaç yaprak kalan yaşlı bir ağaca dönüyorum yüzümü. Rüzgarla birlikte kuş seslerine eşlik eden dalların hışırtısı arasından usulca yaklaşıyorum. Önce parmak uçlarımla dokunuyor, sonra sımsıkı sarılıyorum. Kendi içimde kırılan dalların canlandığını hissediyorum. Toprağın kokusunu çekiyorum içime, kabuğu çatlamış gövdesinden. Kayboluyorum dallarının arasında, sevgilinin kollarında kaybolurcasına. Yaşam. Yeniden var olmak için yaprak dökmektir belki de.

Ve o an dilimden dökülüyor;

“Ağaç gibidir kadın,

kökleriyle sıkı sıkı sarılır toprağına.

Nektarı dallarından sarkan

meyvelerinde saklıdır…”

Fısıltı halinde kulağıma gelen sesle irkiliyorum.

“Yazmak için güzel bir gün değil mi?”

“Öyle, yazmak için de kendine dönmek içinde güzel bir mevsim.”

Aylin Tamakan Nergiz

Aralık 2021/ Kiltablet Öykü Fanzin

İpek Böceğine Söz

“Böyle bir kadın ölmekten utanmaz.

Ben böyle birisi oldum.” Anne Sexton

Yatırıldığı hastanede, kendini kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi boşluğa itilmiş hissediyordu. Belki de son bir kez daha denemeliyim diyen zihninin yaptığı oyunları bastırmaya çalışıyor bir taraftan da ses çıkarmadıklarının yüzüne tükürülmüş sessizliğini tekrar bozabileceği umudu onu heyecanlandırıyordu.

Perdeden sızan ışık dalgaları oyun gibiydi, bir süre takip etti. Sylvia’yı düşündü, düşündü ve benim defalarca yapmaya çalıştığımı tek seferde başardın, hırsızsın işte diye kızdı içten içe. “Beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyorum” demişti ya, söylemiş olduğu sözlerle kendi hayatının bu kadar bağdaştırmış olması ona olan yakınlığını daha da kamçılamıştı. “Görüyor musun seni tanıyan hiç kimse gelemiyor artık ve Tanrı’nın gazabı içimdeki özgürlükten ne kadar büyük olabilir ki?” diye iç geçirirken kapının çalması ile doğruldu.

Amy, hastanenin sabırlı ve güleç hemşiresiydi. Anne ile fazlasıyla ilgilenmişti. Her akşam ilaçlarını vermeye gittiğinde, birlikte şiir okur, üzerine daha sonra uzun uzun konuşurlardı.

“Hazır mısın Anne? Bugün senin için güzel bir gün. Seni ve şiirlerini elbette çok özleyeceğim ancak gidişin beni mutlu ediyor.”

Kendi yalnızlığının ıssızlığına doğru yol almak üzereydi yine. Kuzguni saçlarını tekrar düzeltti, deli okyanus mavisi gözleriyle odasının penceresinden tekrar baktı ve hastanedekileri düşündü. Ne kadar sessiz ve savunmasızdılar. Hastaların dörtte biriyle ancak konuşabilmişti. Konuştuklarının çoğu ömrünün yarısını bu durumdan muzdarip geçirecekti ancak hiçbirinin bu durumdan şikayetçi olmaması onu rahatsız eden şeylerden birisiydi.

Kendisine hiçbir şey katmayan bu bekleme tankından ayrıldığı için iyi hissediyordu, uykuyla dinlemeyecek kadar yorgundu. Hastanenin girişindeki danışmadan eşyalarını aldı.

“Anne!”

Sesin geldiği yönde doğru yüzünde tebessümle döndü.

“Beklettiğim için özür dilerim. Bugün senin için güzel bir gün. İyi olduğunu ve daha da iyi olacağını biliyorum. Sakın yazmaktan vazgeçme. Yeni şiirlerini okumayı sabırsızlıkla bekleyeceğim. Bol bol yaz. Şimdi hoş çakal.”

“Her şey için teşekkür ederim doktor. Beni dinlediğiniz ve teşvik ettiğiniz için de.”

Kış bir önceki yıldan daha sertti. Biraz hava almak ve yürümek için iki sokak önce inmişti taksiden. Koşar adımlarla evine doğru yaklaştıkça heyecanı da artıyordu. Birkaç ay ayrı kalmak ona birkaç yıl gibi gelmişti. Evinin kapısına yaklaşınca derin bir “oh” çekti ve kendini içeri attı. Bir iki dakika kapı girişinde evinin kokusunu içine çekerek öylece bekledi. Her şey bıraktığı gibiydi. Tek tek odaları gezdikten sonra çalışma odasına girdi. Rüzgârın sesi ahşap pencerelerden soğukla birlikte içeri sızıyordu. Aylardır hasretini çektiği, üzerinde bir kısmı sigara yanıklarıyla dolu, sararmış kağıtlarının bulunduğu ceviz masasına yaklaştı. Hepsine küçük bir çocuğun başını okşarcasına usulca tek tek dokundu. Yeni bir yalnızlığa daha ve içinde delilik dolu sayfalara sessizce “merhaba” dedi. Saatlerce, aylar öncesinde yazdıklarını ve iliştirilmiş notları okuyup durdu.

Gecenin siyahisini yaran ilk ışıklar puslu camlardan içeri dolarken, gözlerinden süzülerek yüreğini kamaştırdı. Kırmızı, üzerinde altın renkli Urartu desenleri olan ipek örtüyü üzerinden usulca çekti. İlk selamını güneşe verdi. “Günaydın’’.

Güneş hüzmeleri gözlerine oyunlar yapıyordu. Gözlerini tamamen ona teslim etti. Aslında hiç sevmezdi kışın açan güneşi. Aldatıcıydı, önce ısıtır ama sonra ayazı yakardı.

“İnsanlarda kış güneşi gibi değiller mi?” diye yine kendi kendi konuşarak, elini komidinin üzerinde gezdirdi. Hali hazırda hep baş ucunda bulunan sedef işlemeli kemik tokası ile kuzguni saçlarını gelişi güzel topladı. İçinde gittikçe büyüyen, içten içe kemiren duygu ile ağır adımlarla pencereye yöneldi.

Gözü dut ağacına ilişti.

“Gölgesi nasıl da serinletiyor minik minik uçuşan sinekleri. Aşkın kanı bulaşmış da, kızartmış, karartmış beyazlarını. Salkım salkım aşk kokan dut ağaçları, şimdi ne kadar çıplak ne kadar renksiz…”

Birden ne kadar çıplak olduğunu düşündü. Hele Sylvia gittikten sonra tamamen yalnız kalmıştı.

“Dut ağacının üzerindeki ipek böceği gibiyim.” diye geçirdi içinden.

“İpek böceği de küçücük mini minnacık değil mi?

Gece gündüz durmadan kozasını sarıp da hapsetmez miydi kendini?

Sarıp sarmalayıp, görünmek istemeyen kendisi değil miydi?

Şimdi kozasını yırtan rengarenk bir kelebek gibi miyim?’’

Gülümsedi. İçinde var olan şey neden bu denli özlenirdi?

“Acaba kelebekler de dutlardan mı alırdı renklerini?”

Aslında bu sevdiği mevsim değildi ama güneşe yaklaşmanın huzurunu hissetti.

Birden burnuna kokusu geldi. Kokusu güzeldi. O koku işte! Sabahın ilk ışıkları ile odaya dolan koku. Aylardır geceden kurmayı özlediği kahvenin kokusuydu. Hazırdı. Bir sigara yaktı ve kahvenin kokusunu içine çekerek;

“Gök kubbeye zikreden ağaçlara, dallarına tutunan yapraklara ve yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün Tanrı’ya inat bir öykü yazacağım.” diyerek masasının başına geçti.

Masasını, gıcırdayan sandalyesini, sigara küllerinden kararmış kağıtlarını, ucu kemirilmiş kalemlerini ne kadar çok özlediğini düşünerek, penceresinden saatlerce dışarıda cılız cılız yağan karı seyretti. Kar taneleri gibi uçuşuyordu düşünceler zihninde. Yıllardır bekliyordu. Yıllardır rahat bir nefes alabilmek için; anlaşılmayı bekledi, kızını bekledi, mutluluğu, huzuru, ayılığı, özgürlüğü, kadın olmanın değerini, loş ışıkta ölümü bile bekledi ama hiçbiri gelmedi.

“Gökyüzünü çekiştiren kar taneleri…”diye fısıldadı ve aylardır uzak kaldığı kalemini eline aldı.

“Eteğimi çekiştiren bir çocuk gibi çekiştiriyor ruhum bedenimi… Düşüncelerimi seviyorum ama hayatıma daha fazla heyecan katamıyorlar artık. Yıllardır erkek egemen toplumun kadınlar üzerinde kurduğu baskıya, yalnızlık duygusuna, kürtajın acısından anneliğin şefkatine, şiddet mağdurluğundan ezilenlerin iç dünyasına, terk edilmenin acısından aşkın göz kamaştıran ışığına kadar içimde fırtınalar koparan bu vazgeçilmez arzu ile savaşıyorum ve belki de en kötü yanı beyhude bir çaba olduğunu söyleyen kalbi çürümüş ruhu kokuşmuş bir yığın insanla… Ancak delilikten başka hiçbir şey başaramadım ve artık zor tutuyorum içimde zincirlere vurduğum beni”…

Gün yavaş yavaş solmaya başlamıştı. Gökyüzü kıpkırmızı olmuş, kar şiddetini arttırıp tipiye dönmüştü. Evin içi iyice soğumuştu. Yerinden doğruldu. Önce sobaya birkaç odun atıp, mumları yaktı. Bir kadeh şarap koydu ve tekrar masasının başına geçti.

Hayatın ağır yükü uyuşmuş kollarında, belki bir annenin göğüslerinde artık dik bile tutamadığı başında kar taneleri gibi birikmişti. Hayatın bu acımasız kollarında, bu koyu, karanlık, sahte kalabalıklar içinde en başından beri yapayalnızdı. Bu yalnızlık içinde öksüz gönlünü teselli edebilecek hiçbir şeyin kalmadığını biliyordu artık.

Şarabını yudumlayıp, sigarasını iyice içine çekti ve yazmaya devam etti.

“Aslında her şey aydınlıktan sıyrılıp karanlığa koştuğumuzda, kendi iç sesimize kulak verdiğimizde başlıyor. Üzerimizdeki ne idüğü belirsiz düşüncelerden kurtulup, kendimizi boşluğa savurduğumızda oluyor. Sur’a üfleyip, tüm melekleri azat, ecinnileri de davet edip hepsinin birlikte dans etmesine müsaade ettiğimizde başlıyor. Kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi hayatın acıları saklayan köşelerini ihmal etmeden geniş bulvarlarda koşmaya cesaret ettiğimizde başlıyor.”

“Ölüm düşündüğümden daha basitmiş.

Hayatın seni iyi ve bütün ettiği gün

Cadıların günahkâr ruhumu almasına izin verdim.

Ölü gibi davrandım

Ta ki beyaz adamlar zehri çıkarıncaya kadar,

Beni kolsuz bırakıp konuşan kutuların

Ve elektrik yatağının zırvalarında yıkayana kadar.

O oteldeki gizli ütüyü görmek için güldüm.

Bugün sarı yapraklar soluyor.

Bana nereye gittiklerini soruyorsun.

Ben de diyorum ki bugün kendisine güvendi, ya da bugün sadece düştü.”*

Kalbimin isyanı dinsin diye aklımı kanatıp durdum ve sürekli acıyı emen gecelerde düşlerimi düşük yapıp durdum. Dönüşü olmayan kirlenmiş ruhların göğe sızıp; Tanrı’yı ele geçirdiği ve umut tünellerinin iyice karardığı bu gök, bir mazot gibi genzimi yakıyor artık ve nefes alamıyorum.Duygularımı kendi ellerimle gömme düşüncesi çok acı veriyor ancak aklım ve ruhum bu yalnızlığı taşıyamıyor.

Ahh hayat! Tarifi yok ıstırabını anlatmamın

pimini çektim ruhumun, kıskaçlarının arasında emip duruyorum acıları

panzehiri yok ölümden başka

izi kalıyor tüm yaşanılanların

her gün biraz daha

ölüyorum karanlığında…

Yeminler olsun bir daha böyle ölmeyeceğim desem de hep en başa dönüyorum. Bu sefer ölümün kucağında ayrılık olmayacak. Söz.

Yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün bir öykü yazacağım…

*Anne Sexton / “Çifte Görüntü” (The Double Image)

Aylin Tamakan Nergiz

KİLTABLET ÖYKÜ FANZiN / Kasım 2021 “Yazarlar ve İntiharlar”

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Cahit Sıtkı Tarancı

DESEM Kİ

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır

Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini

Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim

Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için,

Hava kadar lazım,

Ekmek kadar mübarek,

Su gibi aziz bir şeysin;

Nimettensin, nimettensin.

Desem ki…

İnan bana sevgilim inan

Evimde şenliksin, bahçemde bahar;

Ve soframda en eski şarap.

Ben sende yaşıyorum,

Sen bende hüküm sürmektesin.

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,

Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.

Günlerden sonra bir gün,

Şayet sesimi fark edemezsen

Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme müsterih ol

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum

Cahit Sıtkı Tarancı

Kara Kanatlı Melekler…

Sabah güneşin ilk ışıkları ile birlikte pencereyi çatlatırcasına içeri sızıyor kuş sesleri, aynı zihnimi delip geçen ve içeride kurulup kalan kara kanatlı meleklerin sesleri gibi.  

Bu sabah olduğu gibi, sesler bazen öyle derinden ama öyle baskın geliyor ki o sıcacık yataktan, altına saklanıp kaldığı kuş tüyü yorganın altından çıkmak istemiyor insan. Yorgan yumuşak olmasına yumuşacıkta yine de bir ağırlık insanın üzerinde, güneş ışıklarını hissetmek istiyor beden de. Ama yine de uzunca bir süre bu şekilde yatağımda kalıp miskinlik yapabilirim bugün de. Ne de olsa güneşin o sıcak ışıklarını yüzümde hissediyorum. 

Cam bir fanusun içinde yüzer gibi bedenim sıcacık yatağımın içinde; her bir köşesi minik mozaik taşlarla bezenmiş, biraz ağır çokça renkli ama yüzüm sıcacık, gülümsüyor. Böyle de yüzebiliyorum nasılsa, kara kanatlı meleklerim besliyorlar, koruyup kolluyorlar ağırlaşmış bedenimi. 

Aslında kuş tüyü yorganları hiç sevmiyorum. Milyonlarca kuş gibi, birilerinin düşüncelerini ısıtmak değil de özgürce süzülerek uçmak isterdim gökyüzünde. 

Güneş, kuş seslerinin üzerinde dalgalandıkça üzerimde ki yorgan daha da ağırlaşıyor. Pencereden gelen sesler iyice parlıyor ve kulaklarımın içinde bölünerek çoğalmaya başlıyor. Git gide  daha da küçük parçalara bölünüyor, ağırlaşmış bedenime ve oradanda zihninimin çatlaklarından içeri doğru ağdalaşarak sızmaya başlıyor. Sesler ağırlaştıkça düşüncelerimin aklımı kemirişini dinleyerek beynimin labirentlerinde kayboluyorum. 

Pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi ateş dolu bir ırmağın içinde buluyorum kendimi. Bir ölünün son nefesinde ki iç çekişi gibi çırpınıyor kan revan içinde kalmış sessiz iç çekişlerim. 

Dikenli tellerle çevrilmiş, köpüre köpüre ateş kusan bu ırmağın fısıltılarında boğuluyorum. Ayak bileklerimden onlarca hatta yüzlerce el yapışmış daha da dibe doğru çektikçe yüzlerce elalem dökülüyor üzerimden daha da dibe batıyorum. Nefes alamıyorum ve nefesimi tuttukça içimde ki sessiz çığlıklar midemi bulandırıyor. Dayanamıyorum. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça kulaklarımda ki basınç göğüs kafesimi parçalıyor. 

Küçük küçük kıvılcımlar halinde onlarca yıl aklıma çalınan, büyük bir intizamla içime doldurulup ruhuma işlenen “elalem ne der” in milyonlarca versiyonu ile beynimi, kalbimi ve ruhumu sarmış katran karası irini kusuyorum. Göğüs kafesim bir parçalanıyor bir toplanıyor, bir genişliyor bir daralıyor. 

Avazım çıktığı kadar kusuyorum, kustukça içimde ki kürtaj edilmiş çocuğun kalan parçaları dökülüyor. Sıkı sıkı bastırıyorum elimi karnıma, kustukça kusuyorum. Gözlerimden dökülen damlalarla temizliyorum ilk göz ağrımı. Üzerimdeki renkli minik mozaik taşlar dökülüyor birden. Yorgun, bitkin ve de çırılçıplak kalmış hissediyorum. 

 

Can havliyle kaldırıyorum üzerimde ki yorganı. Üzerime siyah elbisemi, ayaklarıma gökkuşağı renkli sandaletlerimi giyip dışarı çıkıyorum. Bisikletime biniyor ve Rruga Exposita üzerinden sol tarafımda Lana nehri, karşımda bana seslenen dağlara doğru pedalı çeviriyorum. Güneş saçlarımı, rüzgar elbisemi uçuştururken sabah kuşları gibi süzülüyorum dağların yamaçlarına doğru. Güneş tam tepemde gülümserken “biliyorum” diyorum. Bulutlar beliriyor bir bir, güneş dağların ardına saklanırken, avazım çıktığı kadar içimde kuytu köşelere gizlenmeye çalışan “kendi elalemimi”* de kusuyorum. Aklımın tersiyle siliyor, ruhumun sesiyle üflüyorum üzerime yapışıp kalan parçalara. 

 Uzunca bir süre öylece kalıp gökyüzünün sesini dinlemeye devam ediyorum. Kendi kendimi doğuruyorum yeniden bir ağacın gölgesinde. Kucağımda ben’li ninniler söylüyorum kısık sesle, biraz buruk ama huzurlu bir gülümsemeyle.

A.Tamakan 

 

* Sanırım en tehlikeli olan kendi içimizde ki elalem. Etrafımızdan gelenleri susturabiliyoruz da ama zaman zaman o kuytu köşelerde gizlenip,arada bir kendini gösteren elalemi susturamıyoruz ve kendi ışığımıza kendimiz gölge ediyoruz.

 

IMG_0710

Hey! Tanışalım mı ben HAYAT…

Hayat, o bir varmış bir yokmuş masallarında ki gibidir. Çoğu zaman mutlu biteceğine inansan da, hayat mutluluktan ibaret olmadığını da zaman zaman sana hatırlatır.

Sen hayatın seyrine dalmış çayını, kahveni, şarabını yudumlarken, dertler ansızın gelir çalar kapını. Hayır, zaman zaman böyle çat kapı gelmesine alışıksındır da; ama gün gelir bir de yanında getirdikleri vardır. Sen daha nedir ne değildir demeden bakmışsın o süzülüp girivermiştir.

Oysa ki sen, ‘’aşinası’’ olduğun müziğin ritminde gökyüzünde dans ederken, yanında getirdiği davetsiz dertler göğünü, göğsünü yerle bir eder. Öyle güçlü öyle beklenmedik bir fırtına eser ki göz gözü görmez olur, kapkara toz bulutu ile kaplanır gökyüzün. Bir anda nefesin kesilir, nefes alamazsın. Göğüs kafesin sıkışır, kalbin daralır hem de öyle bir daralır ki küçüldükçe göğüs kafesini yaracak kadar büyür. Sen daha elini göğsüne götürüp ne olduğunu anlayıncaya kadar diğerleri de karabasan gibi gelir çöker. Fırtına tüm hırçınlığı ile kahkahalar ata ata gününü güneşini, ayını yıldızını, dününü bugününü, seni oradan oraya savurur iken hangisine sarılacağını, hangisini kurtaracağını bilemez bir oraya bir buraya yalpalanırsın. Yetmezmiş gibi bir de o üzerine titrediğin, yeri geldiğinde incinmesin diye bulutlara sarıp sarmaladıkların var ya onları da alır ve sen o toz bulutu içinde iyice nefessiz kalırsın. Ne acıdır gökyüzüne oya gibi ince ince işlediğin, oluk oluk sevgini akıttığın güneşin, ay’ın, yıldızların, senin göğsünü oluk oluk kanla doldurması… Ama baktığında hepsinin illa ki haklı gidişleri vardır dersin de yine konduramaz, kondurmak istemezsin. Öyle ya o gökyüzüne oya gibi ince ince işleyen suçlu hali hazırda zaten sensin. Ne yaptıklarınla, ne de yapamadıklarınla yaranamamışsındır. Ay’ın, güneşin, yıldızların, irili ufaklı gezegenlerin (aşkın, sevgilin, eşin, dostun, akrabaların, alayın), her gece uyumadan önce ‘Allah rahatlık versin’ diye dualarında sakladıkların…Hepsi aynı anda mı diye serzenişte bulunurken, koskoca gök yüzünde nefes olacak bir tane yıldız bulamazsın.

Fırtına öyle bir esmeye devam eder ki içini delip geçmesini geçtim, kemiklerinin aynı anda yana yana kırıldığını hissedersin. Bin bir parçayla içinde şarapnel parçaları gibi dağılan kemiklerin, hayatının tüm eskizlerini de lime lime, paramparça eder. O bir iki damlasında kaçtığın yağmurlar var ya, o yağmurları öyle bir ararsın ki toz duman arasında yanan kemik parçalarını savurup dağıtsa da nefes alsam diye bir damlasına avuçlarını açarsın. Ama yağmur yağmaz, zaman da akmaz… Öyledir, zaman da kusur kalmaz. Bir sarmaşık gibi sarar ve aheste aheste dolanır etrafına. Zaman, zaman dersin. Zaman aheste aheste geçer de ama göğüs kafesinde ki o sıkışma var ya işte o geçmek bilmez. Çölde bir bardak suya hasret sebi gibi, bir alımlık nefese hasret kalırsın ama SABIR dersin.

Göğün yerle bir olmuş, sen nefes almak için debelenirken, bir anda kendini o boşluğa bırakırsın. O muazzam boşlukla tanışırsın. Bir bakmışsın Araf’tasın. Adını bile anmaktan korktuğun yerin sana nefes aldırmasına şaşarsın. Fırtına yerini rüzgara bırakır, toz bulutu yavaş yavaş dağılır ve senin tek yaptığın nefes almaya çalışmaktır. Kocaman derin bir nefes alırsın. Sonra bir nefes daha…İçini acıtarak dolduran o katran karası hava var ya o havanın ciğerlerini yakmasını bile sevmeye başlarsın. Araf, ne büyük, ne karanlık, ne aydınlık, ne soğuk, ne sıcak, ne muazzam bir yer. Muhteşem! Bir alımlık nefes için kalbini elinde defalarca sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmasına bile izin verdiğin ya da katlandığın yer. Soluklanıp, gözlerini açacak kadar nefes aldıktan sonra tüm pişkinliği ile ‘’Hey, tanışalım mı ben HAYAT’’ der o davetsiz dertler. Çünkü darma duman, talan ettiler ya şimdi öyle bir yanaşma hallerindeler. Ama yok, günü birliği bu kadarsa yatılı kalmalarına müsaade edemem. ( Şu birkaç satırda anlattığımdan öyle daha çok şey var ki kendi Araf’ım da,belki bir daha ki sefer koyarım onuda)

Hayat ve ben. İşte şimdi yüz yüzeyiz. Hayat ben, ben hayat. İşte o zaman ilk defa belki de kendinle baş başasındır. Kendi kendinle yüzleşir, kendi kendinle konuşmaya, anlaşmaya başlarsın. Hayır hayır anlamaya değil, anlaşmaya başlarsın. Çünkü o zamana kadar dinliyorum diyipde dinlemediğin o iç sesin var ya sen istesen de istemesen de kendini dinletir sana artık. Öyle şeyler anlatır ki, seni sana öyle çarpar ki, o seni alabora eden fırtına var ya boşuna çarpmamıştır işte o zaman anlarsın göğüs kafesini yara yara çıkanı. O iç sesin var ya, hani tanıdığın bildiğin hatta çok sevdiğin halde kafeslere kapatıp, göğsüne sıkıştırdığın o ses, özgürdür ya artık sitin sene anlatır. Aynen öyle, üstelik bir annenin evladını hem sevip hem dövdüğü gibi anlatır. Bir çarpar, bir sarılır ve sen yine SABIR dersin. Çünkü burası Araf. Bir nefese, bir iç ses. Hayatı anlatır, seni sana anlatır, kalbini, aklını, yaptıklarını, yapamadıklarını tve bundan sonra yapacaklarını….

Anlaşmaya başlarsın, dinlemeyi öğrenirsin, bazen dinledim der geçiştirmeye çalışırsın. Yok, bitti artık ama susturamazsın. O konuşur sen dinlersin ve en güzeli artık gerçekten seversin. Sarılırsın, ağlaya ağlaya, doya doya sarılırsın kendine.

Anlarsın;                                                                                                                                     Aslında marifet hayatın orasını burasını, gelmişini geçmişini kurcalamak değilmiş, marifet hayata teslim olup, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle kederiyle, neşesiyle hüznüyle tüm getirdiklerine amenna diyerek eyvallah çekmekmiş. Her daim her gelene şükredip, bu sınavı hayatla el ele geçmekmiş… Fırtına kopar, güneş kaybolur, ağaçlar yıkılır, dallar kırılır, her şey yıkılır ve her şeyini kaybedersin. Ama bir gün mutlaka her şey başka bir suretle sana geri döner, yeni ağaçlarda yeni çiçekler yeşerir.

Ve öğrendim ki ‘’en güçlü SABIR, değişime direnmemektir.’’

Bulutlar iyice aralanmaya başlar, gök yerine geçer gerilir genişler, güneş tekrar güler ve ağlayan kahkahalarla o nefesi tekrar teneffüs edersin…                                                 Sıcak bir kahve koyarsın ya da bir kadeh şarap, yeni bir melodide hafif hafif ‘’hayatın’’ ritmini tutmaya başlarsın…

‘’Hey, hayat benimle var mısın?’’…

A.Tamakan

Hayat

 

Yabancı

Hava sıcak, güneş pırıl pırıl, gökyüzünde güneşten esmerleşmiş birkaç da bulut.       Vapur görünüyor bembeyaz teniyle ve boğuk boğuk bir öksürükle iyice yaklaşıyor. Denizin iyot kokusunu bastıran yoğun yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Martılar konuyor omuzlarıma, kanatlarından köpük damlayan martılar. Güvertenin kıç tarafına oturuyorum, en sakin en boş orası görünüyor. Yanımda çok fazla insan olsun istemiyorum, düşüncelerime kulak misafiri olmalarını da.                                                   Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Deniz geri geri gitmeye başlıyor. Martılar, vapurla yarış edercesine kanat çırparken, birileri fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Biri gazetesini okurken, dökülen susam parçalarını elliyle ittiriyor. Biri diğerinin gazetesine göz dikmiş, tostunun uzayan kaşarıyla mücadele ediyor. Bir diğeri dalmış uzaklara, kim bilir neler düşünüyor. Kimileri yan gözlerle bakıyorlar birbirlerine. Çaycı çocuk martı gibi süzülüyor güvertenin bir ucundan biri ucuna, tepsideki çay bardakları dans ediyor. Bir hayli uzun zaman oldu aslında. Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Aslında bir an da tanıyamamıştım belki de. Biliyorum olası olmayan, havada süzülen bir vapur gibi. Ama görmediğim halde tanıyorum. Hiç bakmadığım halde görüyor, uzaklardan gelen bu kokunun tadını biliyorum. Köpüklerin denizle kucaklaşması gibi, sarılabiliyorum ruhuna. Hakkında çok az şey bildiğim belki de hiçbir şey bilmediğim birini nasıl tanıyabilirdim ki? Nasıl bu denli sarpa sarardı dalga denizi? İnsan dokunmadığı halde bu denli hissedebilir mi, sesine dahi dokunamadığı birini?  Bırak dokunmayı göz göze bile gelmediği birini böyle tanıyabilir mi? Ama tanıyorum bu ellleri, bu ellerde ki çizgileri. Yabancısı olmadığım bu soluğu, soluğunun içinde ki nefesimi tanıyorum. Biliyorum bu bedeni, bedenin içinde ki bu gezintiyi. Önce ki hayatımdan biri miydi? Yoksa yine mi çıkıp gelmişti?  Aslında çok iyi tanıdığım ama bir o kadar da yabancı olduğum sen misin, ben mi? Ben, ben de miyim, ben sen de miyim? Vapur denizi yara yara gidiyor, dalgalar vapura inat çarpıyor. Kalbime dolanı, aklım almıyor.

Güverte de martı sesleri yükseliyor, iskele görünüyor. Vapur yavaşladıkça, duygularım hızlanıyor. Hangi iskeleye yanaştığının hiçbir önemi yok, rüzgarın saçlarımı dağıtmasının da. Martılar elimden tutuyor inerken, yine o yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Kalbimin hızlı adımlarının aksine yürüyorum yavaş adımlarla.                                 Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı…

A.Tamakan

Vapur

UÇURUM…

Aşk, kader, yaptığım seçimler ve hayat hakkında bildiklerimi öğrenmem çok uzun zaman aldı. Ay’ın eteklerine değil de dünyanın hatta tüm kainatın tepesinde devri alem yapmam gerektiğini, uçurumun ucundan aşağıya atladığımda anladım. Anladım ki; ‘’Zaman’’ seni teslim almadan sen teslim olmalısın… Ya da ‘’zaman’’ a teslim olmamalısın? Hangisiydi? Benim için uçurumun en tepesine çıkıp, kendimi oradan aşağıya bırakmaktı.

Uçurumun tepesindeyim, rüzgar da bir hain hain esiyor. Soğuk desen değil, sıcak desen hiç değil. Akşam desen gün doğmamış, gün desen akşama varmamış. Ben kararlı ve istikrarlı adımlarla ilerlemekte direnirken, zamanın arkamdan koşarcasına geldiğinin farkına varamamışım. Daha da kötüsü, arkamda bir Azrail gibi durduğunu hiç anlamamışım.

Kuşlar var etrafımda. Her biri, her bir yanımdan tutmuş; kanatlarında yüzlerce ben, gagasında tutuşturulmuş bir parça zaman.

Düşüyorum. Gücüm var mı hala bilmiyorum. Toprağa yaklaştığımı hissediyorum, ama anlayamıyorum bu toprağın kokusu mu yoksa yanan ruhumun mu? Tam o anda tekrar düşüyorum, başladığım yerden tekrar. Tekrar. Avuçlarımdan kayıp gittiğimi, tırnak diplerimin hissizleştiğini hissedebiliyorum. Toprağa varmak istiyorum, ama ben denize düşmüş güneş gibi cızırdıyorum. Derin, çok derin. Cızırdadıkça, üşüyorum. Yanlış giden bir şeyler var. (öyledir çünkü, tam teslim olacağın anda yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünür ve düşüncelerinin dallarına tutunmak istersin.) Düşüyorum, ağaçlar peşim sıra, tutunamıyorum.

‘’Tutunma, bırak! Ağaçların dallarına takılıp kalırsan, asla teslim olamazsın. Haydi ama kontrolü eline al artık. Sorunu nerede yaşadığını sende biliyorsun.’’

‘’Sen kimsin? Ben kiminle konuşuyorum.’’

‘’Hala karşı koyuyorsun!’ Hayata gözlerini açıp ta ilk defa ‘’merhaba’’ diyen senin teslimiyetin değil miydi? Bu baş kaldırış niye? Ya bu direniş? Bu düşüncelerine biçtiğin kaftan niye? Ayakları çıplak gelen sen değil misin? Şimdi, düşüncelerinle ruhunu hapsetmek niye?

Geminin kaptanına, uçağın pilotuna güvenmek gibi değil mi? Bu geminin kaptanı, uçağın pilotu kim? Ruhun mu düşüncelerin mi? Aklını iptal etmek mi ya da aklını aşan konularda sadece ruhuna güvenmek mi?

Teslimiyet büyük bir güçtür. Ama bu güç, nice tehlikeli geçitlerden geçmek, okyanusları aşmak için de nehirleri, dereleri geçmek demek değil midir? Kendini daha özgür hissedip kuşlarla birlikte uçmak mı yoksa yüklediğin anlamlar karşısında pes etmemek mi?

Kayıtsız, şartsız teslimiyet sadece sevginde, benliğinde en önemlisi de ruhunda. ‘Ben’ olduğunu unutma. Az önce aldığın nefes bile geldi geçti. Hangi faydayı, hangi zararı getirir diye düşüncelerine esir olmamaktır teslimiyet.

Sabahları aç kuşların, akşamları yuvalarına nasıl da tok döndüklerini görmedin mi? O vakit neden hala aç dolanır durursun? Ruhunu doyur. Aklına, düşüncelerine ram olmak mı yoksa ruhunun hiçliğinde doymak mı? Şimdi ister tutunmaya devam et ağaç dallarına, ister kendini at uçurumdan.’’

Uçurumun tepesindeyim, rüzgarın yerinde hırçın bir fırtına var şimdi. Kollarımı iki yana açtım ve bir nefes alımı kadar kısaydı oysaki hayatın muhasebesini yapabilmek, atladım.

Ve anladım;

Bağımlı olmak değil, bağlı kalabilmek,

Aşk’a, hayata ve zamana…

A.Tamakan

Ruhuna değsin…

Böyle bu meret. Şarap, viski, bira içiliyor da tek başına, rakı gitmiyor galiba. Açtım pencereyi, ay gelmiş yine karşıma. Yok, geceden vazgeçmek de zor galiba. Bu da ayrı bir meret olsa gerek. Uzun zamandır düşmüyordu aklıma, ama bu gece dedemi anımsadım. Öyle ay’a boylu boyunca uzanınca, dedemin köşesine çekildiğini hatırladım.

Anneme, ‘’dedem hep neden bugünlerde kitap okuyor ki’’ diye sorduğumda, kitap değil Kuran okuyor demişti.

Anımsıyorum. Her perşembe Kuran okur, sonra rakısını koyar, bir parça peynir ve bir kase yoğurdunu alır, kuytu köşesine çekilir, radyoda ki temsili dinlemeye başlardı. Bir de hep çay bardağın da içerdi.

Yine bir gün, dedem okuyordu. Karşısında sessizce ve sabırsızlıkla bitirmesini bekliyordum. Kitabı kapattı, kahverengi kapaklı televizyon dolabının sağ tarafındaki gözün kapağını açtı ve Kuran’ı oraya kaldırdı. Daha sonra mutfağa geçti, elinde bir bardak rakı, bir kase yoğurt ve bir parça peynir ile yine köşesine geçti. Temsil başlamadan hemen geçtim yanına.

‘’Dedeciğim, neden hem Kuran okuyup hem rakı içiyorsun sen’’.

Gülümseyerek yüzüme baktı, ‘’ Çünkü Kuran’da insanların bir gün AY’a gideceğini ve çok büyük icatlar yapacağından bahsediyor. Bende merak ediyorum ve okuyorum.’’

‘’Ama geçen gün komşu teyze içki içmek çok günah diyordu, duydum. Yorgo yine çok içmiş diyordu.’’

‘’Gel yaklaş şöyle, yanıma otur.”

Dedem çok konuşan biri değildi, kendi halinde sesssiz, sakin ve babamın deyişiyle pırlanta gibi bir insandı.

‘’Bak şurada parlayan yıldızları görüyor musun? Takım yıldızı onlar, şu da büyük ayı, birde küçük ayı takım yıldızları var.’’

‘’ Dedeciğim gökyüzünde hiç ayı olur mu?” diye kıkırdıyordum.

Bak ‘GUGUŞ’ um. Dedem bana ve kardeşime hep Guguş derdi. Arnavutça bir kelime olduğunu düşündüğümden ve kulağıma da hoş geldiğinden sormadım hiç. Ama yıllar sonra öğrendim ki Arnavutça değil, dedece bir kelimeymiş. Şimdilerde babam, oğluma diyor. Bir gelenek gibi.

Uzun uzun anlatmaya başladı sonra.

‘’Büyük ayı takım yıldızının sekiz tane gezegeni varken, küçük ayı takım yıldızının sadece bir tane vardır. Nasıl parlıyor görüyor musun? İşte, sende büyüdüğün zaman o küçük ayı takım yıldızı gibi hep parlak tut kalbini. Kalbin, bu yıldızdan daha da parlak, şu gördüğün Ay’dan daha aydınlık olsun.’’

Anlamamıştım. İyi de bunun ne ilgisi vardı Kuran’la, içkiyle. Soramadım. Gözlerimden anlamış olacak ki;

‘’ Büyüdüğün zaman bir gün sende Ay’ a bakıp da benim gibi rakı içtiğinde ne demek istediğimi anlayacaksın. Şimdi benimle temsil dinlemek ister misin?’’

Kolunun altına girdim, gözlerim takım yıldızlarına takılı, başım omzunda, kulağımda anason kokan temsil.

Dedem ruhuna değsin, seni çok özledim…

A.Tamakan