Makedonya / Ohrid

Nasıl güzel bir yer burası, nasıl güzel bir şehir… Bu evlerin yapısı , Arnavut taşları ile döşenmiş o daracık ama muntazam sokakları, restauranları, kafeleri, çiçekleri… Bayıldım bayıldım buraya. O birbirinden güzel tüm evlerinin hepsini gezmek görmek istedim. O daracık ama insanın gönlüne kocaman huzur veren sokaklarında, küçücük bir çocuk gibi oradan oraya koşmak istedim… Küçük ama muhteşem bir yer Ohrid.

Kiril Alfabesi’nin doğduğu yer olan Ohrid, Avrupa’nın en derin ve en eski krater gölüyle Balkanlar’da keyifle gezebileceğiniz en güzel şehirlerden biri. Ohrid’e geldiğinizde ise, komşu şehirler olan Struga ve Bitola’yı da mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

6000 yıllık bir yerleşim tarihine sahip olan Ohrid, yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış. Bu nedenle de şehirin yapılanmasında Osmanlı etkilerini görmek mümkün ve evlerin büyük bir çoğu Osmanlı’dan kalma. Hatta evleri ile meşhur olan bu şehrin sokak lambaları bile ev şeklinde yapılmış.

Ohird bir gün içerisinde gezip görebileceğiniz küçük bir yer. Öncelikle şehri tepeden gören ve bir Orta Çağ kalesi olan Çar Samuel Kalesi’ni mutlaka görmelisiniz. Küçük bir yarımadanın deniz seviyesinden yaklaşık 700 metre yukarıdaki tepesine kurulduğu için bir tarafı şehri görürken diğer üç tarafı muhteşem deniz manzarasına sahip.

1400’lü yıllardan kaldığı tahmın edilen, Aziz Yuhanna Kilisesi (Sveti Jovan Kaneo) de Ohrid’de Çar Samuel Kalesi ile birlikte en görülesi yerlerden biri. Göle hakim konumu ve muhteşem manzarasıyla gerçekten etkileyici bir kilise.

Avrupa’nın en eski en derin krater gölü olma özelliği taşıyan bu göl ayrıca dünyanın en temiz gölü. Bu gölün iki üç yılda bir kendini temizlediği söyleniyor. Ve burada eğer mevsiminde gittiyseniz mutlaka göle girmenizi tavsiye ederim.

Kaneo Beach ve Cuba Libre Plajı göle girmek için en iyi plajlar. Ancak gölün kıyısında bulunan otel ve pansiyonlardan birisinde kalıyorsanız, buradan da göle girmeniz mümkün. Sofistike bir havası olan Cuba Libre Plaj, gündüz beach olarak hizmet verirken gecede bar olarak Ohrid eğlence dünyasının başında geliyor.

Ayrıca mutlaka teknelerle göl turu yapmalısınız. O muhteşem evleri, dağları, yeşilliği ve gölün muhteşem renklerini mutlaka bu tur ile de görmelisiniz. Yeşilin bin bir tonunun verdiği huzur anlatılamayacak kadar büyüleyici.

Ohrid’ de hemen gölün kenarı da olan ve muhteşem balık ürünleri yapan Noa Restaurant’da geleneksel canlı müzikler eşliğinde yemeğinizi yiyerek hem bu keyifli müziklerin hem de bu muhteşem gölün tadını çıkarabilirsiniz.

Yemekleri yedik, bir iki kadeh bir şeyler de içtik ve hala enerjimiz var diyorsanız, buradan da şehir merkezinde ki ya da sahildeki, o gündüz plaj olarak bahsettiğim Cuba Libre Beach kulüpte geceye devam edebilirsiniz. Ohrid’nin bu en meşhur gece kulüpleride ayrıca ücretsiz.

Ayrıca bu balkan ülkelerinin özellikle de bu Arnavutların ayrı bir Küba sevdası var onu da hala çözebilmiş değilim. 🙂

Ohrid’in incisi meşhur olduğundan aklınızda hediye almak gibi bir düşünce varsa yada en azından kendinize Ohrid’nin bu meşhur incilerinden alabilirsiniz.

Ohrid keşfinizi ve gezinizi keyifle bitirdikten sonra, planımızda yoktu ancak hala vaktimiz var derseniz ve buralara kadar gelmişken, araba ile yaklaşık 5-10 dakika uzaklıkta yer alan sınır komşusu, güzel mi güzel vatanım Arnavutluk’ a da şötlembir uğrayalım derseniz memnuniyetle bekleriz… 🙂

Muratlarınız Ohird’nin yeşilliği gibi, huzurunuz gökyüzünün maviliği gibi daim olsun…

A. Tamakan

İnsan manzaraları…

Yine bir gün yürüyorum. Ama bu sefer Tiran değil İşkodra sokaklarında. Yine kış aylarından biri ama yine şansıma güneş gülümsemiş bugün bana. İşkodra çok güzel bir şehir, hele o meydandaki, insanların yürüyüş yaptığı, kafe ve barlarla dolu olan cadde çok keyifli. İtalya da ki Toscana bölgesinde ki sokakları hatırlattı bana.

Tiran’ a ilk geldiğimde de çok ilgimi çekmişti ve çok şaşırmıştım. Sokaklarda, hemen hemen her köşe başında bir kaç amca toplanıp domino oynuyorlar. Bana da domino oynamayı lisede iken rahmetli Tülin halacığım öğretmişti. O günden beri de çok severim. Her defasında fotoğraflarını çekmek istemiş ama çekinmiştim. O zamanlar dilede çok hakim olamayışımdan, neyi nasıl söyleyeceğimi bilmemdiğimden çekememiştim.

Bugün bir turist edasına bürünüp ” pardon bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. Bir kaç amca bir şeyler söyledi ancak onlarda anlamadığımı görerek ” hayde hayde” dediler. Sanırım çekebilirdim. Gülümseyerek teşekkür ettim ve fotoğrafı çektim. Ama amcalar hiç durumlarını bozmadan oyunlarına devam ettiler, gazetesini okuyan amca hariç. 🙂

Ve… gördüm ki mutlu olmak ve hayattan keyif almak için çok şeye sahip olmak gerekmiyor belki de…

A.Tamakan

Aralık 2015

Arnavutluk / Korça

” O Korçare, o hiç fare…” diyor Arnavutlar. Anlamı ise evleneceğin kız ya Korça’lı olsun yada hiç olmasın. 🙂

Ata topraklarım olan Korça’ya çok büyük bir heyecanla ve merakla gittim. Evet Arnavutluğa ilk geldiğim zamanlarda bir çok kişi anlatmıştı; çok güzel, temiz ve kültür şehri diye ama görmek bambaşka benim için, ne de olsa dedelerim burada doğmuşlardı. 🙂

Şehre ilk girdiğim an tüylerimin diken diken olduğunu hissettim sadece.

O daracık, Arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş ve belli bir intizam içinde iki katlı evlerle inşa edilmiş sokakları muhteşemdi. Evet koca bir şehir tamamen kasaba havasındaydı. Şimdi anladım Tiran da boşuna söylememişlerdi, Arnavutluğun Paris’ i diye Korça için. Mis gibi, tertemiz, bazı binaları eski ama temiz, insanları elit, güler yüzlü, misafirperver.

Korça (Görice), Arnavutlukta müslüman bir şe­hir merkezi oluşturmak amacıyla Osman­lılar tarafından kurulmuş ve 1486’da Görice’nin 7 km. kuzeyindeki Boboştit-sa köyü de bu bölgede ki önemi nedeniyle de II. Bayezid tarafından İlyas Bey’e mülk olarak verilmiş. İlyas Bey burada 901’de (1495-96) hâlâ mevcut olan âbide­vî kubbeli bir cami yaptırmış. İlyas Bey Cami olarak adlandırılan bu cami 1992’de Arnavutluk’ta komünist dikta­törlüğün yıkılmasından sonra yeniden oluşan müslüman cemaatin ibadethanesi olarak yaptırılmış. İlyas Bey burada bir de hamam yaptırmış. Arnavutluğun en büyük Arnavut asıllı Osmanlı yazarı

Şemseddin Sa­mi de Kâmûsü’î-a’lâm adlı eserinde cami, medrese, imaret ve İlyas Bey’ in II. Murad’ın kızı Hundi Hatun’la evlendiğini ve İstan­bul’da Mîrâhur Camii’ni yaptırdığından bahsetmiştir.

Şemseddin Sami, ki uzun uzun anlatılması gerekilen bu yazar ilk Türkçe sözlük Kamus-ı Turki’nin ve ilk Türkçe roman Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın yazarıdır. Aslen Arnavut olduğu ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kimse getçekten azdır. Söylediğim gibi Şemseddin Sami’yi uzun uzun anlatmak gerekir.

Bir diğer tarihi ve kültürel yapı ise, XIX. yüzyılın ilk yıllarında kurulan Turan Bek­taşî Türbesi ve 1293 (1876) tarihli başka bir türbe ayakta kalan İslâmî yapılardan­dır. Bektaşîler 1992’den sonra tekrar dinî inançlarını yaşamaya başlamışlar. Son zamanlarda (1996) Arnavutluk’taki Bektaşîliğin İslâm’dan ayrı müstakil bir dinî cereyan olarak ilân edilmiş. Şehrin güneydoğusundaki gör­kemli Melçan Bektaşî Tekkesi komünistlerce tahrip edilmiş ve henüz yeniden in­şası gerçekleşmemiş. Ancak bu türbe hala ziyarete açık bulunuyor.

Korça, Arnavutluk’un en önemli kültürel merkezlerinden biridir. 1887 yılında arnavut dilinde ilk okul Korça da açılmış. O dönemde Korça, kız okuluna sahip olan tek şehirmiş. Bu nedenle de hala kültürün merkezi olarak adlandırılıyor. İlk arnavut okulunun bulunduğu bu bina mimari açıdan büyük öneme sahiptir.

Kasaba havasında olan bu şirin, tertemiz, neredeyse tamamı Arnavut kaldırımlarıyla bezenmiş bu muhteşem şehirde ki diğer önemli tarihi yapılarda birbirinden güzel. Osmanlı döneminden kalan Korça Eski Çarşını, 29 metre uzunluğunda ki saat kulesini, Arnavutluk’un önemli markalarından Birra Korça’nın tarihi fabrikasını, Shen Gjergji Meydanını, Rinia Parkını, Arkeoloji müzesi, Ngjallja Kilisesini (ki çok ihtişamlı duruyor) de bire bir görmek gezmek inanılmaz keyifliydi.

Korça, ata topraklarım, dedelerimin yaşadığı sokaklarda soluduğu havayı solumak bile muhteşemdi…!!! Seneler seneler sonra, İstanbul’da yaşayan ikinci kuşak Arnavut olarak tekrar ata topraklarına dönmek, Korça’ da olmak…

A. Tamakan

İspanya / Palma de Mallorca

İnanılmaz bir eğlence kültürüne, leziz yemeklere, muhteşem plajlara, küçücük şirin köylere, mis gibi portakal ve mandalina ağaçlarına sahip olan bu ada Balear Adalarının en büyüğü. Endülüs kültürünü yansıtan bu adada Mağribiler çeşmeler, avlulu evler ve saraylar yapmış. Dünya jet sosyetesinin göz bebeği olan Mallorca mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Akdeniz’ deki Balear takım adalarının en büyüğü olan Mallorca, 2600 seneden bu yana var olan bir ada olarak biliniyor. Arap-Endülüs mimarisine ait çok sayıda eser bulunuyor. Özellikle gotik tarzında yapılmış olan La Seu Katedrali camiden çevrilmiş bir yapı ve en önemli ayrıntı ise katedralin yönünün kıbleye dönük olması.

İspanya ve bu adaların geleneksel yemeği olan; pirinç , safran ve özellikle deniz mahsülleri ile hazırlanan ” paella ” daha önce de bahsettiğim gibi burada da muhteşem yapılıyor.

Palma’nın incisi kanul edilen Palma Katedrali, Aragon kralı I. Jaime tarafımdan yapılmış. Kral, Mallorca’ya giderken fırtınaya yakalanmış ve buradan sağ kurtulursa bir kilise yaptırmaya söz vermiş ve kurtulunca da burayı yaptırmış. Burası da daha sonra ki yıllarda Gaudi tarafından onarılmış. Katedralin hemen karşısında ise Palma’nın ikinci incisi sayılan Almudaina Sarayıdır. Burası da sonradan Katalan ve İspanyol krallarının kullandığı bir saray haline gelmiş .

Palma de Mallorca da zengin bir tarihe ve kültüre sahip şirin, görülesi, gezilesi bir ada. Ve bahsettiğim yerler dışında da görülesi çok yer var. Bir gün yolunuz bu taraflara düşerse, mutlak;

Passeig des Born (İspanya’nın meşhur caddesi)

Bellver Kalesi (Castell de Bellver) :

İspanya’nın en güzel kalelerinden biri olan Bellver Kalesi, yüksek bir tepenin üzerine 14. yy’da inşa edilmiş. Buradan muhteşem Palma ve Palma körfezi manzarası seyretmekte inanılmaz keyifli)

Palma Eski Şehir (Eski kiliseleri, tarihi evleri ve sarayları burada keyifle gezebilirsiniz.)

Mallorca Katedrali (Endülüsler zamanında burada cami varmış ancak daha sonra yıkılarak yerine Gotik tarzında olan bu katedral yapılmış. Şehrin en dikkat çekici binalarından olan katedral muhteşem güzellikte. Özellikle gece ışıklandırması ile limana inanılmaz bir güzellik katıyor.)

Almudania Sarayı (Katedralin hemen yanındaki saray resmi törenlerde kullanılıyor.)

Liman Bölgesi (Palma de Mallorca’nun en canlı yerlerinden Liman bölgesinde bir çok restaurant ve club bulunuyor. Gece hayatından hoşlanıyorsanız buraya mutlaka gelin)

Plaça Major / Plaza Mayor

(Palma’nın alışveriş trafiğe kapalı alışveriş caddelerini de içinde barındıran bölge)

Placa d’Espanya / Plaza de Espana

Pueblo Espanol

Boğa Güreşleri Arenası

görmenizi tavsiye ederim. İspanya’da tıpkı İtalya gibi muhteşem yapılara ve çok zengin bir kültüre sahip. Kalbimin bir yarısını da burada bırakarak yeni yerler görme heyecanı ile yolumuza devam ediyoruz…

A. Tamakan

IMG_2437IMG_1752IMG_2410

İspanya / Barselona

İspanya’nın Madrit’ten sonra en büyük şehri olan Barselona, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olmakla beraber, ünlü sanatçı Gaudi de şehrin kimliği haline gelmiş. Dünya da eşi benzeri olmayan yapıları burada görmek mümkün. Özellikle de Gaudi’nin mimarisini yaptığı Sagrada Familia tüm ihtişamı ile adeta göz kamaştırıyor.

Yapımına 1882 yılında başlanınlan bu muhteşem eserin inşasına 1883 yılından sonra Gaudi devam etmiş. Gaudi, 43 sene boyunca gecesini gündüzüne katarak bu eser için çalışmış. 1926 yılımda geçirdiği bir kaza ile yaşama veda eden Gaudi den sonra bu eser yıllarca yarım kalmış. Biz geldiğimizde de hala yapımı devam ediyordu.

Kilisenin dışında  bulunan ihtişamlı dört kuleyi Gaudi, yeryüzü ve cennet arasındaki bağlantı diye adlandırmış.  Gerçekten oya gibi ince ince işlenmiş, milim milim her bir köşesinde betimlemelerle anlam katılarak yapılmış bu eser muhteşem. Gözlerinizi alamıyor ve defalarca kez bakarak burada da şu varmış, şuradaki ne anlam ifade ediyor acaba demekten kendinizi alamıyorsunuz. Barselona’yı Barcelona yapan bir eser bu bence.

Buradan sonra Park Güell görülmesi gereken ikinci bir yer. Sanki şekerden yapılmış, rengarenk tam bir masal diyarı gibi. O renkler, o mozaikler bin bir çeşitli işlemeleriyle muhteşem. Yine Gaudi tarafından yapılan bu eserin tamamlanması 14 yıl sürmüş. Bu muhteşem masal diyarının en önemli simgesi de ortasında bulunan kertenkele heykeli. Bu parkın içinde Gaudi müzesi var. Bu müzede Gaudi’ nin yaşarken tasarladığı mobilyalar bulunuyor.

Şehrin meydanında yer alan arena, Katalanlar ve turistler için ilgi çekici bir yer ve Flamenko dansının izlenebileceği çok sayıda da gece klüpleri bulunuyor burada.

Kentte büyük önem taşıyan müzeler arasında romanesk ve gotik ressamların yapıtlarını barındıran Katalonya Güzel Sanatlar Müzesi, 12-18. yüzyıl heykellerinin sergilendiği Federico Marés Müzesi ve gençliğinde dokuz yıl burada yaşamış olan Pablo Picasso’nun pek çok yapıtının bulunduğu Picasso Müzesi, Deniz Müzesi de bence görülmesi gereken yerler. Özellikle deniz müzesi en çok ziyaret edilen yerlerden biri. Senem aklıma sen geldin hep. 🙂

Ünlü ressam Picasso da 1895-1900 yıllarında Barselona’da yaşamış. Bir dönem buradan ayrılmış ancak tekrar 1901 yılında Barselona’ya geri dönmüş. Picasso kaldığı süre boyunca da “Mavi Dönemim” dediği ürünlerini burada yaratmış. Museo Picasso (Picasso Müzesi), 1981 yılında eşinin de Picasso’nun yaptığı seramik çalışmalarını bağışlamasıyla bugünkü halini almış. Ünlü ressamın 2.500’den fazla eserini bu şehirde özellikle de Museo Picasso’da görebilirsiniz.

İnanaılmaz hayranı olduğum, eserlerinde kendimden bir şeyler bulduğuma inandığım Salvador Dali Müzesi’ nin de burada olması benim için çok büyük bir şanstı. Barselona’dan iki saat uzaklıkta ama gerçekten görülmeye değer. Dali eserleri aklımı başımdan aldı evet ama müzenin yapısı da muazzam güzellikteydi. Gerçekten herkesin görmesini çok isterim.

Barselona’yı gez gez bitmez. O kadar çok meydanlar, ünlü sokaklar, sanat müzeleri, askeri müzeler, kiliseler, parklar, bahçeler var ki anlat anlat bitmez.

Bu bahsettiklerim dışında da bence mutlaka görülmesi gereken çok yer var. Ben ancak bu kadarını not alabildim.

Casa Mila (Bir diğer Gaudi eseri.)

Barselona Katedrali

Plaça de Catalunya (Barselona gezilecek yerler listesindeki en ünlü meydanlardan biri ve burası da çeşmeleri ve heykelleri ile ünlü.)

Picasso Müzesi (Pablo Picasso’dan değerli eserlerin sergilendiği bir müzedir. Müzede 3500′den fazla Picasso eseri sergileniyor.)

La Boqueria (Barselona’daki en ünlü pazar yeri)

Nou Camp Stadyumu (F.C Barcelona Futbol Takımı’nın stadyumudur.

Torre Agbar (Avinguda Diagonal ve Carrer Badajoz arasında  bulunan 38 katlı bir gökdelendir.)

Kristof Kolomb Heykeli (60 metre olan heykel Kristof Kolombus’un Amerika’ya ilk seferi şerefine yapılmıştır.

Plaça d’Espanya (İspanya’nın en önemli meydanlardan biri)

Palau de la Música Catalana (1908 yılında yapılmış bir konser salonu)

Magic Fountain of Montjuic

Parc de la Ciutadella (Barselona’nın en merkezi parkı ve bu park içerisinde bir hayvanat bahçesi, bir göl ve birçok müze bulunmaktadır. Park içerisinde spor yapmak için yerler bulunuyor.)

Barselona Hayvanat Bahçesi (Yaklaşık 7.500 hayvan var.)

Barselona Akvaryum (1995 yılında açılan akvaryuma içerisinde 8000 den fazla balık bulunmaktadır.)

Barselona Botanik Bahçesi

Montjuic Kalesi (Kale içerisinde  bir askeri müze bulunuyor)

Barselona, gerçekten inanılmaz sanatsal bir tarihe ve farklı bir kültüre sahip. Ayrıca geniş geniş caddeleri, ışıl ışıl muntazam ev ve dükkanlarıyla da çok ferah bir şehir. Roma, Floransa ve Verona dan sonra en çok burayı sevdim. :))

A. Tamakan

IMG_2127IMG_3185IMG_2488

İspanya / İbiza

İbiza diğer bir adıyla Eivissa…

Sanırım herkesin bir kere de olsa görmek isteyeceği bir yer.

Ve gerçekten,

Ibiza muhteşem mavilikte ki denizi, sahilleri ve eğlencesiyle enerji verip eğlendiren bir şehir….

Akdeniz’deki Balear Adaları’nda bulunan ve İspanya yönetiminde olan bu adada bence görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Adanın üç büyük şehri olan İbiza Town, Santa Eularia del Rui ve Sant Antoni de Portmany’i de vaktiniz olursa gezmenizi tavsiye ediyorum. Her ne kadar Balear Adaları’nın en büyüğü Mallorca olsa da; İbiza son 30 yıldır gerek turizmin, gerekse de eğlence dünyasının Avrupa’daki önemli merkezlerden biri haline gelmiş.

İbiza adası; daha çok yaz partileri ve Dünyaca ünlü gece kulüpleri ile tanınıyor. Bunlar arasında en iyileri Space, Pacha, Privilege, Amnesia, Eden ve Es Paradis. Eğer eğlenceyi doya doya yaşamak istiyorsanız, İbiza bunun için biçilmiş bir yer.

Ibiza, gündüzleri adeta hayalet bir şehir gibi bom boşta olsa akşamüstü gün batımının en güzel izlendiği yerlerden biri. Eğer masmavi bir deniz istiyorsanız Las Salinas yada yok biraz huzur diyorsanız da Cala Cota plajlarını tercih edebilirsiniz. Sizlere özellikle D’alt Villa diye adlandırılan eski şehre gitmenizi öneririm.

Sol tarafta, modern İbiza’yı,  hafifçe sağa dönüp baktığınızda da Formentera Adası’nı biraz ilerleyip tam sağınıza bakarsanız en dipteki koy, Las Salinas Plajı ve Playa D’en Bossa’yı görüyorsunuz. Burada İbiza’nın en eski binalarından biri olan Teatro Pereyra bulunuyor. İnanılmaz nezih ve akşam yapılan canlı müzikleri de çok keyifli bir yer.

Kale içinden devam edip katedralin önünden geçip eski Belediye Binasına geldiğiniz an, İbiza’nın Pittoresk yanını, sokaklarını ve oldukça dik şekilde aşağı inen uzun merdivenlerini görüyorsunuz. İşte o anda Orta Çağ yine karşınıza çıkıyor.

Zeytinyağlı yemekleri, deniz mahsulleri ve birbirinden enfes şarapları ile de mutfağıda bir o kadar güzel. İspanya dediğimiz zaman tabii ki akla hemen ‘paella’ geliyor. Tavuklu ya da deniz mahsullü yapılan bu pilav, mutlaka tadılması gereken lezzetlerden. Ben deniz mahsülleri ile olana bayıldım. Bunun dışında günün belirli saatlerinde atıştırılan ‘tapas’ları da ayrı bir lezzet. Kırmızı şarabın yanında çok iyi gidiyor.

Ayrıca Corsarios Anıtı ve Cova de Can Marça mağarasını da az bir vakit ayırıp keyifle gezebilirsiniz.

A. Tamakan

IMG_2740IMG_2769IMG_2621IMG 3344IMG_2590

İtalya / Palermo(Sicilya)

İtalya’nın en güneyinde yer alan Sicilya Bölgesi’nin başkenti olan Palermo, kıyı şeridi manzarası ile hemen hemen her yerde büyüleyici bir güzelliğe sahip. Kiliseleri, sarayları, heykelleri, müzeleri, bir çok ilginç mimari yapısı, zengin tarihi ile farklı bir kültüre sahip, adeta buram buram tarih kokan bir şehir.

Palermo’da o kadar görülecek çok yer var ki öyle bir iki güne sığdırmanız mümkün değil. Bu nedenle eğer sizde benim gibi tarihe meraklı ve seviyorsanız en az 2-3 gün ayırın derim.

Palermo, bölgenin merkezi yani başkent olarak kabul edilmekte ve kendi çevresinde merkez durumundaki diğer kentleri ise Messina, Catania, Agrigento, Siracusa, Trapani, Ragusa, Enna, Caltanissetta dır. Görülmeye değer Etrüsk koleksiyonu, heykeller, Selinunte Tapınağı Metoplarının sergilendiği Palermo Arkeoloji Müzesi; Sicilya Bölgesel Galerisi  buranın en önemli sanatsal kolleksiyonuna sahip.

Palermo , MÖ 8. yüzyılda Fenikeliler tarafından kurulmuş . Coğrafi yapısı nedeniyle doğal liman özelliğine sahip . Daha sonra da Roma İmparatorluğu dönemi geliyor . 831 yılında müslümanların eline geçmiş ve ticaret ile daha da zenginleşmiş . 11. yüzyılda Normanlar haçlı seferleri ile burayı almışlar ve Palermo tarihinin en parlak dönemini yaşamış . Normanlar , romanesk-arap ve bizans kültürünü harmanlayarak Palermo’ya damgalarını vurmuşlar . Normanlar dan sonra İspanyolların ve Napoli Krallığının hakimiyeti geliyor . 1860 yılında da İtalya birliğine katılmışlar.

Normanlar , Avrupa’yı ortaçağ da kasıp kavuran kuzeyli kabileler, yani o çizgi filmlerinden bildiğimiz Vikinglerdir. 911 yılında kendilerine Avrupa kıtasından toprak verilmiş ve barış sağlanarak, bu bölgenin adı da Normandiya olmuş , yani kuzey halkın toprağı .Hem savaşarak hem de siyasi evlilikler ile Avrupa’da ciddi bir siyasal güç haline gelmişler .

 

Palermo’nun en ilginç yapılarından biri de La Martorana olarak bilinen Santa Maria dell’ Ammiraglio Kilisesi .Kilise adını Kral II. Roger’in amirali Antakyalı Georgios’tan almış . 1143-1151 yılları arasında , Norman-İslam tarzları karıştırılarak yapılmış bir yapıdır. Bugün İtalya’daki Arnavut (yurdumun:)) kilisesine bağlı olarak hizmet veriyor .

Başta da bahsettiğim gibi Palermo da gezilecek öyle çok yer var ki… Bunlardan en önemlisi ise Palermo Katedrali.

Palerma Katedrali; En muhteşem yapıtlardan biri ve  Corso Vittorio Emanuele de bulunan bu katedral  mermer ve ahşap ile yapılmış. Geçmişte cami olarak kullanılmış ve  1185 Mill Walter tarafından tasarlanmış bu yapı içinde krallığa ait bir çok mezarlık bulunduruyor. İşçiliği mükemmel olan bu binayı kesinlikle ilk sıraya almanızı tavsiye ederim.

Ve daha sonra hepsi birbirinden güzel olan, Plazza dei Normani, Teatro Massimo, Catecombe dei Cappuccini, Mercato Vucciria, Fontana Pretoria,  Paletine Şapeli, San Giovanni degli Eremiti, Mercato di Ballaro, Santa Maria di Gesu, Botanic Garden, Cuba Palermo, Zisa yı ziyaret edebilirsiniz.

Palazzo dei Normanni ise, 1130 yılında Araplar tarafından inşa edilmiş ve içinde muazzam kraliyet dairelerini bulunduruyor.

Teatro Massimo; Avrupa’nın en büyük opera tiyatrolarından sayılıyor.

Fontan Pretoria; 1555 yılında inşa edilmiş bu yapı ise şehri simgeliyor. İnanılmaz mimari detaylar olan bu yapıda, hayvan figürleri, çıplak kadın figürleri bulunduruyor ve ” Utanç Çeşmesi” olarak adlandırılıyor.

Palatine Şapeli, çoğunlukla Norman mimarisinin görüldüğü bu yapıda Arap kültğrğne ait metin ve işçiliklere yer alıyor. Tavana yapılmış eserler ise muaazam.

Bu arada mafyanın baş şehri olarak bilinen Palermo’ da kült film olan ”The Godfather” ın bazı sahnelerinin de çekimi burada yapılmış.

Palermo, gerçekten bir çok farklı tarihi kültüre ev sahipliği yapan bir şehir..

Gez gez, yaz yaz bitmez…

A.Tamakan

IMG_3419

İtalya / Sirmione(Garda Gölü)

Muhteşem..!!!

Mis gibi havası ve olağan üstü manzarası ile adeta bir masal diyarı burası.

Kendimi bir Ortaçağ masalının içinde buldum sanki… Üzerimde, mor ve altın renkli uzun bir elbise, kalenin tepesinde aşığını bekleyen prenses gibi hissettim. Hali hazırda Juliet’in evinden yeni çıkmışım, hayallerim, elbisemin etekleri gibi uçuşuyor beynimde…

Ve daha bir sürü düşünce, kalenin üzerinde uçuşan martılar gibiydi…Hafiften esen rüzgar da düşüncelerimi ruhuma doğru sürüklüyordu adeta… Belki de şimdiye kadar İtalya da Toscana bölgesinin Siena şehrinden ve Verona dan sonra en çok etkilendiğim yer oldu burası.

Muhteşemdi…

Gelelim şimdi nasıl bir yer bu Garda Gölü ve bulunduğu şehir Sirmione…

Verona dan ayrıldıktan sonra, daha önce duyduğumuzdan ve çok yakında olması nedeniyle (Verona’ya yaklaşık 30 km) burayıda es geçmeden görmek istedik. Aman ne iyi yapmışız… Kendimi, o puslu havasına rağmen (kış ayında gitmiş olmamız nedeniyle) hala o muhteşem manzaranın ve devasa gölün büyüsünden alamıyorum…

Yine uzattım biliyorum ama o kadar çok etkiledi ki beni…

Kuzey İtalya’da yer alan, Sirmione şehrinde bulunan Garda gölü, Venedik ve Milano kentlerinin arasında bulunan, İtalya’nın en büyük gölü. Alplerin bir bölümü ve uzantısı olan göl bu nedenle de bir buzul gölü.

İnanın bu göl bir günde gezilmeyecek kadar büyük ve güzel. Gölün etrafı da bir çok kasaba ve yerleşim yeri var. Bu kasabalardan biri de işte Sirmione. Garda’nın incisi diye adlandırmışlar ve ne de iyi yapmışlar.

Sirmione’ ye girdiğiniz anda 13. Yüzyılda yapılmış olan küçük ama beni büyüleyen o güzel Scaligero Kalesini görüyorsunuz. Kalenin ön tarafında iki taraftan zincirlerle açılan bir kapısı var. Ve bu güzel kalenin girişine yakın bölümde uçuşan onlarca martılar.

Ne şanslıyız ki kale açıktı ve girip gezme ve o muhteşem manzarayı seyretme keyfine nail olduk. İnanılmaz güzel ve keyifliydi. Dedim ya, kendimi o hafif rüzgarda uçuşan elbisemle prensesler gibi hissettim. Tabii o anda minik kuzumun “anneee, martıları besleyelim miiii” nidalarıyla kendime gelir gibi olsamda, o büyüyü hiç bozmadan kuzumla martıları beslemeye başladım. Kuzum martılarını beslerken, ben onlarla haber uçuruyordum sevdiceğime…

Daracık sokakları, bir İtalya klasiği olan (kış ayı olmasına rağmen) balkonlarından çiçek sarkan o küçük şirin evleri, hediyelik eşya dükkanları ve bir çoğu kapalı dondurma dükkanlarıyla harika bir kasaba burası. Buranın bir özelliği de neredeyse bir kase büyüklüğünde satılan dondurmaları. Evet İtalya hali hazırda dondurması ile meşhur ancak buradakiler fazla cömert dondurma konusunda. Evet bir çoğu kapalıydı ancak tek tek açık olanlarına rastladık. Yemekten söz açılmışken, evet burada yiyebileceğiniz en keyifli yemekte balık yemekleri ve her çeşidi birbirinden lezzetli.

Hiç ama hiç istemeden, bu büyülü masal diyarından ayrılarak yolumuza devam ettik. Bir günlüğüne de olsa burayı görmek, öğrenmek ve yaşamak çok güzeldi…

Arrivederci Garda…

A.Tamakan

024027032090077

 

İtalya / Verona (Juliet’in kulağına fısıldadım…”İmkansız olmasın, tutkulu ve sonsuz olanı olsun”)…

Nereden başlasam, nasıl anlatsam...

O mistik havasıyla insanı kendine doğru çeken görülesi, gezilesi, aşkı insanın içinde tekrar alevlendiren bu aşıklar şehrini...
Aşıklar şehri Verona...
Öyle bir şehir ki kendi küçük ancak o mis gibi doğasıyla, sanatıyla, heykelleriyle, şaraplarıyla, sokaklarıyla kocaman bir yer alıyor gönlünüzde...
Kasım ayı olmasına rağmen pırıl pırıl güneşiyle, mis gibi havasıyla karşıladı bizi Verona. Büyük bir sabırsızlıkla ve heyecanla, her bir sokağını adım adım gezmeye başladım.
Öncelikle Verona Arena'sına doğru ilerledik.

Oğlum " Aaa anne bak Kolezyum(Colosseum)" diye heyecanla bağırdı. :) Evet bir Colosseum kadar büyük olmasa da dünyanın en büyük üçüncü arenası olarak geçiyor ve günümüzde de hala bir çok etkinlik düzenleniyor. Özellikle opera dinletilerinin muhteşem olduğu söyleniyor ama maalesef bu dönemde olmadığı için bu keyifden mahrum kaldık.
Burada da Roma da olduğu gibi, kostümlerini giymiş gladyatörlerin etrafta gezinmesiyle, kendinizi tarih filminin içinde gibi hissediyorsunuz.
Arena'yı şöyle iyice gezdikten sonra, bir kafede bir kahve molası verip ve olabildiğince çabuk gitmek istememe rağmen ağır adımlarla Erbe Meydanına doğru ilerliyoruz.
Erbe meydanı; balkonlarından rengarenk çiçekler sarkan, bitişik nizamlı evlerle çevrelenmiş, restoranların, kafelerin olduğu, bana göre kutu gibi ve çok romantik bir meydan. Burada, Torre dei Lamberti’ye çıkıp 360 derece şehrin manzarasını izlemek de ayrı bir keyif. Meydanın trafiğe kapalı olması ile de, gürültüden, kargaşadan uzak, şarabımı yudumlayıp, sokak çalgıcılarının o güzel müzikleriyle buranın keyfini çıkarıyorum...
Eveet... Sıra geldi sabahtan beri görmeyi beklediğim Juliet'in evine. O sokak bu sokak derken, Juliet'in evini gösteren tabelayı gördüğümde bir ohh çekip nihayet diyorum. Evin avlusuna doğru ilerlediğimde Romeo ve Juliet aşkının şahidi olan meşhur balkonu görüyorum... Bir hayli kalabalık ve ellerinde kalem kağıt olan bir sürü insan.
Buraya gelen tüm aşıklar ve aşkı bulmak isteyenler, evin duvarlarına aşk mektupları ve dileklerini yazıp yapıştırıyorlar. İnanmayacaksınız ama sakızla yapıştırılmış olanlarını bile gördüm. Kapılara da renkli kilitler asıyorlar ve aşk getirmesi için Juliet'in heykeline dokunuyorlar. Juliet'in mezarı ise San Francesco al Corso manastırının içindeymiş. Bu kısa ama heyecanlı ve keyifli dakikaların sonunda, elbette Juliet heykeline dokunduktan sonra dinlenmek üzere bir kafeye doğru yol alıyorum.

Ben dilek ve aşk mektubu bırakmadım ama Juliet'in kulağına fısıldadım...
"İmkansız olmasın, tutkulu ve sonsuz olanı olsun"....
A.Tamakan

IMG_5110DSCF0027

İtalya / Pisa

Dünyaca ünlü eğik kule Pisa...
Bir çok kişinin bildiğinin aksine bu eğik kule ismini İtalya’nın meşhur yemeği pizzadan değil, İtalya’nın Toscana bölgesindeki Pisa şehrinden alır.
Floransa’dan yaklaşık 30-40 dakika uzaklıkta olan bu şehire eğer arabayla gitme imkanınız yoksa trenle çok rahat ulaşabiliyorsunuz. 
Pisa tren istasyonundan ilerlemeye başladığımızdan kısa bir süre sonra Arno nehrine vardık. Arno nehri boyunca rengarenk evler , tıpkı bir ressamın paleti gibi inanılmaz görünüyor. Nehri geçtikten hemen sonra dükkanların ve kafelerin olduğu güzel bir caddeye çıktık ve hemen o güzel kafelerden birinde kahvelerimizi içmek üzere biraz mola verdik. Bugün de hava şansımıza inanılmaz güzeldi. Kasım ayının soğun da sıcacık güneş içimizi ısıttı.
Kısa bir yürüyüşün ardından Piazza dei Miracoli'ye yani Pisa kulesinin olduğu Mucizeler Meydanına vardık.
Yemyeşil bir alan ve bir sürü insan. Ellerinde fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekilirken şekilden şekle giren insanlar... Bu insanları izlemek bile inanılms eğlenceliydi. Koşanlar, uçanlar, düşenler, ters dönenler... 

Pisa kulesinin hikayesi ise şöyleymiş. 
1173 yılında inşa edilmeye başlanan kule, 5 yıl kadar dik durabilmiş. Üçüncü katı tamamlandıktan sonra ağırlıktan dolayı eğilmeye başlamış. Araştırmalara göre eğikliğin sebebi, kulenin temelindeki killerin kuvvetli olmaması ve toprak kaymasıymış. Temeli güçlü olmayınca da zaman içinde eğilmeye devam etmiş ve bu nedenle de yaklaşık 100 yıl süre boyunca inşaatı durdurulmuş. 1272 yılında bir mimar tarafından dördüncü kat eklenmiş. Bu sırada eğikliği düzeltmek için bir takım çalışmalar yapılınca durum biraz daha kurtarılabilir hale geleceği düşünülmüş. Aslında bu çalışmalar kulenin biraz daha eğilmesine yol açmış. Temeline yakın yol açmaya çalışmaları ve bu yolun deniz seviyesinin altında kalması sebebiyle açılan yol, suyla dolmuş ve bu şekilde de Pisa Kulesi bugünkü eğriliğine kavuşmuş. 1990'lı yıllarda gitgide daha da eğilen kule restorasyon sebebi ile 10 yıl kapalı kalmış ve sonra tekrar haşka açılmış. Günümüzde hâlâ sapasağlam duran kulenin yıkılmamasının sebebinin ağırlığı olduğu söyleniyor.

Bizde elbette bu geleneğe uyup, her ne kadar klasik bir poz versek de bir kaç fotoğraf çekip, tam karşısında sıra sıra dizilmiş olan hediyelik eşya satan dükkanları biraz gezip, kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza devam ettik...

A.Tamakan

DSCF0525DSCF0614DSCF0675DSCF0685