Denizli / Pamukkale Travertenler

Evet Hierapolis de bir hayli yorulduk. Ancak buranın o muhteşem havası ve pamuk gibi bembeyaz ve masal diyarı görselliği tüm yorgunluğumuzu aldı.

Gerçekten hem büyük bir şaşkınlıkla hem de büyük bir keyif hissedeceğiniz nadir doğal güzelliğe sahip yerlerden biri.

Travertenler çeşitli kimyasal reaksiyonların çökelmesi sonucunda oluşuyormuş. Pamukkale bölgesinde travertenlerin olduğu alanda 17 adet sıcaklığı 35-100 dereceler arasında değişen sıcak su kaynağı bulunuyor. Bu termal su kaynağından çıktıktan sonra travertenlerin başına geliyor ve travertenlerin katlarında çökelmeye başlıyormuş. Termal su kaynağından çıkarken 35 derece olurken içerisinde bol miktarda Kalsiyum Hidrokarbonat bulunuyormuş. Kaynaktan çıktıktan sonra oksijen ile temas ettiğinde Karbondioksit ve Karbon Monoksit uçtuğu içinde geriye kalan Kalsiyum Karbonat kalıp çökelmeye başlıyormuş. Aslında ilk olarak jel halinde oluşup zaman içinde sertleşerek kaya formuna giriyormuş. Ama görünüşleri bir kayadan ziyade yumuşacık pamuk hissini veriyor. O beyazın için de ki mavi rengin dans eder gibi durması ise muhteşem. İnanılmaz güzel bunu hissetmek ve gerçekten mutlaka görülmesi gerrken yerlerden biri.

Ayrıca Travertenler görsel zenginliğin yanı sıra kalp rahatsızlıkları, romatizma, sindirim, solunum, dolaşım gibi bir çok hastalığa da iyi gelmekte. Biz de anne kız pantolonlarımızı şöyle bir sıvayıp, günün yorgunluğunu atmak için girdik. Ya nasıl güzel bir his. Çocuk gibi oturup, ellerimi de şıp şıp vurup bütün gün içinde kalmak istedim. 🙂

İki günlük olup kısa da gelse bana, biraz koşturmalı da olsa çok güzel ve çok keyifli bir gezi oldu benim için.

Travertenler gibi bembeyaz ve suları gibi sonsuz olsun mutluluklarınız…

A. Tamakan

Denizli / Hierapolis & Pamukkale

Hava biraz serin ama güneş pırıl pırıl ısıtıyor bugün bizi. İlk durağımız Hierapolis Antik kent oluyor.

M.Ö. 2.yüzyıl da Bergama kralı tarafından kurulmuş olan ve “Kutsal Kent” olarak bilinen Hierapolis Antik Kenti içinde çok fazla dini yapı bulunuyor. Bunun yanı sıra amfitiyatro ve St. Philippe Martyrion Kilisesi de ilgimi çeken ve bence kesinlikle görülmesi gereken yapılardan.

Hierapolis kentinde yapılan sur sistemine dahil olan Kuzey kapı İ.S IV. yüzyıl sonuna tarihlenmekte; Kuzey Kapı, Güney Kapı’ya simetrik olarak Bizans Dönemi’nde kentin anıtsal girişini oluşturuyor. Devşirme malzeme ile inşa edilen kapı, kare planlı iki kule ile desteklenmiştir. Kapıda taşıyıcı arkhitravın üzerinde yer alan zarif kemer, haç motifi ile bezeli. Diğer Hristiyan sembolleri de arkhitravın ön cephesini süslüyor. Girişin iki yanında, antik şehri kötü etkilerden korumak üzere, apotropeik olarak duran arslan, panter, gorgo başı ile bezeli dört adet konsol günümüze kadar korunmuş.

Güney kapısı ise, İ.S IV. yy’ da inşa edilmiş. Traverten blokların ve içinde mermerinde bulunduğu malzemeler ile yapılmış. Kuzeyde ki kapı da olduğu gibi burada da iki adet dörtgen planlı kuleye yaslanmış ve monolit arşitrav üzerinde yer alan hafifletme kemeri ile şekillendirilmiş.

Domitian Kapısı ise, M.S 82-83, yıllarımda yapıldığı söyleniyor.

Şehrin kuzey girişinde iyi korunmuş üç gözlü ve iki yanına yuvarlak kuleleri olan kapı, imparator Domitian’a ithaf edilmiş üzerine Latince ve Grekçe yazılmış bir yazıt var. Bu yazıttan sebeple de buna Domitian kapısı veya Roma Kapısı denmiş.

En önemli yapıtlardan ilki olan Apollon Tapınağı, Hierapolis’in en önemli tanrısına adanmış. Teraslar üzerinde ki kutsal alan, mermer merdiven ile birbirine bağlanmakta. Alttaki teras geniş bir alan üzeride mermerden sütunlarla çevrili. Podium’da işaret edilen tapınak olarak kullanılmış olan iç kısımdaki yapı daha sonra kehanet merkezi olarak kullanılmış. Büyük Apollon tapınağı ion düzeninde olup önceden merkez kutsal alan olarak kulanılan yapının temelleri görülmekte.

Diğer bir önemli ve ihtişamlı yapısı ise Antik Tiyatro. Bu tiyatro İmparator Septimius Severus zamanında İ.S III. yüzyılda, önceki evreyi (Flavius dönemi) içine alarak ve yok ederek inşa edilmiş.

Büyük yapı dört ada üzerine inşa edilmiş. Dik olan, iki kısma bölünmüş ve dikey olarak da dokuz cuneusa Summa cavea galerisi ile sekiz basamak yerleştirilmiş. Alt basamaklar orta kısmı, proedria için mermer bir exedra şeklinde düzenlenmiş, yüksek arkalıklı ve arslan ayaklı oturaklar ise kentin önemli kişileri için yapılmış. Sahne binası, logeion ve geniş bir sahne arkasına sahip ve skene ile bağlantılı. Skene fronsun üç düzeni mermer monolit sütunlar tarafından podium üzerine oturmakta ve burada Apollon ve Artemis’e adanmış, bezeli korniş bulunmakta. Yukardan bakılınca inanılmaz görünüyor.

İlginç bir efsaneye sahip olan Plutonium, Hierapolis Antik Kenti içerisinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Ploutonium Kutsal Alanı (Cehennem Kapısı) ve antik dünya da “ölüler ülkesine geçiş kapısı” olarak kabul edilen mağaranın girişi gün yüzüne çıkarılmış. Pagan inanışının hakim olduğu Antik Çağ’da Hierapolis, “Kutsal Kent” anlamına gelmekte. Bu isim ise, içinden termal suların ve kendisine yaklaşan canlıların ölümüne neden olan gazın (karbondioksit) çıktığı bir mağaranın mevcudiyetinden gelmekteymiş.Bu özelliklerinden dolayı mağara, Tanrı Plouton ve eşi Persophone’nin hüküm sürdüğü yeraltı dünyasının girişi olarak kabul edilmiş.

Her bir köşesinde tarih, tarih kalıntıları olan bu Antik Kentin gerçekten ilginç bir havası var. Bu tür hikayeleri dinleyince de ister istemez gözümü şöyle bir kapatıp canlandırıyorum. Ve her zaman kendi kendime söylediğim gibi, keşke o zamanlarda yaşamış olsamıydım acaba diye düşünüyorum… Efsanelerin, anektodların olduğu masalsı tarihi yerleri seviyorum ve buralarda ruhumun dinlendiğini hissediyorum…

A. Tamakan

Denizli / Buldan & Kaklık Mağarası

Anneciğim, Pamukkale’ ye gezi düzenlemişler ben gideceğim, sen de gelir misin diye sordu. Pamukkale? Aaa evet gelirim elbette, şu travertenleri öyle çok görmek istiyorum ki, kaçırır mıyım hiç dedim. Haftasonu olacağı içinde işle ilgili sıkıntım da olmayacaktı. Bir güzel koşa koşa gidip valizimi hazırlamaya başladım. 🙂

Bütün bir gece süren yolculuktan sonra sabah Denizli’ ye vardık. Odamıza girip eşyalarımızı bırakıp, biraz dinlendikten sonra gezimize ilk olarak Buldan’ dan başladık. Dokumacılık konusunda Türkiye’nin meşhur ilçelerinden biri olan Buldan’ın kendine has olan bezi de dünyaca ünlü bir dokuma türüymüş. Buldan’ın çarşısında yürüdüğünüzde, sağlı sollu tüm dükkanların tekstil üzerine olduğunu görüyorsunuz. Bunun yanı sıra dokuma tezgahlarında ki çalışma sesleri de kulağınıza gelmeye başlıyor burada. Bende büyük bir merakla hemen bir tanesine girdim. En ilgimi çeken ipek böceği kozalarının nasıl işlendiğiydi. Biraz üzüldüm evet ama yine de muazzam bir işçilik. Oradaki yetkili kişi de sağolsun bir bir göstererek anlattı nasıl yapıldığını ve gerçekten büyük emekler veriliyor ve neden bazı ufacıkparçaların bile bu kadar pahalı olduğunu anladım. Koca koca halı dokuma tezgahları ve onları büyük bir keyifle yapan tayzelerde çok güler yüzlü ve güzellerdi.

Buldan’ da Yayla (Süleymanlı) Gölü de ilçenin önemli doğal güzellikleri arasında. İlçe sınırları içinde Yenicekent Kasabası’nda ki Tripolis Antik Kenti ise tarihi kültürlerinden biri.

Yenice kaplıcaları, Gamera kaplıcası ve Kestane deresi de bu küçük şirin ilçenin diğer görülesi yerlerinden.

Bu küçük ilçeyi bir çırpıda gezip, buldan bezinden yapılmış bir kaç bir şey alıp, birer kahve molamızı verdikten sonra buranın en önemli tarihi yerlerinde biri olan Hierapolis Antik kent ve Pamukkale travertenlerini görmek üzere yola çıktık. Ancak, buraya girmeden önce Denizli’ye 30, Pamukkale’ye ise 45 kilometre mesafede bulunan Kaklık Mağarası’ na gittik.

Büyük Menderes nehrinin önemli bir kolu olan Çürüksu çayının, Kaklık kasabasının kuzey ve batısında oluşturduğu geniş alüvüyon ovanın kuzeyinde yer almakta. Mağaranın yakınında, sazlıklar arasında yer altından kaynayarak çıkan, serbest veya kanallar içinde akan sular, yöre halkınca “Kokarhamam Pınarı” olarak anılıyor. Faylar boyunca ilerleyen, yüzlerce metre derinlikten yüzeye çıkan kükürtlü ve yoğun karbonatlı bu jeotermal sular, antik Hierapolis’in kurulduğu zamanlardan beri cilt hastalıklarının tedavisinde ve tarla sulamasında kullanılıyormuş.

Ayrıca mağaranın yakınında ziyaretçilerin istifadesine sunulmak üzere yapılan yüzme havuzu, küçük amfi tiyatro, seyir alanları, kafelerde bir kahve molası verip dinlenebiliyorsunuz.

Kaklık Mağarasının doğrudan gün alan ve sürekli damlayan veya akan duvarlarında, sık bir yosun ve küçük yapraklı sarmaşık türü bitkiler gelişmiştir. Aydınlanmaya bağlı olarak gün içinde yeşilin değişik tonlarını alan bu bitkiler, mağaraya ayrı bir güzellik katmış. Burada oluşan doğal füzyonlara bayıldım. Kendimi o televizyonlarda izlediğimiz filmlerin içinde gibi hissettim.

Denizli, belki de sadece harita da yerini ve bir kaç genel özelliklerini bildiğim bir şehirdi benim için. Ancak gezilecek, görükecek, öğrenilecek yeterli bir tariha sahip bir şehir bence. Evet Pamukkale’ yi ve travertenleri biliyordum ama Buldan,Buldan bezi, kaplıcaları ve tarih yapıtları ile de gezilip görülesi bir şehiri de görmüş olmak çok keyifli.

Şimdi sıra geldi o resimlerde gördüğüm antik kent ve travertenleri görmeye…

A.Tamakan

İtalya / Milano

İtalya’nın ve Avrupa’nın en gelişmiş ve en zengin şehirlerinden biri olan, eğitim, moda ve sanat sektörünün başkenti Milano…

İtalya’da tüm o otantik ve masalsı şehirleri gördükten sonra, Milano’da bir durup ne oluyor dedim. Bütün insanların sokaklarda şık gezdiği, turistlerin daha azınlıkta olduğu modern şehir Milano.

Şehrin merkezinde dünyanın en büyük Gotik tarzdaki katedrali olan Duomo di Milano, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria Vittorio Emanuele ve dünyanın en büyük tiyatro binası La Scala bulunuyor.

Milano, İtalya’ da gördüğüm en heybetli ve muhteşem Duomo’ya sahip tek şehir. İnanılmaz güzel, oya gibi ince ince işlenmiş, alabildiğine büyük ve göz kamaştırıcı muhteşem bir yapı.

1386 yılında yapımına başlanmış ve beş yüz yıl süren katedral, Avrupa’nın en büyük dördüncü katedrali kabul edilmiş.

1762 yılında katedralin en tepesine yapılmış olan Madonnina heykeli en dikkat çekici kısmı olmakla birlikte, hiç bir binanın bu yüksekliği geçecek şekilde yapılmasına da izin verilmiyormuş.

Şansımıza da biz gittiğimizde klasik müzik konseri vardı. Zamandan yana sıkıntımız olmadıpı için, oğlumun ısrarla “konsere gidelim, lütfeen gidelim” ısrarlarına dayanamayıp konsere de hemen iki bilet alıp girdik. İyi ki de girmişiz çok güzel bir opera dinledik.

Duomo Meydanı’nda, katedralin hemen yanında bulunan camdan dev kubbeli ve dört kollu bu aydınlık ve devasa pasaj Galleria Vittorio Emanuele’ye girdiğinizde, Duomo’dan sonra Milano’nun görkemi ve ihtişamını bir kez daha hissediyorsunuz. Bu kubbenin hemen altımda İtalya’nın üç başkentinin mermerden armaları bulunuyor. Torino’nun armasındaki boğanın cinsel organına tek ayağın topuğuyla basıp çevresinde üç defa döndüğünzde o kişiye şans getireceğine inanılıyor. Ve sizlerin de tahmin ettiği üzere boğanın önü her daim kalabalık oluyor. Bir Roma da ki Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi) ve bir de burası gerçek anlamdaki kalabalığın adresi olmuş diyebilirim.

Galleria Vittorio Emanuele alışveriş merkezinden diğer tarafa geçtiğiniz Leonardo da Vinci Meydanı ve La Scala Tiyatrosu’nun olduğu yere çıkıyorsunuz. Meydanın tam ortasındaki Leonardo da Vinci heykeli de tüm ihtişamı ile sizi karşılıyor. Meydanın karşısındaki La Scala tiyatrosu da içerisinin muazzam güzelliği ve sahnelenen operaların ünü ile Avrupa’nın en ünlü opera binalarından birisi.

Santa Maria Della Grazie Kilisesi de diğer yapılar gibi muhteşem güzelliği ile kendini belli ediyor tabii ancak Leonardo da Vinci gibi dünyaca ünlü ustanın kendisinden sonra bıraktığı en büyük eseri de burayı görmek için ayrı bir merak ve heyecan yaratıyor.

Milano’nun semboli sayılan bu şahaser sanat eseri “Son Akşam Yemeği” isimli devasa freskini hayranlıkla inceledim.

Aslında kullandığı teknik fresk tekniğinin yanı sıra kendisinin ilk defa uyguladığı farklı ve kendisne özgün bir teknik olması. Fresk tekniğinin yeterince kalıcı olmayacağını düşünerek, daha kalıcı olacağına inandığı bu tekniği kullanmış ve haklımoldupu da açıkça görülüyor. Hristiyanlık inancına ve artık günümüzde bir çoğumuzun bildiği üzere bu fresk, İsa’nın çarmıha gerilmeden önce 12 havarisi ile yediği son akşam yemeğini tasvir ediyor.

Milano’nun en modern binaları Piazza Cavour, Via Turati, 30’dan fazla katı bulunan Piazza della Repubblica ve çevresinde yeni iş merkezleri kurulmakta olan 36 katlı Pirelli Gökdeleni’nin bulunduğu Piazza Duca d’Aosta’ da görebilirsiniz. Ayrıca tren istasyonunun yakını da ki Isola ve Garibaldi sokaklarımda ise birbirinden güzel graffitilerle karşılaşıyorsunuz.

Elbette ki dünyaca ünlü Inter Milan evi olan Giuseppe Meazza Stadyumu’ da şehirin biraz dışında kalıyor olsa da mutlaka gelmişken görülmesi gereken yerlerden biri. Hele ki bir se maç zamanına denk geldiyseniz ve zamandan sıkıntınız yoksa maç keyfini yerinde izlemekde başka bir heyecan.

Eğer ki zamandan yana sıkıntınız yok ise Milano’ya gelmişken bir buçuk saat uzaklıkta ki Como Gölü ve Lugano Gölü’ nü de görmenizi tavsiye ederim. Tek kelime ile huzurun adresi ve muhteşem… Como’nun en bilinen kasabalarından Varenna, Bellaggio ve Menagio’yu da gezerek keyfinize keyif katın.

Milano için anlatılacak o kadar çok şey var ki aslında ama bu yazı sonra uzadıkça uzar ki yeterince uzun oldu sanırım.

Kendinize yakıştırdığınız modanız, yüreğinize yakıştırdığınız sevgi Duomo’nun ihtişamı gibi olsun…

A.Tamakan

İtalya / Modena

1545 yılında Po Nehri ovasi ortasında kurulmuş olan, sanat başyapıtlarının kenti ve araba motorlarının başkenti Modena…

Şehir ismini, Ferrari markasının en önemli modellerinden biri olan “360 Modena” dan almış. Bir diğer dünyaca ünlü markalar olan Maserati, De Tomaso ve Pagani’nin üretimleri de bu şehirde yapılmakta.

Modena’nın Marenello kasabasında bir de Ferrari müzesi var. Buraya kadar gelmişken görmeden dönmek olmaz tabi. Eski yeni tüm modellerinin olduğu bu müze göz kamaştırıcı ve muhteşemdi…Evet, her birini gördüğünüzde “keşke bu benim olsa, aa yok yok bu olsun, bu da çok güzelmiş ama” diyerek hiç birini birbirinden ayırmadan beğeneceğeniz tek araba markası Ferari olsa gerek. Ama yine de benim favorim siyah. 🙂

Küçük ama içinde kocaman bir hayat ve kültür olan bir yer Modena.

Via Emilia’ da Modena’ nın en güzel kiliselerinden biri Chiesa di S. Agostino kilisesi, Piazze Grande ve Duomo en önemli yapıtları ve mutlaka görülmesi gerekn yerler.

1175’te kurulan İktisat, Hukuk ve Tıp bilimleri üzerinde de şehrin diğer önemli yapılarından biri de Modena üniversitesi oldukça ünlü yapılarından.

Şehir merkezinde bir de kocaman bir üzüm heykeli var. Çünkü Modena yemekleri ile ünlü olduğu kadar frizante şarabı ve aceto balsamico yani bizim deyişimizle balzamik sirkesi ile meşhur. Mutlaka her yemeklerinin üzerine bir kaç damla dahi olsa mutlaka balzamik koyuyorlar. Ve en iyi balzamik sirkesinin yirmi yıl hatta en iyisinin kırk yıl bekletilerek ve gerçekten büyük zahmetlerle yapıldığını öğrendik.

Mercato Albinelli, bizdeki meyve sebze hallini andıran, üzeri kapalı, meyve, sebze, peynir, şarküteri ürünleri ve makarna gibi ürünlerinin de bulunduğu bir pazar.

Ayrıca dünyaca ünlü Pavarotti de burada doğmuştur ve kendisinin ismi verilmiş olan Via Emilia da bulunan Bar Pavarotti de mutlaka bir kahve içmenizi öneririm.

Evet kendi küçük ama tarihi büyük olan bu şehirinde sokakları, insanları sıcacık. O tarihi Arnavut kaldırımlı sokakları ve Ferari müzesi hala gözümün önünde…

İtalya, her bir şehri, kasabası, sokağı ve tarihi ile adım adım, köşe bucak görülesi ve keyifle gezilesi muazzam bir ülkesin sen…

A. Tamakan

Arnavutluk / İşkodra

İnanılmaz otantik ve de romantik bir caddeye sahip olan İşkodra’ ya bayıldım.

Arnavutluk’un en kuzeyinde olan şehir çevresine kurulu olduğu İşkodra gölü Karadağ ile sınır olmakta. Tarihsel olarak da İşkodra Müslüman Arnavut nüfusu ile Karadağlı Ortodoks nüfusu arasında bir sınır bölgesi. İşkodra şehri Müslümanlar, Ortodokslar ve Katoliklerin yaşam alanlarının kesiştiği bir nokta.

Sheshi Demokracia yani Demokrasi Meydanı şehrin merkezi ve bu bahsettiğim o muhteşem sokağa açılan meydanı. Bu meydandan restauranların, kafelerin bulunduğu ve arabaların girmediği, sadece yayalara açık olan o muhteşemm cadde Kolë Idromeno Caddesi’ ne çıkıyorsunuz. Şu anda ismini hatırlayamadım ama sokağın sonuna doğru sağ tarafta bılunan Rock kafe çok güzel ve kesinlikle bir iki bir şey içmek için gitmenizi tavsiye ederim.

Bunun yanı sıra İşkodra’ da Ebu Bekir Camii (18. yüzyılda yapılan Buşatlı Mehmet Paşa tarafından yapılan bu camii, 1995 yılında da restore edilmiş.) , İşkodra Gölü, İşkodra müzesi ve Rozafa Kalesi de keyifle gezebileceğiniz yerler.

Rozafa Kalesi, Sheshi Demokracia meydanından yaklaşık 4 kilometre uzaklıkta olan 130 metre yüksekliğindeki bu kale M.Ö. 350 yılında İliryalılar tarafından yaptırılmış. Dört ayrı avlu dan oluşan, içerisinde çok fazla görülecek bir şey olmasa da manzarası için kesinlikle tavsiye ederim.

Sokaklar da arabadan çok genci yaşlışı büyük bir çoğunluğun bisiklet kullandığı insanlar görüyorsunuz.

Akşam da Tradita Restorant da yemeğinizi yiyebilir hatta benim gibi otantik seviyorsanız burada bir gece konaklayabilirsiz. Muhteşem bir otel ve dediğim gibi restaurant da ki yemeklerde inanılmaz güzel.

Bu ferah, geniş ve otantik sokağıyla güzel şehir İşkodra’ya da tekrar gelmek üzere veda ediyoruz…

A.Tamakan

Yunanistan / Dedeağaç(Alexandropoli)

Uzun sahilleri, temiz masmavi denizi, akşama doğru hareketlenen sokak&caddeleri ve eğlenmeyi seven insanlarıyla Dedeağaç, eğlenceninin merkezi diyebilirim.

Şehrin denize paralel olan caddesi akşamları trafiğe kapatılıyor. Yol boyunca bulunan kafe, restoranları ve tavernalar yaz dönemlerinde oldukça keyifli. Daha önce de belirttiğim gibi Yunan halkı haftaiçi olduğu kadar haftasonu gecenin geç saatlerine kadar eğlenmeyi seviyorlar.

Şehrin en önemli ve meşhur caddesi Dimokratias yani Demokrasi caddesidir. Cadde üzerinde birçok restauran, cafe ve alışveriş dükkânları var. Bu cadde üzerinde, tren istasyonuna yakınında Selahattin Camisi olarak da bilinen Dedeağaç Camisin bulunuyor. Osmanlı’dan kalan bu tek cami halen ibadete açık. Caminin bahçesinde bir de Türk azınlık okulu var.

Kentin sembolü haline gelen Deniz Feneri, Sultan II. Abdulhamit Dönemi’nde 1880 yılında yaptırılmış.

Ayrıca bir gün içesinde gezebileceğiniz bu güzel şehirde Ermeni Ortodoks Kilisesi, Dedeağaç Tarihi Müzesi ve Dadia Ormanlarını da gezebilirsiniz. Makri Köyü’ ne de muhakkak uğrayıp bu muhteşem yeri mutlaka ziyaret ediniz.

Buraya gelmişken şöyle güzel deniz ürünleri yiyip, rakımızı nezih bir ortamda içmek istiyoruz derseniz St. George’s Taverna (Ay Yorgi) da mutlaka yemek yemenizi tavsiye ederim. Kalamar ve ahtıpot kuzartma muhteşem. Hee birde şi diye kadar içtiğim en güzel Frappe Yunanistan da ve özellikle Dedeağaç’ta yapıyorlar. Hangi kafe de içti isem hepsi birbirinden lezzetliydi. Yazın öğlen sıcağında inanılmaz güzel geliyor.

Burası da inanılmaz keyifli ve eğlenceli bir şehir. Ben biraz Göcek’e benzettim burasını. Seneler evvel gittiğim o nezih, temiz ve güzel Gözekk’in yat limanını anımsatıyor.

Yolunuz bu taraflara düşerse mutlaka bir günde olsa Dedeağaç’a uğrayın derim. 🙂

Denizin mavliği gibi sonsuz olsun sevdalarınız…

A. Tamakan

Yunanistan / Kavala

Anneciğimin memleketi ve asla vazgeçemediği kurabiyeleri ile meşhur Kavala…

Burasıda aynı Ohrid gibi, harika bir kasaba. O sokakları, evleri, yolları, manzarası muhteşemdi. Sokak sokak gezdik, şehrin tamamının görüldüğü tepeye çıktık ve burada bir kahve molası vererek manzaranın tadını çıkardık. Burası da küçük ama ayrı bir güzellikte. Sahilde denize sıfır oturup keyifle kahvelerimizi yudumlayabilmek çok güzeldi.

Ananemin ve dedemin doğduğu evi bulabilmek için bir hayli yürüdük. 🙂 Bir evde bulduk ama burası mı, değil midir tam olarak emin olamadık. Ama yıllar sonra köklerimizin doğduğu bu toprakların havasını solumak bile muhteşem. 🙂 Ben bu Arnavut kaldırımlarına gerçekten aşığım. Bana çocukluğumu ve en güzel yıllarımı hatırlatıyor.

Kavala Kalesi, kemerin altından ilerleyerek kale duvarlarının içine doğru “Castle” tabelalarını izleyerek yukarıya doğru devam edebilirsiniz. En tepede kale duvarları bulunmakla beraber yukarıya doğru çıkan sokaklarsa inanılmaz keyifli.

15. Yüzyılda savunma amaçlı inşa edilen Kavala Kalesi’nden şehir manzarasını keyifle izleyebilirsiniz.

İmaret,günümüzde otel olarak hizmet veren İmaret, önemli Osmanlı yapılarından biri. Burası da Mehmet Ali Paşa tarafından din eğitimleri vermek üzere inşa edilmiş ve aynı zamanda aşevi ve okul olarak kullanılan bir yapı. Bu imaret in bulunduğu sokak ve bu sokaktaki o masalsı evler Kavala’da en çok beğendiğim yerdi.

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1769’da bu şehirde doğmuştur ve hala evi bir müze olarak korunmaktadır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı döneminde Mısır Valisi olarak bilinen, Osmanlı‘ya karşı çıkıp kendi hanedanlığını kurmuş olan ve günümüzde hala Kavalılar için önem taşıyan bir lider. Bu müze ile birlikte Tütün Müzesi, Bizans Kalesi, Aziz Nikola Kilisesini, Halil Bey Camini de gezebilirsiniz.

Tüm tatil boyunca gece gündüz durmaksızın bizimle yürüyen minicik kuzum, canım oğlum bir kere yoruldum demedi, mızmızlanmadı…Annemi ve ailemi çok seviyorum, her zaman yanımızda olduğunuz için hepinize teşekkür ederim.Hepinizi çok ama çok seviyorum… İyi ki varsınız ve iyi ki yanımdasınız…

A.Tamakan

Yunanistan / Selanik

Arnavutluk nasıl ki ata topraklarımsa, Selanik’te ana topraklarım… 🙂

Elbette ki yıllardır görmek istediğim ülkeye, görmek istediğim şehire büyük bir heyecan ve keyifle geldim. Hem annemin şehiri olduğundan hemde atamızın evinin burası olduğundan inanılmaz keyifli ve gururluyum.

Evet burası diğer Balkan şehirleri gibi kasaba havasından uzak, bildiğiniz büyük bir şehir edasında ancak her yer cıvıl cıvıl, her yerde müzik sesleri ve bütün kafeleri dolu çok güzel bir şehir. Bir çoğunun turist olmadığından yola çıkarak diyebilirim ki yemeye, içmeye, eğlenmeye pek düşkün bir millet. Gece gündüz vur patlasın çal oynasın kıvamında bir şehir. Böyle olumca da pek şaşırmamak gerek, Yunanistan ekonomisinin neden bu denli kötüye doğru gittiğini. Biraz tembeller zannımca.

Önemli turistik ziyaret yerleri ise Beyaz Kule, Galerius Kemeri Arkeoloji Müzesi ve Ata’mızın doğduğu ev.

Beyaz Kule; Günümüzde tarihî bir kule ve müze olarak, şehrin deniz kıyısında yer alarak şehrin en büyük sembolü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılmış olan,

Balkan Savaşları sonucunda Yunanların eline geçen bu kule beyaza boyanmış fakat zamanla eski rengini geri almış. O günden sonra “Beyaz Kule“ olarak adlandırılan bu kule Selanik’in en çok ziyaret edilen turistik yerlerinden biri.

Galerius Kemeri; Selanik’in en çok bilinen ve buluşma noktası olarak kullanılam olan bu kemer, M.S. 3. yüzyılın sonunda, Selanik’i bu bölgenin başkenti yapan Sezar Galerious’u onurlandırmak için yapılmış. Duvarlarında hala günümüze kadar gelmeyi başarmış mermer oyma yazıtlar var. Bunların çoğu Galerious’un Perslere karşı kazandığı zaferleri anlatmakta. Burada da bir kaç fotoğraf çekerek Ata’mızın evine doğru yola çıktık.

Büyük bir heyecanla Atatürk’ün evine geldik. Ancak ne büyük bir şansızlık ki tadilat dolayısıyla kapalıydı. 🙁 Bütün hevesim, neşem kursağımda kaldı evet. En azından bahçesini görelim istedim ve kapıdaki görevliye bin bir dert yanarak, bahçesine girebilmeyi başardık. Evin bahçesindeki Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi tarafından dikildiği rivayet olan tarihi nar ağacı, tarihi ve kültürel değeri nedeniyle müzenin en çok ilgi çeken yeri. Elbette ki o ağacın altında oturup, oğluma tekrar Atatürk’ü anlattım. Evet ikimizde çok buruktuk, evi gezemediğimiz için. Ancak söz verdim oğluma, tekrar geleceğiz ve Ata’mızın doğduğu bu evi göreceğiz.

Ayrıca buraya geldiğimde öğrendim ki; Selanik Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim 1933’te yaptığı özel bir toplantıda, Cumhuriyetin 10. Yılı sebebiyle, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına bir hatıra plakası takılması ve evin hali hazırdaki sahiplerinden satın alınarak, Mustafa Kemal Paşa’ya hediye edilmesini kararlaştırmış ve plaka çakılması töreni Kasım 1933’te gerçekleşmiş. Sonrasında da restorasyon yapılarak bugün ki halini almış.

Burası da çok güzel, çok keyifli ve harika bir yer…Çok sevdim, çok keyif aldım. Akşam da sahilde vur patlasın çal oynasınlı bir yerde yemeğiizi yedik, uzolarımızı da içtik ve Selanik’e telrar gelmek üzere söz vererek veda ettik…

A. Tamakan

Makedonya / Bitola

Ohrid’den ayrılarak Bitola’ya doğru yola çıktık. İnanılmaz bir heyecan ve mutlulukla gidiyorum.

Neden mi? Çünkü, Mustafa Kemal Paşa’mızın yetiştiği ve şimdi müze olarak kullanılan Manastır Askerî İdadisi’ ni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Öncelikle şu meşhur Shirok Caddesini gezerek başlıyorum.

Rengarenk tarihi binaları, kafeleri, barları,restoranları, kiliseleri ve camileri ile bu şehirde çok güzel. Ohrid’ye göre daha soğuk ama burası da cıvıl cıvıl bir şehir. Şirok sokağı o kadar büyük olmasa da bizim Taksim İstiklal caddesini andırıyor. Atatürk’ e aşık olan Eleni’nin oturduğu ev de bu cadde üzerinde bulunuyor. Bu rengarek binaların arasında, yemeğinizi yiyebilir, kahvelerinizi içerken bu soğuk havada bu şirin sokakla içinizi ısıtabilirsiniz. 🙂

Buradan da Büyük İskender’in babası Philip II’nin at üzerinde ki heykelinin, saat kulesinin ve Yeni Cami (Haydar Kadı Cami) ile Isak Bey Cami’nin bulunduğu Manolya Meydanına geliyoruz.

Yeni Cami adını aldığı üzere 1558 yılında Kadi Mahmud Efendi tarafından yaptırılmış. Isak Bey Cami de 1508 yılında Isak Celebi Ibni Asa tarafından yaptırılmış.

17. yüzyılda yapılan, otuz metre yüksekliğinde olan Manastır Saat Kulesi ise, Osmanlı İmparatorluğu idaresi altında olduğu dönemde inşa edilmiş ve 19. yüzyılda yenilenerek bugünki görünümünü almış. Kule’nin üstüne dikilen haç ise yıllarca tartışma konusu olmuş.

Church St. Dimitri Kilisesi ise 1830 yılında yapılmış en önemli kiliselerden biri. Kilisenin içi muhteşem el işçiliği işlemelerle dolu ve mutlaka görülmesi gereken yapılardan bir diğeri.

Kilisemizi de gezdikten sonra büyük bir heyecan ve merakla Manastır Askeri İdadisi’ne geliyoruz. Atatürk, 1896-1898 yıllarında burada eğitimini almış ve eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Harp Okulu’nda eğitimine devam etmiş. Makedonya’nın tarihi, ülkenin coğrafik değerleri ve de kültürel eserleri sergilenen bu müzenin ikinci katında Atatürk için ayrılan bölümde Mustafa Kemal Paşa’mızın resimleri giydiği kıyafetleri sergileniyor. İşte Ata’mıza aşık olan Eleni’nin mektubu da burada. Ayrıca gelenlerin yazması için bir anı defteri konulmuş. Hali hazırda coşan duygu ve göz yaşlarımla bende hemen bir şeyler yazıyorum elbet. Her bir resmin ve eşyanın tek tek fotoğrafını çekerek ve büyük bir gururla müze gezimizi de tamamlıyoruz.

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. M.Kemal Atatürk”

A. Tamakan