İtalya / Floransa

Muhteşem….!!!

Buram buram tarih kokan, muhteşem mimarisi ile gece gündüz yaşayan kültür ve sanat şehri Floransa…

Rönesans’ın doğum yeri olarak bilinen Floransa, Uffizi Gallery ve Palazzo Pitti’nin de yer aldığı onlarca müze ve sanat galerisine sahiptir. Floransa, Forbes tarafından mimari ve sanatsal açıdan dünyanın en güzel şehirlerinden biri seçilmiştir. Leonardo da Vinci ve Michelangelo da bu şehirden çıkmış dünyaca ünlü isimlerdir.

Signoria Meydanı, Floransa Katedrali, Ponte Vecchio, ve Piazzale Michelangelo hepsi birbirinden muhteşem, gezmeye doyamayacağınız yerler. Oya gibi ince ince işlenmiş, her bir karesinde bir tarih olan, getçekten yaza yaza bitiremeyeceğim rüya gibi bir şehir…Merkez pazarı da inanılmaz keyifli ve bir çok şeyi bulabileceğiniz bir yer. Floransa’ya yolunuz düşerse mutlaka 2-3 gün ayırın ve doya doya gezin bu şehri.

Muhteşem bir tarihe, tarihi yapılara, kültüre ve sanata sahip bu şehre bayıldım…Roma’dan sonra yaşayabileceğim diğer bir şehir sanırım Floransa olurdu…

A.Tamakan

DSCF0023DSCF0138DSCF0418DSCF0129

İtalya / Venedik

Sular şehri, köprüler, maskeler, festivaller şehri Venedik...
Yıllardır hatta çocukluğumdan beri görmek istediğim ilk yerlerden biriydi Venedik... O mistik havası, kanalları ve gondolları ile hep romantik gelmiştir bana. Şimdi ise hayalini kurduğum şehri doyasıya gezeceğim.
Venedik şehrine iki bölgeden giriş yapabilirsiniz ister istasyon tarafından ister sahil tarafından. Biz istasyon tarafından geldik ama sahil tarafı çok daha keyifli. Şehrin merkezine gelip, valizlerimizi bıraktıktan sonra Venedik’te ki turumuza büyük bir heyecan ve merakla başladık. Önce şehrin kalbi sayılan San Marco Meydanı‘na oradan da San Marco Bazilikası‘nı, Aziz Mark’ın Çan Kulesi‘ni, Torre dell Orologio’yu, Correr’i ve Dükler Sarayı’nı gezdik. Her biri birbirinden güzel yapılar. Bugün oğlumun biraz huysuz olmasından mütevellit çok fazla not tutma imkanım da olmadı maalesef. 
Daracık daracık sokaklarında oradan oraya yürüdük. Her biri birbirine benzeyen sokakları inanılmaz dar ve karanlık. Bir çoğu güneş görmüyor diyebilirim. Ama tüm evler buram buram tarih, yaşanmışlık kokuyor. 
San Marco Meydanı’nda, şarabınızı yudumlayıp, canlı keman ve piyano eşliğinde Venedik resitallerini dinleyebilirsiniz.
Festivale denk gelemedik ama onlarca çeşidiyle rengarenk maskeleri beni benden aldı. Hepsi ayrı ayrı muhteşem. Hangisini almak istediğinize bir türlü karar veremiyorsunuz. 
Elbette buraya gelip de olmazsa olmazlardan biri de gondolla gezinti yapmak. Kasım ayında gelmemiş olmamıza rağmen, hava güneşli ve çok güzeldi. Böylelikle de kanallarda yaptığımız gondol sefamız da çok keyifli geçti. Ayrıca da akşamüstü gün batımında yapılan gezinti, inanılmaz romantik. :)
Buradan da küçük gezinti tekneleriyle Murano‘ya geçtik. Murano da, cam atölyelerinde, ustaların hünerli ellerinde şekillenen birbirinden güzel cam eşyaları da ayrı bir güzellikte. Avizeler, vazolar, tabaklar, bardaklar ve çeşitli süs eşyaları renkleriyle insanın gözlerini kamaştırıyor. 

Bütün gün oradan oraya gezdik ve bir hayli de yorulduk. Ancak itiraf etmeliydim ki bugüne kadar hayalimde canlandırdığım kadar heyecanlandırmadı burası beni. 
Ama yine de her şey çok keyifliydi....
A.Tamakan


 

DSCF0240DSCF0494DSCF0145DSCF0173

 

Aylin’ce ”Roma ” ya devam…

Anlat anlat bitmez ki Roma 🙂

Burada Hizmet sektörü çok kötü. Şöyle örnek vereyim; buraya geldikten bir ay sonra eve internet bağlatmak için başvurduk. Bizde olsa büyük ihtimalle aynı gün (iyi kötü:)) ya da bir kaç gün içerisinde bağlarlar değil mi, burada bu iş üç ayı geçti ses yok, sorduğumuzda şu anda böyle bir başvuru görünmüyor sanırız sistemden düşmüş diyebiliyorlar. Ama elimde belge var, olmaz diyorsunuz ve çok rahat bir şekilde “silimişiz talebi, tekrar başvurun” diyebiliyorlar. Sonuç mu.?Altı ay sonra bağlandı. Öyle çamaşır makinem, bulaşık makinem bozuldu tamirci bir baksın yok…! Atıyorsun yenisini alıyorsun, çünkü tamir ücreti yenisinden pahalı. Servis geliş ücreti için bile 150 eur alıyorlar. Tabii bilgi bazen tecrübeyle doğru orantılıdır. Bulaşık makinemiz bozuldu ve zar zor tamirci bulduk getirdik. Tamirci diye adlandırdığımız tamirci bey geldi, şöyle bir baktı, uzatma kablosu istedi, o kabloyla bulaşık makinesinin fişini farklı bir prize taktı ve ” bozulmuş” dedi. Yaklaşık 4 dakika süren bu işlem sonunda 150 eur aldı ve gitti… Pazarlık şansı mı? Yok..!

Kısmet bu ya…Altı ay sonra çamaşır makinemiz bozuldu. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş misali, alırsın çamaşır makinesini önce alt haznesini açarsın kurcalarsın olmaz, çalışmaz. Sonra evde ki mevcut tamir setini alırsın, arka kapağını açarsın, şöyleee bir bakarsın, biraz mantık, biraz hissiyat ile ya Allah ya Bismillah der kurcalarsın ve tekrar vidalarını monte edip yerine yerleştirirsin. Sonuç mu.? Elbette çalıştı:)) Evet evet ben tamir ettim.

Bakmayın öyle çıtı pıtı, tırnaklarım ojeli gezdiğime gelir elimden böyle işler. Vakti zamanında tamirciye gitmiş gelmiş tekrar bozulmuş radyo tamir etmişliğim vardır:) Yine uzattım da uzattım…. Her neyse… Burada hiç bir alanda hizmet sektörü diye bir şey yok.

Bir de diyelim ki alışverişe veya yürüyüşe çıktınız, aniden bir yağmur başlar ki -Roma’nın yağmurları da meşhurdur- ve yürüdüğünüz yol boyunca hiç görmediğiniz o seyyar satıcılar bir anda önünüzde bitiverir. ‘Cinque Eur’…Nereden, nasıl çıkar hiç anlayamazsınız ama bir anda şemsiye satan Bangladeş’li satıcılar sarar etrafınızı. Benimde yağmura yakalanıp üç şemsiye almışlığım vardır.

Sokak satıcılarından bahsetmişken, bu şehri keşfetmenin en güzel yollarından biri de şehirde kurulan sokak pazarlarını gezmek. Roma’da gezip eğlenebileceğiniz bir çok ünlü sebze & meyve ve ikinci el eşya pazarları bulunuyor. Dilerseniz Roma’daki sokak pazarlarını gezerek gündelik yaşamı gözlemleyebilir ve Roma’daki boğucu turist yoğunluğundan bir nebze olsun kurtulabilirsini

Burada en çok görmeyi sevdiğim şeylerden bir de bisiklet kullananlardır. Yediden yetmişe bisiklet kullananları, bisiklet kullanırken sigara içen, telefonla konuşan, pizza yiyen ve abartmıyorum çocuğuna süt içirenleri bile görmek mümkündür.

Roma’nın parkları….. Burada huzur bulduğum en güzel yerler. İnanılmaz büyüklükte ki, içerisinde yapay gölleri olan, her daim temiz, her daim yemyeşil olan ve tabiat anayla kucaklaştığımız, anne&oğul bol bol keyif yaptığımız yerler…. Bahsettiğim gibi burada herkesin çalışması ve bizim de gündüz bir şeyler yapabileceğimiz arkadaşlarımızın olmamasından dolayı oğlumla yapabildiğimiz en büyük keyif bu parklar… Villa Borghese, Villa Ada ve Villa Glori favorilerimizden. Bunların içerisinde Villa Ada muhteşemdir benim için. Park ta her çeşit insan görebilirsiniz. Kitap okuyanlar, futbol oynayanlar, ağ gerip voleybol oynayanlar, frizbi oynayanlar, bikinisini giyip güneşlenenler, oje süren teyzeler, bale yapanlar, ders yapan öğrenciler, çalışan iş adamları, piknik yapanlar, gitar çalanlar, köpekleriyle dolaşanlar, uyuyanlar, oynayanlar, genç yaşlı, çoluk çocuk herkes aynı alan içerisinde, ayrı ayrı bir bütünlük içerisindedir. Kimse kimseyi, rahatsız etmez, kimse kimseden rahatsız olmaz…Sınıf ayrımı yapılmaz, kimseye tu-kaka diye bakılmaz, herkes özgürdür, herkes bu devasa ve yeşillikler içinde ki parkın tadını doyasıya çıkarır. İçinde ki devasa göllerinde, balıklar, kaplumbağalar, kazlar, ördekler de aynı bütünlük içinde güzelliğine güzellik, huzura huzur katar… Bu nedenle de Villa Ada cennet gibi bir yerdir benim için Roma da…

Roma’nın geceleri…. Oğlumuzun küçük olması ve benim bir türlü bakıcı tutma olayına yanaşmamamdan ve kuzumuzu bırakabilecek yakın bir tanıdığımızın olmamasından dolayı iki sene içerisinde  bir kere bile bir gece bara gidemedik tabii:)) Roma’da olup ta gece bara gidememek kayıp gibi görünse de benim için gerçekten değil. Aa olsa istemezmiydim isterdim ama kısmet…. Roma’yı anlatacağım biliyorum biliyorum:)))  Özellikle hafta sonları da pek hareketlidir. Tüm barlar ve cafeler doludur. Ellerinde içkileri durmaksızın konuşup dans edebilirler. Gitmedin de nereden biliyorsun diyorsanız, gece elbette ki oğlumuzla birlikte çıktık, yürüyüşler yaptık, şöyleee bir barlara kafamızı uzatıp baktık tabii…Eğlenceyi ve hayatın tadını çıkarmayı bilirler. Yani her zaman söyledikleri gibi gerçekten” Dolce Vita” tadında hayatı yaşamayı bilirler.

Kısacası tarihi evleri, buram buram tarih kokan ve yüzyıllardır bozulmamış tarihi binaları, çeşmeleri, parkları, ağaçları, bitmek bilmeyen yağmurları, sokakları, insanları, pizzaları, şarapları, barları ile bambaşka bir şehirdir Roma…

A.Tamakan

 

Aylin’ce ”Roma” ise….;

Aylin’ce Roma’yı anlatmam gerekirse; öncelikle temiz, nezih, çok düzenli…

En başından başlamam gerekirse, Fiumicino hava limanında ( Leonardo da Vinci – Fiumicino Hava limanı İtalya’nın ilk hava limanıdır ve Avrupa’nın en işlek 6. hava limanı seçilmiştir. Roma şehir merkezinin 16 km güneybatısında bulunmaktadır. Şehir merkezinden buraya ulaşım yaklaşık 30 dakika sürmektedir. Roma Leonardo da Vinci – Fiumicino Havalimanı 1961 yılında açılmıştır.İndikten sonra yaklaşık yarım saat kırk beş dakikalık bir yolun ardından; Via Cristoforo Colombo caddesi üzerinde Antik Roma şehrinin sınırlarını belirleyen ve yaklaşık 2000 yıllık olan Roma surları büyük ihtişamıyla size hoş geldin der. Bu surları geçmeniz ile birlikte o muhteşem tarihin buram buram kokusu içinize dolmaya başlarken, gözünüz hemen solunuzda kalan Terme di Caracalla ya takılır ve bu yol boyunca da tarihle olan yolculuğunuz devam eder.

Şehre ilk girdiğimde benim ilgimi çeken ilk şey, neredeyse tümü tarihi olan binaların pencereleri olmuştu. Her bir katında her biri farklı ancak belli bir intizam içinde sütunlarda süslendirilmiş, her biri ince ince işlenmiş pencereler. Sonrasın da en az 200 yıllık olan bu binaların bir çoğunda olan (bizim kültürümüzde ki gibi kullanılmasa da) binbir çeşit ağaç ve çiçeklerde bezenmiş balkonları olmuştu. Yol boyunca her yer çeşit çeşit ağaç ve yemyeşil… Gerek şehir içi, gerekse yolları ve otobanlar bile bu şekilde… Beni yakından tanıyanlar bilirler ağaçlarla hasbihal etmeyi çok severim… Her biri, her bir dalı, her bir yaprağı çok değerlidir benim için… Bu nedenle Roma’da en çok neyi seviyorsun diye sorsalar parklarını ve ağaçlarını derim… Hele ki daha önce hiç rastlamadığım o Roma’ ya has Roma palmiyeleri ise bambaşkadır… Kısacası kendinizi bir anda tarih görüyor gibi değil, tarihin içinde adeta yaşıyor gibi hissediyorsunuz. Tabii bu Havalimanı’ndan şehre araba ile seyahat etme sürecinde görülebilenler.

Eğer Havalimanı’ndan metro ile gelmek durumunda kalınırsa da şu şekilde bilgi verebilirim. Fiumicino havalimanında indikten sonra DA VINCI Express(tren) var. Havalimanı’ndan çıktıktan sonra bir üst geçit var o üst geçitten karşıya geçiyorsunuz ve tren istasyonuna gidiyorsunuz. Tren için tabelalar var, takip ettiğiniz takdirde rahatlıkla bulunabiliyor. Tren 31 dakika da şehrin merkezinde ki Termini Istasyonuna gidiyor. Yeri gelmişken bahsedeyim Termini Istasyonu şehrin merkezinde birçok yere yakın ve birçok noktaya sık sık seferleri olan bir istasyon. Ancak burada hırsızlık olayları çok fazla olduğu için çok fazla dikkat edilmesi gereken bir yer. Ayrıca buradan hop on & hop off adını verdikleri ve genellikle turistlerin kullandığı, üstü açık otobüslerle şehir turu yapabilirsiniz. Diğer yerleri gezmek içinde günlük metro biletleri var, bu biletlerden kalacağınız gün kadar bilet alıp tüm gün kullanabiliyorsunuz.

Roma’ da insanlar nasıl ve nasıl yaşarlar? Burada kaldığımız süre içerisinde gözlemlemeye çalıştığım ve merak ettiğim bir çok şeyi burada edindiğim bir arkadaşıma sorarak, sohbetlerim neticesinde şöyle anlatmak isterim.

İtalyanlar güne; sabah cappuccino&cornettoyla (bizim kruvasan dediğimiz) yaptıkları kahvaltı ile başlarlar. Genellikle her sokakta dört beş tane bulunan bizim kafe dediğimiz burada BAR denilen yerlerde ayak üstü yaparlar kahvaltılarını. Sabahın bu ilk saatlerinde bile hep neşeli, hep yüksek sesli, hep eğlencelidirler. Herkes tanısın tanımasın birbirine günaydın, merhaba der. Ki bu benim seneler öncesinden hep Türkiye’de bir alışkanlık haline gelmesini en çok istediğim şeylerden biridir. Bir kaç kez deneme gafletinde bulunup çoğunda ters tepkiler almış olsamda bir gün insanların da gülümseyebileceğini umut ediyorum. Her neyse….Eğer güne Maccihato ile başlayacaksanız ve kahvenizi barın önünde ayakta içeçekseniz, kahve 0,50cent ile 1,00eur arasındadır ancak oturarak içecekseniz bu fiyat 1,50 eur ile 2,50 eur a çıkar. ( Biraz fazla detaycıyı oldun diyeceksiniz ama çok keyifli izlenimlerim bunlar, biraz daha sabır lütfen:)) Bizim Türk kahvesi içtiğimiz fincandan daha küçük ve yarısı dolu olan bu kahvenin yeri bir başkadır bende. Küçük ama çok serttir, bu nedenle herkes illa ki şeker koyarak içer. İtalya’da işçisinden patronuna, örgencisin den çalışanına, gencinden yaşlısına, fakirinden zenginine, herkes her sabah kahvesini içerek başlar güne. Biz de değil kahve çay bile yerine göre lüks gelir kimilerine…Sonrasın da herkes bir bir kaybolur sokaklardan. Gencinden yaşlısına , erkeğinden kadınına hemen hemen nüfusun yüzde doksanı çalışır. Herkes her iş dalında gocunmadan çalışır. En sevdiğim şeydir benim insanın işinden utanmadan çalışabilmesi. Hep derim isteksiz iş, iş olmaz, o işten de hayır çıkmaz. Her zaman herkese söylediğim gibi “ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin” olmuştur düşüncelerim. Her neyse yine uzattım sanırım….Bayanlar yapamaz dediğiniz bir çok iş bayanlar tarafından yapılır hatta. Örneğin; benimde ilk gördüğümde şaşırdığım ama çok hoşuma giden bayan otobüs şöförleri, kimi yerlerde sabah kimi yerlerde gece yarısından sonra yapılan çöp kamyonlarını kullanan ve çöpleri toplayan bayan çöp hizmetlileri. Bayan çöp hizmetlisi mi hatta tabiri caizse “kadın çöpçü mü” olur diyeceksiniz biliyorum ama öyle temiz, öyle özenliler ki utanıp ta fotoğraflarını çekemediğime çok pişmanım. Hepsi temiz, şık, üniformalı, hepsi uzun tırnaklı ve ojeli, hepsi detaylı göz makyajına kadar makyajlı hoş bayanlar.

Sabah erken saatlerde başlayan çalışma süreci ile sabah saat dokuzdan sonra Roma’da trafik inanılmaz rahat ve boştur. 10-15 km lik bir yolu 10 dakikada gidebilirsiniz. Roma’da genelde trafik iş saatleri dışında yoğun değildir. Dışarı çıktığınızda sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan her yerden motosiklet çıkar. Burada arabadan çok motosiklet kullanırlar. Günün her saatinde; takım elbiseli, etekli, abiye kıyafetli her şekilde motosiklet kullanan insanlar görürsünüz. Erkeklerden çok kadınlar kullanır. Park sorununun fazla olmasından dolayı motosiklet ve Fiat 500, Smart, Autobianchi gibi küçük hatta küçüçük arabaları tercih ediyorlar. Sabah iş saatleri ve akşam iş saatlerinde yoğun görünen trafik dışında sokakları (İstanbul’da ki kadar değil, yarısı kadar bile değil) bomboştur. Öğlen saat 13:00 ile 16:00 arasında Roma’da hayat kısmen durur. Bütün dükkanlar; gazete bayileri, tekel bayileri, kırtasiyeler, giyim mağazaları (marketler ve yine her sokakta en az üç dört tane bulunana pizzacılar hariç) restauranlar hariç aklınıza gelebilecek tüm dükkanlar bu saatte kapatırlar. Öğlen 13:00 te yemeğe çıkan İtalyanlar’ı sokak üzerinde bulunana pizzacılar, snack bar ( BAR’ lar dan biraz daha büyük, kahve dışında sandiviç, tost vb. gibi atıştırmalıkları bulabileceğiniz küçük ayaküstü kafeler) ve restoranlarda yemek yerken görebilirsiniz. Her ne kadar sofra adabından hoşlansam da sokakta yürürken eline pizzasını almış yiyenlerse en çok hoşuma gidenlerdir. Özellikle yemek kültürlerine fazlaca sahip çıkan (ki bence pizza ve makarna dışında pek yemek kültürü yok) İtalyanların çoğunu, bıkmadan usanmadan her gün her öğlen pizza, makarna veya risotto yerken görebilirsiniz. Benimse makarnalardan favorim Spagghetti ai Vongole Veraci(Midyeli Spagetti) ve şaraplardan Chianti dir…Risotto da ise kuşkonmazlısı da enfestir… Ancak alışageldiğimiz tarzda ekmek bulamamakta başlıca sıkıntılarımdan biridir. Buralarda fırın, pastane diye birşey yok. O kadar pizza yapılan taş fırınlar var ama bir ekmek yapmayı beceremiyorlar. Bütün ekmekler dilimlenmiş ambalajlanmış şekilde satılıyor. Ayrıca çok fazla sert yapılıyorlar. Öyle gideyim fırından sıcak ekmeğimi alayım, şöyle canım ekmek arası peynir domates çekti yapıp ta yiyeyim diye birşey yok. Akşam iş çıkışı bir çoğu dışarıda yada evde yiyecekler ise de arkadaşlarıyla birlikte yerler. Yemek saatleri bizim alışageldiğimizin dışında başlar ve öyle biter. Akşam sekiz buçuk gibi restorana giderler, dokuz buçukta yemeye başlarlar ve on bir buçuk ta yemekten kalkarlar. Biz de tabii bu genel ya iş toplantıları ya da arkadaş toplantılarında bu şekilde olur. Ama burada ister dışarıda ister evde yesinler saat kavramı hep bu şekilde. Ayrıca restorana gidersiniz ve siparişi olmaya on beş yirmi dakika sonra gelirler. ( Bu niye böyle uzunca bir süre çözemedim, sordum ancak “bilmem, hiç düşünmedik” diye ilginç bir cevaptan sonra da sanırım” Dolce Vita” bu olsa gerek diye gereksiz bir şekilde takılan bu soruyu bir daha sormadım) ne güzel uzattım yine değil mi. 🙂 yirmi dakika sonra gelen garson siparişi alır ve gider. Siparişi verdiğinizden yarım saat sonra başlangıç gelir. Başlangıç yarım saat ve öncesinde ki yirmi dakikalık bekleyişin sonunda beş dakika da biter ancak ana yemekte bundan yirmi dakika sonra gelir. Yani kısacası yediğiniz her yemek ister istemez açlığınıza bağlı olarak hep lezzetli gelir:)) Bu sebeple de sekiz de girdiğiniz restorandan onbir – onbir buçuk gibi çıkarsınız. Ama bizim için dışarıda yemek yemek biraz zor ya da sürekli belirli şeyler yiyebiliyorsunuz.Başta sanıyorsunuz ki domuz eti yemeyince oluyor. Ama iş o kadar basit değil tabii helal kesim et de bulmak çok zor. Bu nedenle de çocukluğumuzdan bu yana alışıla gelmiş damak zevkinizin çok dışında oluyor. Velhasıl et ve et ürünleri yemek için Türkiye’ ye gitmeyi bekliyoruz. Pizzalardan da sadece vejeteryan menü kalıyor yiyebileceğimiz. Öyle sucuklu, salamlı, pastırmalı nerdeeeee…. Ancak özel günlerde yani bayram, noel ve paskalya da ki yemek kültürlerine imrendim. Bu günlerde büyüklü küçüklü tüm aile bir araya gelir, hep birlikte yemek yenir, sohbet edilir ve büyükler masadan kalkmadan diğerleri kalkmazlar. Gençler eğlenceye ve gece hayatına pek düşkünler. Ancak bu özel günlerde her daim aileleri ile birlikteler. Bunları görünce bizim bayramlarımız geldi hep aklıma….Ben çok severim bayramları… Bir kaç gün öncesinden o annelerim heyecanlı ve hummalı koşuşturmaları, son Arife günü her şeyin hazırlanıp bitirildiği ve gün sonunda haydi herkes banyoya Arife suyuyla şöyle bir yıkanın bakalım sözleri, heyecanları hep bambaşkadır benim için. Bayram günü de erkenden kalkılır, güzel güzel temiz  pak giyinilir, tüm aile, akrabalar, dostlar bir arada olunur, herkes neşelidir,mutludur….Ancak son yıllarda görüyorum da hep çooook uzakta kalmış o Bayram gibi bayramlar. Benim de bir çok kuzenimin arkadaşımın yaptığı gibi, herkes bir plan yapar alır eşini gider tatile bir telefon yeter der… Bilmiyorum ama bana biraz kaybedilmişlik gibi geliyor… Ben Roma’yı anlatıyordum değil mi? Yine daldım gittim farklı konulara… Hemen devam edeyim. Günleri üç aşağı beş yukarı hep böyle geçiyor…

İnsanları ise fiziksel olarak da gerçekten bizlere çok benzemelerinden dolayı ilk geldiğinizden itibaren kendinizi pek yabancı hissetmiyorsunuz.. Bunun dışında çok samimi, çok sıcak kanlı ve yardım sever… Türkiye de ki gibi bir yer sorduğunuzda önce tarif etmeye başlıyor, baktı olmuyor sizi gideceğiniz yere kadar bırakabiliyorlar. Ben pek fazla öğrenemesem de, öğrendiğim bir çok şeyi parklarda, sokak gezmelerinde dinlenmek için oturduğumuz Bank’larda yanımıza gelip oturanlardan öğrendim diyebilirim. Biraz, bir kaç kelime biliyorsanız hemen başlıyorlar sohbete, bilmediğini söylediğinizde de sohbete devam edip başlıyorlar size öğretmeye. Anlamadığım bir kaç şeyi kağıt kalem çıkarıp, çizerek anlatıp sonrada İtalyancasını yazıp birde telaffuzunu yaptıran bir çok orta yaş teyzelerden çok şey öğrendim:) İtalyan’larla anlaşmak bazen çok kolay olabiliyor. Dilini anlamasanız bile vücut dillerini, ellerini ve mimiklerini o kadar yoğun kullanıyorlar ki bir anda her şeyi anlamaya başlayabiliyorsunuz.

Neredeyse adım başı her sokakta görebileceğiniz eski yapı çeşmelerden de su içenleri sıkça görürsünüz. Roma’nın en sevdiğim yapılarından biridir bu çeşmeler. Kuzum da her çeşme gördüğünde ”Anneciğim bir fotoğraf???” der:)) Roma tarihinde medeniyetin simgesi olarak kabul edilen, her mahalleye yaptırılan ve o tarihte büyük bir önem arz eden bu çeşmeler, günümüzde de Roma ve tüm Romalılar için hala büyük bir önem taşır. Her biri de birbirinden farklı ve güzeldir bu çeşmelerin….

Daha bitmedi… 🙂

A.Tamakan

İtalya / Roma (Vatikan&Sistine Şapeli&Roma Forumu)

VATIKAN MÜZESI
Vatikan müzesi dünyanın en büyük Roma müze kompleksidir. Yüzyıllar boyunca farklı papalar tarafından toplanan değerli resim, heykel, harita gibi sanat eserlerini bünyesinde barındırır. Müzenin ana kısmı 1503 -1513 yılları arasında Julius II tarafından oluşturulmuştur. Kompleks içerisinde ziyaret edilecek birçok yer vardır. Fakat en çok dikkat çeken noktalar şunlardır: Sistine Şapeli, Raphael’in Odaları ve Etrüsk Müzesi.
Vatikan Müzesi, bir bronz kapı ile sizi gerçek dünyadan alıp hayal dünyasına götürür sanki. Bu kapı ile ayrıca Roma’dan dünyanın en küçük ülkesi olan Vatikan’a geçmiş de olursunuz. Yaklaşık 42.000 metre karelik alanı kaplayan bu yerde 70.000 den fazla sanat eseri görülebilir. Tüm bunları bir güne sığdırmak ise imkansızdır. Yorulduğunuzda bahçesinde bir mola verip bir şeyler yiyebilirsiniz.

SISTINE ŞAPELİ
Hiç şüphesiz ki dünyanın en değerli sanat eserlerinin bulunduğu bir şapeldir. Vatikan Müzesi turunun son durağı olan şapel, her yıl dünyanın dört bir köşesinden gelen turistlerin turu sabırsızlıkla ulaşmaya çalıştığı noktadır. Sistine Şapeli ‘ne adım atıp büyülenmemek imkansız. Yerden tavana kadar her nokta ayrı ve değerli bir sanat eseri ile kaplı.
Sistine Şapeli dışarıdan tamamen farklı bir görüntü verir. Sağlam duvarları ve korumaları ile çok gizli ve özel bir bölümdür. Bu ünü sağlayan en önemli kişi Michelangelo’dur. Buradaki çalışmaları paha biçilmeyecek kadar değerlidir.
Şapel adını Papa Sixtus VII ailesinden alır. İnanması belki de güç ama yıllar sonra dünyanın en önemli dini merkezlerinden biri haline gelen bu yerin çok sıradan bir başlangıç hikayesi vardır. Yapım amacı yalnızca sade bir saray şapeli inşa etmekti. Fakat günümüzde hem dini hem de mimari ve sanatsal açıdan oldukça değerli bir noktadır.
Vatikan Saraylarının yeni bir ibadethaneye ihtiyaç duyması ile başlayan Sistine Şapeli serüveni mimar Giovannino De’Dolci tarafından 15. yüzyılda dizayn edilmiştir. Mimar, İncil’de geçen bir tapınağa benzettiği bu şapelde 40 metreden uzun olan 7 ayrı kata yer vermiştir.
Papa Sixtus VII, Sistine Şapeli’nin duvarlarının Yahudi – Hrıstiyan dünyası için Hz. Musa’nın hikayelerini tasvir eden resimlerle yapılmasını istemiştir. Bu resimler için Botticelli, Rosselli, Perugino ve Ghirlando gibi isimler çağrılmıştır. Amaç İncil’de geçen hikayeleri resme dökmektir.

ROMA FORUMU
Antik Roma’da şehir merkezidir. MÖ 5. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar en önemli anıtlar buraya inşa edilmiştir. Palatine ve Capitoline Tepeleri arasında bulunur. Bugün Roma Forumu, Mussolini tarafından inşa edilen ve arkeolojik alanı ikiye ayıran Via dei Fori Imperiali adı verilen bir yolla ayrılır. Roma Forumu’nun sahip olduğu bütün alan içerisindeki tapınaklar, binalar ve anıtlar ile dünyadaki en büyük arkeolojik alanlardan biridir.
Forum içerisinde Settimio Severo Takı, Saturno Tapınağı, Vestali Evi, Mamertine Hapishanesi, Antonio ve Faustina Tapınağı ve Tito Takı gibi eserleri görebilirsiniz. Hayatınızda edinebileceğiniz en iyi tecrübelerden biri burada gezinmektir. Bölgede gezerken kendinizi tarihin içinde yürüyor gibi hissedersiniz.
Roma Forumu’nda Yer Alan Önemli Yapılarsa;
Castor ve Pollux Tapınağı
Romulus Tapınağı
Satürn Tapınağı
Vesta Tapınağı
Venus ve Roma Tapınağı
Aemilia Bazilikası
Julia Bazilikası
Septimius Severus Kemeri

A.Tamakan


İtalya / Roma (Piazza Venezia& Santa Maria Maggiore&Piazza del Popolo)

PIAZZA VENEZIA

Ihtişamlı duruşuyla benim Roma’da en çok beğendiğim yapıdır. Venezia Meydanı, Kardinal Venezia’dan almıştır adını. Kardinal, 1455 yılında kendi sarayı olan “Palazzo Venezia”nın inşa emrini vermiştir. Piazza Venezia ise bu saraya yakındır. 1882 yılında yenilenen meydan bugünkü yerine taşınmıştır. Roma’nın en popüler meydanlarından biridir. Campidogli Meydanı’nın yakınındadır. Capitone Tepesinin eteklerinde yer alır. Meydandaki anıt Roma Forumu‘na bakar. Kolezyum’u ziyaret edip, Romayı gezdikten sonra burada mola verip tarihin, sanatın ve mimarinin tadını çıkarabilirsiniz. Piazza Venezia’nın solunda Victor Emanuel II’in etkileyici heykeli vardır. 1855 – 1911 yılları arasında İtalya’nın birleşmesini kutlamak amacıyla yapılmıştır.

Bölgeye 40 numaralı otobüsle gelebilir ve Piazza Venezia durağında inebilirsiniz. Günümüzde turistlerin uğrak yeri olan meydan bir zamanlar Papa’nun halka seslendiği balkonu, ihtişamlı heykelleri ile modern sokak sanatçılarını bir arada görebileceğiniz bir yer.

SANTA MARIA MAGGIORE

Roma’daki dört Patrikal bazilikadan biridir. İnşa emri Papa Liberio tarafından verilmiştir. Papa’nın 5 Ağustos 356 tarihinde rüyasında Meryem Anayı gördüğü ve emri bu yüzden verdiği söylenmektedir. Rüyasında Meryem Ana’nın kar yağarken bazilikanın nereye inşa edileceğini gösterdiğine inanılır. 5 Ağustos’ta gerçekten de kar yağdığı başka bir efsanedir. Hatta bazilikanın diğer adı “Saint Mary of Snows” (Karların Meryem Azizi) dir. Fakat Santa Maria Maggiore aslında Sisto III tarafından yapılmıştır ve Meryem’in anneliğine adanmıştır.

9. yüzyılda inşa edilen Santa Maria Maggiore Bazilikası, Esquilino Tepesini taçlandırır. Yapımında tonlarca altın ve etkileyici mozaikler kullanılmıştır. 40 tane monolitik mermer ve granit sütundan oluşur. Piramit şeklindeki çan kulesi 1300 lerde yapılmıştır ve 75 metre uzunluğu ile Roma’daki en uzun çan kulesidir.

1500 lerde ise yan şapeller yapıya eklenmiştir. Santa Maria Maggiore Bazilikası’nın arka tarafında mimar Carlo Rainaldi tarafından tasarlanan ve Gian Lorenzo Bernini tarafından yardım edilen bir alan vardır. Esquilino Meydanı’ndaki obelisk ise Augustus’un mozalesindendir ve Papa Sisto I’nın isteği üzerine 1587 yılında dikilmiştir.

PIAZZA del POPOLO

Şehrin kuzey girişinde bulunan meydandır. Roma’daki en büyük meydandır. Kimi zaman pop konserlerine, siyasi olaylara, gösterilere ve yeni yıl kutlamalarına ev sahipliği yapar. İkiz kiliseler “Santa Maria dei Miracoli” ve “Santa Maria in Montesanto” burada kuzeyden gelenler için güzel bir görüntü oluşturuyordu.

Piazza del Popolo, Avrupa’daki en güzel meydanlardan biri olarak düşünülür. Meydan zamanla genişletilmiştir ve Papa Sixtus V’ın emri ile Via di Ripetta ve Via del Babuino isimli iki tane cadde eklenmiştir. Piazza del Popolo’ya orijinal şeklini Fransız asıllı Romalı mimar Giuseppe Valadier 1809 – 1816 yılları arasında vermiştir.

A.Tamakan

 

İtalya / Roma(Campo dei Fiori&San Pietro&Castel Sant’angelo)

CAMPO DEI FIORI

Tiber Nehri ve Navona Meydanı (Piazza Navona) arasındaki bir Roma meydanıdır. Efsaneye göre meydan ismini Pompeo’nun sevdiği kadın Flora’dan almıştır. “Fiori” İtalyanca’da “çiçek” anlamına gelir. İsim aslında Orta Çağ’da, alan hala çayır çimenlikken verilmiştir. Başka bir inanışa göre ise meydana bu ismin verilmesinin nedeni verimsiz olan bu alanın verimli ve renkli hale getirilmesidir.
Campo Dei Fiori her zaman renklidir çünkü her zaman çiçeklerle bezelidir. Geceleri bar ve restoranları ile ünlü olan meydan, sabahları taze meyve, sebze ve çiçek alabileceğiniz bir yerdir. Campo Dei Fiori, Antik Roma’da “Venüs Victrix Tapınağı” ve “Pompey Tiyatrosu”nun olduğu yere yapılmıştır.Parione bölgesinde bulunan değerli kısımlardan biridir. Geceleri ve gündüzleri farklı hallere bürünen meydan, her iki durumda da aslında sanat arka planını barındırır.
Bu renkli meydan tarih içerisinde yarışlara, idamlara ve diğer değişik ve önemli organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır. Meydan ayrıca Giordano Bruno’nun heykeli ile meşhurdur. Giordano Bruno fikirleri nedeniyle yakılmış bir filozoftur. İdam edilen Bruno’nun heykeli de bu idamları simgelemektedir. 1888 yılında yapılan bu heykel filozofun tam da idam edildiği noktaya konulmuştur.

SAN PIETRO BAZILIKASI
Hristiyan dünyasının en büyük bazilikasıdır. Vatikan’da yer alan bu bazilika 186 metre uzunluğundadır, 136 metre yüksekliğinde bir kubbeye sahiptir, ön yüzü 114 metre genişliğinde ve 47 metre yüksekliğindedir. 22.000 metre karelik alanı ile bu devasa ibadethanede 20.000 insan aynı anda dua edebilir.San Pietro Bazilikası yaklaşık MS 4. yüzyılda İmparator Constantine’in isteği üzerine Saint Peter’ın şehit düştüğü yerde inşa edilmiştir. Zamanla bazilika büyümüş ve zenginleşmiştir. İlk restorasyon çalışması 15. yüzyılda papanın isteği üzerine yapılmıştır. Bu çalışma Roma Rönesans ve Barok tarzında yapılmıştır. Kubbenin planı Michelangelo’ya aittir, fakat bunu tamamlayamamıştır. Michelangelo’nun çizimlerine göre kubbeyi 1588 – 89’da tamamlayan kişi Giacomo Dalla Porta’dır.
San Pietro Bazilikası’nın en üstünde yer alan 42 metre çaplı kubbe gezginlere büyüleyici bir Roma manzarası sunuyor. Kilise haricinde ayrı bir girişi bulunan kubbeye dilerseniz merdivenlerle dilerseniz de asansörle çıkmanız mümkün. Eğer asansörle kubbeye çıkmayı düşünüyorsanız maceraya hazır olun çünkü yaklaşık 320 basamaklı ayrıca dar, kasvetli bir yolculuk sizi bekliyor. Kubbe’ye çıkmanın en mantıklı yolu ise asansör. Gelelim kubbe çıkış ücretlerine. Kubbeye asansör ile çıkmak isterseniz çıkış ücreti 7 Euro, merdiven çıkış ücretsi ise 6 Euro . Kubbeye Nisan-Eylül arasında 08:00-18:00 saatleri arasında , Ekim-Mart arasında ise 08:00-16:45 saatleri arasında çıkabilirsiniz.

CASTEL SANT'ANGELO
İmparator Hadrian için MS 130 – 139 yılları arasında Roma‘da inşa edişmiş bir kaledir. Ayrıca papanın evi ve hapishane olarak da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu Cem Sultan da hapishanede mahkum edilenler arasında bulunmaktadır. Önceki papalar tarafından tehlike durumlarında korunma amaçlı buraya saklanılmıştır. Castel Sant’angelo’yu Vatikan’a bağlayan gizli alt geçit hala burada bulunmaktadır. Orta Çağ’da şehrin kuzey girişini korumak için kaleye dönüştürülmüştür.
Eski dönemlerde çok trajik olaylara ev sahipliği yapmıştır Castel Sant’angelo. Örneğin, davaların bakılıp idamların yapıldığı bu yerde idam edilen kişinin başı günlerce ibret olsun diye köprüden sallandırılmış. Küçük, nemli, havasız hücrelerde mahkumlar açlık, susuzluk ve hastalıktan ölmüştür. Benvenuto Cellini, Cagliostro ve Giordano Bruno, Campo dei Fiori Meydanı’nda yakılmadan önce burada hapis yatmıştır. İtalya’nın yapısının değişmesi ile burası da askeri bir merkez haline dönüştürülmüştür.
Tiber nehri kıyısında yürürken ve Sant’angelo Köprüsünden geçerken bu kaleyi görebilirsiniz. Günümüzde birçok sergiyi barındıran bir müze haline dönüştürülen yapıda bir efsaneye göre uzun bir koridordan sonra Roma İmparatorlarının küllerinin olduğu bir odaya ulaşılır. Bu odadan yukarı terasa çıkıldığında Archangel’in orijinal bir heykeli bulunur. Diğer bölümler arasında Hall of Apollo (Apollo Salonu) ve Clement VII’nın özel odalarını görmenizi öneririm.

A.Tamakan

İtalya / Roma(Colosseo & Piazza Navona)

COLOSSEO

Gladyatörler, aslanlar, kaplanlar…. Roma’nın simgesi haline gelen, çok görkemli, çok haşmetli bir sanat harikası.

Burada imparatoru ve Roma halkını eğlendirmek için gladyatör dövüşleri düzenlenir ve pek çok halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, klasik mitolojiye dayanan dramalar olurmuş.

Colosseo veya Flavian amfi tiyatrosu MS 72 yılında İmparator Vespasian tarafından yapılma emri verilen Roma’da bulunan amfi tiyatrodur. Tiyatro, oğlu Titus tarafından 80 yılında tamamlanmıştır. İsmini bir zamanlar buraya yakın bir yerde bulunan İmparator Nero’dan alır. Taş ve demirden inşa edilen Kolezyum, dünyadaki en büyük amfi tiyatrodur ve Roma mimari ve mühendisliğinin en önemli eseri olarak kabul edilir. Orta Çağ’ın başlarında kullanımı durdurulan yapı, günümüze bir kısmı zarar görmüş olarak ulaşmıştır. Depremlerin ve taş çalanların bu zarara neden olduğu düşünülmektedir. Roma Forum’un hemen doğusunda inşa edilen Kolezyum, 55.000 izleyicinin giriş yapabileceği 80 arklık girişlere sahiptir. Tiyatro amacı ile kullanıldığı zamanlarda bu izleyiciler yerlerine sınıf farklarına göre oturtuluyorlardı.

188 metre uzunluğu, 156 metre genişliği ile devasa bir yapıdır. Sadece tiyatro oyunları için değil, hayvan dövüşleri, idamlar ve gladyatör mücadeleleri için de kullanılmıştır. Gladyatör mücadeleleri o günlerde çok popüler olan bir aktivitedir. Genellikle kölelerden, mahkumlardan ve suçlulardan oluşan gladyatörler arasında birkaç kadın gladyatör de vardı. Zengin fakir herkesin izlediği bu mücadeleler kimi zaman imparator tarafından da takip edilmekteydi. Bir günde birkaç farklı mücadelenin sergilendiği Kolezyum’da kan olan toprak ara ara yenisi ile örtülürdü. Bu organizasyon Hristiyanlığa kadar devam etmiş fakat insan ölümleri nedeniyle sonlandırılmıştır.

Roma İmparatorluğunun ikonik sembolü olan ve turistlerin uğrak noktası olan Kolezyum’un Roma Katolik Kilisesi ile yakın bağlantıları vardır. Papa, Kutsal Cuma (İsa’nın çarmıha gerildiği gün) için meşaleyi Kolezyum etrafındaki alanda ateşler.

Kolezyum’a toplu taşıma ile ulaşmak isterseniz çeşitli alternatifleriniz var. Bunlardan ilki metro. Kolezyum’a metro ile “Colosseo” durağı üzerinden ulaşabilirsiniz. Tramvay ile ise 3 numaralı hat ile ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. Bunlar dışında 60, 75, 85, 87, 271, 571, 175, 186, 810, 850 ve C3 nolu otobüslerle de Kolezyum’a ulaşabilirsiniz. Metro ve otobüs dışında turistik hop on hop off (üstü açık) otobüsler ile de bölgeye ulaşabilirsiniz.

Bir de burada öğrendiğim bir efsaneye göre İtalyanlar derler ki; Colosseo yıkılmadan Roma yıkılmaz. Roma yıkıldığında da tüm dünya yıkılır. Yani kısacası ne zaman ki Colosseo yıkılacak, o zaman dünyanın da sonunun geleceğine dair bir inanış var İtalyanlarca…Ne kadar doğrudur değildir bilinmez, ancak Roma da halen inanılan bir efsane….

PIAZZA NAVONA

Piazza Navona Roma’daki en ünlü meydanlardan biridir. Eski bir stadyum şeklinde inşa edilmiştir. Romalılar döneminde bu alan Dominitian Stadyumu olarak kullanılmaktaydı ve 30.000 kadar izleyici alma kapasitesine sahipti. Piazza Navona da bu stadın ölçülerinde ve şeklinde inşa edilmiştir.Rüzgarlı sokaklardan ve tarihi merkezlerden birden Piazza Navona’ya çıkarsınız. Şehrin göbeğinde bulunan bu yer mimarisi ve uyumlu sanat eserleri ile göz alıcı güzelliktedir. Tüm Roma meydanları içerisinde Piazza Navona, Roma hayatının en canlı yaşandığı yerlerdendir. Uzun bir süre buluşma noktası olarak kullanılan meydan, ayrıca pazarlara, yarışlara ve farklı organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır.

Piazza Navona, barok tarzının baş yapıtı olarak kabul edilir. Meydanda mimar Gian Lorenzo Bernini’nin “Dört Nehir Çeşmesi”, Francesco Borromini ve Pietro da Cortona’nın çalışmaları vardır.

Bir efsaneye göre bu meydan Bernini ve Borromini’nin rekabetini sembolize etmektedir. Bernini nehir tanrıları ile paganizmi yansıtırken Borromini aynı meydanda kilise ile Hrıstiyanlığı temsil etmektedir. Günümüzde yaya geçişine açık olan Piazza Navona, “Fountain of Four Rivers” (Dört Nehir Çeşmesi) ve bunun tam karşısında Sant’Agnese Kilisesine sahiptir. Bu çalışmaların hepsi barok tarzını yansıtır.

A.Tamakan

IMG_1769

 

 

İtalya / Roma (Fontana di Trevi&Pantheon)

FONTANA DI TREVI (Aşk Çeşmesi)

Bizim nedense ”Aşk Çeşmesi” diye bildiğimiz bu şaheserin asıl adı ”Fontana di Trevi” yani ‘Üç yol Çeşmesi’dir. Adını, üç yeraltı su yolunun bu noktada toplanmasından aldığını söylüyorlar. Daracık sokaklar aralığında kalan bu gösterişli çeşmenin genel ifadesi denizdir. Deniz kabuğundan bir at arabası, arabayı çeken kanatlı atlar ve arabada bulunan mitolojik deniz tanrısı Neptün. Burada ki mitolojik hayvanlar kompozisyonunda, şaha kalkmış at, okyanusun karışıklığını, sakin olan ise huzur dolu durgunluğunu simgeler.

Roma’daki en büyük ve en ünlü barok tarzı çeşmedir. 25.9 metre yüksekliğinde ve 19.8 metre genişliğindedir. 1732 yılında Nicola Salvi tarafından tasarlanan çeşme 1762 yılında tamamlanmıştır. Bu çeşme, Trevi Meydanı’nda bulunur.

17. yüzyılda Papa Urban VIII, Bernini’den çeşmenin yenilenmesini istemiştir. Fakat Papa’nın ölümünden sonra bu proje gerçekleştirilmemiştir. Bernini sadece çeşmenin yönünü Quirinal Sarayı’na doğru çevirerek Papa’nın bu görüntünün tadını çıkarmasını sağlamıştır.

Efsaneye göre çeşmeye bozuk para atan kişi bir gün Roma’ya dönecektir. Atılan bu paralar belirli aralıklarla toplanarak yardım kuruluşlarında kullanılmaktadır. İnanışa göre sağ elle sol omuz üstünden Trevi Çeşmesi’ne para atmak kişiye iyi şans getirir. Bir bozuk para atmanın bir gün Roma’ya dönüleceğine, iki tane bozuk para atmanın Romalı güzel bir kıza aşık olunacağına, üç tane bozuk para atmanın ise Roma’da birisi ile evleneceğine işaret ettiğine inanılır. Her gün,her saat hatta her an tıka basa kalabalık olan bu şaheseri görmek ve şöyle rahat rahat inceleyebilmek için gece vaktini tercih edebilirsiniz.

PANTHEON

Antik Roma döneminden kalan ve en iyi şekilde korunmuş yapısıdır. Pagan Roma tanrılarına adanan tapınak, MS 118 – 125 yılları arasında inşa edilmiştir. Yapı, İmparator Hadrian tarafından yapılmıştır ve yapılış amacı Augustus’un arkadaşı ve komutan Marcus Agrippa’nın MS 80 yılında yanan Panteon’unun yerine geçmektir.

Antik Roma’nın en iyi korunmuş anıtı olan ve görkemli gücünü sessiz zerafetiyle birleştirmiş bu dairesel yapı sadeliğine rağmen muhteşem. İnanılmaz derin, sessiz ve görkemli benim için. Burada öğrendiklerimize göre; Pagan döneminde tüm tanrılar için yapılmış bir tapınaktır. Daha sonra kilise olarak kullanılmaya başlamıştır. Roma’da ki en eski kubbeli binadır ve bu kubbenin çapı 43 metredir. Kubbenin özelliği dışarıda ki güneşi en iyi şekilde içeri alması ancak bunun yanı sıra yağmur yağdığında içeriye girmesini engelleyecek şekilde yapılmış olmasıdır. Ayrıca burada öğrendiğimiz bir bilgi de; Pantheon, Pagan döneminde yapılmış olup, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığa geçişi ile birlikte, uzunca bir süre tapınak olarak kullanılmamış ve atıl olarak kalmıştır. Bu dönem içerisinde, depo, ahır gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu kubbenin iç ve dış çevresinde yaklaşık olarak 300 ton ağırlığında bronz kullanılmıştır. Bu dönem zarfında bronzun pahalı olması nedeni ile de bu bronzlar buradan sökülerek eritilmiş ve günümüzde San Pietro kilisesi içinde ki, sadece özel ayinler sırasında papanın çıkma yetkisi bulunan devasa sunağın yapımında kullanılmıştır. Ayrıca Rafaeollo, İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuelle ile oğlu I.Umberto gibi önemli kişilerin mezarları da burada bulunmaktadır.

Meydanları ve çeşmeleri ile ünlü olan Roma da, burada da geniş,etrafı kafelerle dolu ve ortasında çeşmesi bulunan bir meydan var. Kısa bir gezintiden sonra bu çeşmenin merdivenlerinde oturup etrafı izlemekte ayrıca keyiflidir.

A.Tamakan

IMG_1757IMG_1777

600px-Pantheon_façana

İtalya / Roma

ROMA; Bol yağmurlu, bol ağaçlı, bol tarihli...

Öncelikle biraz Roma hakkında genel bir bilgi ile başlamak istiyorum.
Roma, mimari, kültür, moda ve din gibi bir çok değerlerle zengin bir içeriğe sahiptir. Romulus ve Remus mitolojisi hikayesi ile başlayan Roma tarihi Rönesans tarihlerinde altın çağını yaşamış olup, günümüzde ki halini özellikle Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra edinse de şehrin ana hatları hala mimari,din,moda ve kültürün etkisi altındadır.
Roma, İtalya'nın Lazio bölgesinin başkentidir. Tiber ve Aniane nehirlerinin arasındadır ve Akdeniz'e yakındır. Roma, Avrupa'nın en kalabalık şehri ve 1290 km karelik yüzölçümüyle Avrupa'nın en geniş yüzeye yayılmış başkentlerinden biridir. Roma yedi tepe üzerine kurulmuştur. Bu tepeler; Palantino, Aventino, Campidoglio, Quirinale, Viminale, Calio ve Esquilino dur.
Roma; Vatikan, Fontana di Trevi( bizim Aşk Çeşmesi diye bildiğimiz), Piazza Spagna(İspanyol Merdivenleri), Colleseo, San Pietro Meydanı, Pantheon gibi bir çok tarihi yapısı ile tanınmaktadır. Roma tarihi şehir merkezi UNESCO dünya tarih mirası listesindedir. Bunun yanı sıra, muhteşem sarayları, yüzyıllık kiliseleri, bazilikaları, anıtları, bolca bulunan heykelleri ve sanat eserleriyle de dünyanın en zengin şehirlerinden biri kabul edilmektedir. Bir de canlı gece hayatı ve ünlü markalara ev sahipliği yapması sebebiyle de alışveriş konusunda da ilk akla gelen şehirlerden biridir. Roma’da alışveriş yapılabilecek bölgeler şehrin hemen her yerinde mevcuttur. Şehirdeki en ünlü alışveriş bölgeleri ise Via del Corso, Via Condotti ve Via Cola di Rienzo’dur.
Dünya'nın en küçük ülkesi olan ve Katoliklerin ruhani lideri Papa'nın yaşadığı bağımsız devlet Vatikan da burada yer almaktadır. Vatikan, Roma'da bulunmasına rağmen 1929 Laterano Antlaşması şartlarına göre bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir.
Roma turistik bir yer olması nedeni ile para akışının oldukça yoğun olduğu bir yerdir. Gerek barınma ve ulaşım olsun gerekse alışveriş de olsun nakit ve kart kullanımı geçerlidir. Turist olarak gitmiş iseniz, belli bir oranda ki alışverişinizin üstündeki harcamalarınız için gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra vergi iadesini geri alabilirsiniz. buraya gelen misafirlerim bundan yararlandılar ve bizde öğrenmiş olduk.
Sağlık konusunda çok şükür ihtiyacımız kalmadığından çok fazla bilgim yok ancak genel bir sağlık problemi yaşarsanız başvurulabilecek bir kaç adres var. Roma'ya gelmeden önce araştırdığım ilk şey hastaneler olmuştu. Takdir edersiniz ki en önemli şey sağlıktır. İngilizce konuşabilen doktorlar için AB Büyükelçiliğini aradığınızda size yardımcı oluyorlar ve yönlendiriyorlar. Bütün büyük hastaneler 24 saat hizmet veriyor. İngilizce konuşabilen doktorlar Salvator Mundi International Hospital' da bulunuyor. Viale delle Mura Gianicolensi adresindeki hastaneye 115 numaralı otobüsle ulaşılabilir. Malum çocuk olunca tüm alternatifleri düşünmek ve bilmek gerekiyor. Bir de Via Emilio Longoni adresinde bulunan Rome American Hospital var ve buraya da 508 numaralı otobüsle ulaşabilirsiniz. Ayrıca Medicall diye adlandırılan kişisel hizmet veren yani adresinize gelen doktorlar da sıkça kullanılıyor burada. Bunun ücretini de öğrendim:) genelde Partisi'den hekimlerin geldiği bu hizmetin karşılığı 150 Eur'dur.

Roma' da hava, kışın bol bol sağanak yağışlı. Aslında tam olarak Akdeniz iklimini yansıtmakta. Yaz ayları inanılmaz sıcak geçmekte ve sıcaklık kimi zaman 40-42 dereceye kadar ulaşmakta. Özellikle Haziran ve Ağustos da demişlerse de bize, Ağustos ayında yüksek nem ciddi bir sorun oluyor. Bu nedenle 1 Ağustos - 1 Eylül tarihleri arasında tüm şehrin tatile girmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Kış ayları ise bol yağış olmasına rağmen diğer Avrupa ülkelerine göre daha ılık geçiyor. Aralık- Şubat arasında ortalama sıcaklık 10-15 derecededir. Bu iklim şartlarına göre de Roma'yı ziyaret edebileceğiniz en iyi dönem, Mart-Haziran ve Eylül-Ekim aylarıdır. Roma için ziyaret edilebilecek en kötü zaman da bahsettiğim gibi Ağustos ayıdır. Eczane, pastahane, marketlerin bir çoğu, gazete bayileri, dükkanlar neredeyse tamamı Ağustos ayında kapalıdır.
Bahsettiğim gibi Roma tam bir tarih ve kültür şehri. Biraz bu tarihi yapılardan bahsetmek istiyorum. Biraz dedim ama aslında o kadar çok anlatılacak tarihi yapısı ve kültürü var ki...

PIAZZA DI SPAGNA ( İspanyol merdivenleri)

1725 yılında açılan ve Trinita dei Monti Kilisesine çıkan merdivenlerdir. 1723 – 1726 yılında Roma‘da yapılan merdivenler Francesco de Sanctis tarafından tasarlanmıştır. Fransız kilisesi Trinita dei Monti ile ünlü Spagna (İspanya) Meydanını birbirine bağlar. Kelebek şeklindeki dizaynı ile İspanya Meydanı, dünyadaki en ünlü şekillerden biridir. Roma barok stilini yansıtan bu meydan, Rönesans döneminde daha çok popüler bir yerdi. Eski yazarların ve sanatçıların buluşma noktası olan meydanda ayrıca çok şık oteller de bulunmaktaydı.
Adını zamanında İspanyol Elçiliği olarak kullanılmış bir evden alan bu merdivenler ve Piazza Spagna, Via del Corso' ya kadar uzanan, şehrin en pahalı semtinin tam kalbindedir. Via del Corso da, sadece şal ve tişörtleri 200EUR’nun üzerinde başlayan fiyatlarla tüm markaları görebilirsiniz.
Bir kalabalık, bir curcuna var ki tam bir şenlik havasında...İspanyol merdivenleri, zaman geçirmek için gerçekten eğlenceli bir yer. Oturun merdivenlere, alın içeceklerinizi bakın sağa sola. Sokak satıcıları, şövalyeler, at arabaları, fotoğraf çekenler, öpüşenler, koklaşanlar, tanıdık görüp bağıranlar (Türk'ler de rastladım bu duruma), dans edenler, o kalabalık ve gürültüde kitap okuyanlar kısacası her türden tasvir edilebilecek detaylar görebilirsiniz...
Bir de bu meydanında bir çeşmesi var. 17. yüzyıl tarihli batmış gemi şeklindeki bu çeşmeyi Fontana della Baracccia'yı Bernin'nin babası yaptırmıştır. Merdivenlerin önündeki “Barcaccia” olarak bilinen bot şeklindeki çeşme, Papa Urbano VII’nın oplu Bernini’ye verdiği emirle Fransız kralı ile yapılan anlaşmanın anısına yapılmıştır. Pietro Bernini ve Gian Lorenzo tarafından inşa edilen bu çeşme de meydanın tamamlayıcı unsurlarındandır. Lorenzo sonrasında da Roma’da barok tarzı birçok esere imza atmıştır. Ayrıca Barcaccia’nın yapılışının bir başka amacı Tiber Nehrinde 1598 yılında meydana gelen sel felaketini anmaktır.
Buranın tam karşısındaki o meşhur Via del Corso caddesi üzerinden yürüyerek Aşk Çeşmesine 5-10 dakika içinde gidebiliyorsunuz. Aşk çeşmesinden de Panteon a, oranın biraz ilerisinden PİAZZA NAVONA' ya geçebiliyorsunuz. Orada güzel barlar kafeler var ama biraz pahalıdır. Tam karşı sokağı da (dar bir sokaktan geçerek gidiyorsunuz) CAMPO DI FIORI 'ye geliyorsunuz. Burada da aynı şekilde barlar kafeler var ve çok daha uygun.

FONTAN DI TREVI (Aşk Çeşmesi) ise bir sonraki yazım da :)

A.Tamakan

IMG_4826IMG_0145