İpek böceği…

Gecenin siyahisini yaran ilk ışıklar puslu camlardan içeri dolarken, gözlerinden süzülerek yüreğini kamaştırdı. Kırmızı, üzerinde altın renkli urartu desenleri olan ipek örtüyü üzerinden usulca çekti. İlk selamını güneşe verdi. ‘’Günaydın’’.

Güneş hüzmeleri gözlerine oyunlar yaparken, gözlerini tamamen ona teslim etti. Elini komidinin üzerinde gezdirdi. Hali hazırda hep baş ucunda bulunan sedef işlemeli kemik tokası ile saçlarını gelişi güzel topladı. İçinde büyüyen canlının varlığı ile ağır adımlarla pencereye yöneldi. Hep dağlara gözlerini dikmesinden olsa gerek, her sabah güneşin dağların ardından kendisine verdiği selamı göz ardı etmesi. Pek de adilane değildi. Gözü dut ağacına ilişti. Gölgesi nasılda serinletiyor minik minik uçuşan sinekleri. Aşkın kanı bulaşmış ta, kızartmış, karartmış beyazlarını. Salkım salkım aşk kokan dut ağaçları.

‘’Dut ağacının üzerindeki ipek böceği gibiyim. İpek böceği de küçücük mini minnacık değil midir? Gece gündüz, durmadan, kozasını sarıp ta hapsetmez miydi kendini? Sarıp sarmalayıp, görünmek istemeyen kendisi değil miydi? Şimdi kozasını yırtan rengarenk bir kelebek gibi miyim?’’

Gülümsedi. İçinde var olan şey neden bu denli özlenirdi? Acaba kelebekler de dutlardan mı alırdı renklerini? Aslında bu sevdiği mevsim değildi, ama güneşe yaklaşmanın huzurunu hissetti. Kokusu güzeldi.

Birden burnuna kokusu geldi. O koku işte. Sabahın ilk ışıkları ile odaya dolan koku. Yıllardır geceden kurmayı bıraktığı, kahvenin kokusuydu. Ama o gece kurmaya karar verdiğini unuttuğunu anımsadı. Hazırdı.

Bir sigara yaktı. Gök kubbeye zikir eden ağaçlara, dallarına tutunan yapraklara ve yaprağın üzerinde ki ipek böceğine söz. Bugün bir öykü yazacağım.

A.Tamakan

IMG_4202

 

 

YÜKSEL…

Ne güzel bir isim YÜKSEL. Babaannem hissetmiş olacak ki günler sonra koymuş ismini. Adına yakışır kendini hep yükselttiği gibi, isterdi ki çoluğu çocuğu, yeğenleri de yükseklere çıksın, ilerlesin, yükseldikçe YÜKSEL’ sin…

Ne kadar kısa ama bir o kadar da uzun. Hem yıllar öncesi, hem dün gibi.

Amca, amcam. Özledim. Özledim amcam seni. En çok ihtiyacım olduğu anlardan birindeyim belki. Yo yoo hiç unutmadım ki, hep aklımda hep yüreğimdesin. Ama düşündükçe düşünüyorum, sen anlardın şimdi beni, sen yardım ederdin, sen yüreklendirirdin beni. Olmayacak duaya amin der gibi, sürekli “şimdi amcam olsaydı, amcam bilirdi, amcam dinlerdi” kelimeliriyle daha da çok özlüyorum seni. Sen anlar en iyi sen dinlerdin şimdi beni. Amcam, çok özledim seni.

Şu an gözyaşlarımı rüzgarla sana gönderirken, bir taraftan da gülümsüyorum. Biliyorum ki beni görüyorsun, çünkü ben seni yüreğimde hissediyorum. Şu an yanımda olduğunu da biliyorum.

Hatırlıyor musun? Her hafta Pazartesi günleri gelip, defterlerimi kontrol ederdin. O gün okul hiç bitmesin de eve gitmeyeyim isterdim. Üstelik defterlerimde gayet güzel yazılmış ve düzenliydi. Tabiri caizse jilet gibi. Ama o sorular sorma zamanın geldiğinde, işte o an tüm bildiklerim boğazıma dizilirdi. Şimdi gülümsüyorum amca.

Hatırlıyor musun? Bir gün yine ‘’Hayat Bilgisi’’ kitabımı açıp, bir sonraki günün konusu olan yangın ve yangında neler yapılmalı ile ilgili konudan sormuştun. Yangın nasıl söndürülür?

‘’Şeyyyy, ımmm, kilimle’’ demişim. İlkokul ikinci sınıftayım o zaman, daha okula başlamamış kardeşim gülüp suyla dediğinde çok gülmüştün. Sen o an güldüğünde, o suyu aslında yüreğime serpmiştin. Annem le kardeşim hala hatırlar da güleriz yine. Hayır hayır korku değildi ki. Bize verdiğin emeğin karşılığını veremezsemin içselliği. O gün öğrendim, bir sonraki dersi hep iki gün önceden öğrenmem gerektiğini… Ama hayat öyle değilmiş gibi. Şimdi de kontrol etmeni özlüyorum amca, dizelerimi, kelimelerimi. Kalem kağıdı alıp ben koşa koşa gelmek istiyorum şimdi. Yine gülümse amca. Özledim seni.

Hatırlıyor musun? Her yaz tatilin de aylarca beraber olduğumuz günleri, tam üç ay her birimizle bıkmadan, yılmadan ilgilendiğin o günleri. Öğle uykularına yatırıp, her gün kitap okuttuğun yaz tatillerini. Ama eğlencenin dibiyse dibine kadar da bizimle dans ettiğin, tavla oynadığın, denizde şakalaştığın, eğlendiğimiz günleri. Yüzmeyi, kürek çekmeyi, istiridyelerden kolye işlemeyi, rum müziklerini, sirtakiyi, tavlada kapı alıp, zar nasıl tutuluru, daha yedi sekiz yaşlarındayken Yaşar Kemal’den bahsedebilmeyi…öğrettiğini. Hala sirtaki yapamıyorum, lakin o mavi kalın ciltli verdiğin Yaşar Kemal’i hala seviyorum.

Evet hatırlıyorum. Her şeyin affedilebileceğini. Sadece YALAN’ın lügatında asla olmadığını binlerce kez söylediğin günleri. Hayatta karşıma yalancı, dürüst olmayan insanlarında her daim var olacağını ama değiştirmek için yılmadan uğraşmam gerektiğini. Şimdi uğraşmaya değmiyorlar amca. Eskisi gibi değil ki.

Aahh hatırlıyorum. Genç kızlık dönemlerimizde de az uğraşmadın her birimizle. Yeni yeni genç kız olmanın heyecanı ile o deli gibi makyaj yaptığım günleri. Evet, öyle demiştin, unutur muyum hiç. Bir genç kızın/kadının çantasında daima olması gereken; kitap, kalem, tarak ve parfüm yeterlidir. Ama her yılbaşını birlikte kutladığımız günlerde, daha sekiz dokuz yaşında iken gözlerimize sadece kalem çekmemize izin verdiğinde deli gibi sevindiğimiz günleride. Saçlarımı okşayıp, tatlı tatlı anlatmalarını özledim amca.

Hatırlıyor musun? Halama nasıl da kızıp, ‘’bunlar at gözlüğüyle bakıyorlar kızım, analarından ne öğrendilerse onu yapıyorlar. Sen sakın yapma..! Dene, değiştir, tecrübe et ve tecrübelerini kat yemeğine, evine, işine, kattığın her şey kendine’’.

Kattım amca, elimden geldiğince. Ama senin bize kattıklarını hiç unutmadım.

Ve en çok defterlerime bakmanı özledim. Her baktığında, her sayfada, her defasında bana verdiğin hayata dair derslerini.

Seni çok özledim amca… Özledim…

Aylin Tamakan

Tohum…

Buz gibi bir havada, ılık bir rüzgarla yaprağın savrulup yere düşmesi gibi.

Gönüle aşkın düşmesi gibiydi belki de tohumun da toprağa düşmesi…

Şeytan

Unutma ki şeytan da bir melektir.

En sevdiğim

Ancak meleğin şeytanını bulduysan şanlısın.

Gök yüzünde mi?

Belki de toprağın derinlerinde, gökyüzüne kavuşturmak senin elinde.

Öyleyse tohum ekmeliyim

Nadas zamanı bitti, tam zamanıdır şimdi.

Gövdene kim sarılacak diye sulamak isterim

Nasıl sulaman gerektiğini bildiğinden şüphem yok, lakin dikkat et şeytani tarafıma denk gelmesin.

Ama kokarım ben, toprağın dibi gibi,

İyi ya işte, yağmur gibi tohumdur kokusunu toprağa veren. Hem tohum işlemese içine içine, toprak kokabilir mi böyle güzel.

O vakit, kazmaya başla, kendi kokunu duymadan

Tohumun içimde büyüyor sanırım, toprağın hiç bu kadar sert ama çabuk çatladığını görmemiştim.

“O” sensin,

Hayır. Ben olduğumu düşünmenin benim özelliklerimle(iyi) bir ilgisi yok. Kendi ihtiyacın olan şeylerin bende var olması tamamen. Bu nedenle “O” bende ki “SEN”.

Aslında güzel olan sensin

Ben derim ki önce içime bir gir, orada ki güzelliğimi göstereyim. Tohumlarını attığın humuslu yollarda gezdireyim…

Sıcak sıcak terlerken de soğuğum ama,

Güneşim sabah ayazında kalmış, ama toprağım hala seni ısıtacak kadar sıcak. Çünkü dilinden dilime çevrilen şeytan, ateşini içime salarken, ateşimi sinsice yağmur olup içine döker. Soğuk yağmurlarım da ısındığın zaman, tohumun dallanıp budaklanacak ve gökyüzüne sarılacak…

Hadi şimdi yeni bir tohum at..!

Köklerimiz birbirine karışsın ve goncası çatlamamış gökyüzünde beraber sarılalım,

Hadi şimdi yeni bir tohum at…!

A.Tamakan

NOT: Yazıyı yazdığım bu akşamın öğleninde, bu fotoğrafı çekmiştim.