Tiran Günlükleri / Mutfak

Arnavut mutfağı Türk mutfağına çok benziyor. Burada da her türlü sebze ve meyve mevcut. Ama benim için Türkiye den çok önemli bir farkları var. Her şey taze ve doğal. Evet yurt dışından gelen ithal meyveler ve bazı sebzeler olabiliyor avakado, mango, kivi, Akdeniz salatası vs gibi ancak özellikle sebzeleri ve etleri tamamen doğal. İnekler, kuzular, tavuklar tamamen doğal ortamda besleniyor ve ithal hazır yem kullanılmıyor. Bu sebeple de burada yediğim etin ve yumurtanın tadı, beni bir kez daha çocukluğuma götürdü. Tavuğu haşladığımda eve yayılan mis gibi kokusu, yumurtanın lezzeti ve hele ki özellikle Mart&Nisan aylarındaki kuzunun lezzetini anlatamam. Tavuklar küçücük küçücük, körpecik bir porsiyonda bir tavuk yiyebiliyorsunuz, bizde ki gibi şişirilmiş değil. Yumurtaların rengini uzun süredir öyle görmemiştim. Et kart değil, tazecik yarım saatte pişiyor. Sebzeler, meyveler yamuk yumuk, bazıları kurt delikleri var, ilaçlanmamış mis gibi doğal. Bizimki ile aynı bir çok yemek var. Bizim sebzeli güvece benzer bir yemekleri var; tek farkı içine kaşar koyuyorlar ve buna kiremit kebabı deniyor. Meşhur Arnavut ciğeri de burada bir çok restoranda bizim bildiğimizin aksine farklı olarak salçalı ve soslu olarak güveçte yapılıyor. Ancak tadı muhteşem, yumuşacık, lime lime ağızda dağılıyor. Yine güveçte hamurla kaplayarak yaptıkları et soteleri de bize benzer ama etinden olsa gerek çok daha güzel. Buradan yemeden dönmeyeceğiniz en meşhur tatlıları da shindetli (sağlıklı demek) ve trileçe dir. Bir de börek tatlısı adı verdikleri, bizde ki baklavaya benzeyen tatlısı var. Bunların dışında bir çok tatlıyı da burada bulmak mümkün. Burada da her ilin, her yörenin kendine has yemekleri var. Elbasan’ın Elbasan tavası, Korça’nın Lakror’u, Durres’ın balık yemekleri…  Her sokakta birer börekçi ve daha çok öğrenciler ile gençlerin tercih ettiği bizdeki tırnak pide yada krep arasına döner ve çeşitli soslar koyarak yaptıkları bir sandviç çeşidi olan ‘suflaçe’ dedikleri sandviçleri satan küçük dükkanlar var. Buralar sabah kahvaltıları ve öğlen yemekleri için bir çok kişinin uğrak yeri. Her türlü börek, pasta, kek, kurabiye var ama bir tek bizim o mis gibi simitimizi de özlemiyor değilim. Yani kısacası burada her şey doğal, taze ve lezzetli aynı burada yaşamak gibi:))

A.Tamakan  

Tiran Günlükleri / Yaşam

Tiran’da insanlar nasıl ve nasıl yaşarlar?

Burada kaldığım süre içerisinde gözlemlemeye çalıştığım ve merak ettiğim bir çok şeyi burada edindiğim arkadaşlarıma sorarak, sohbetlerim neticesinde öğrendiklerimi şöyle bir anlatmak isterim.

Tiran’ da da aynı İtalya ve bir çok Avrupa ülkesi gibi kahvaltı kültürü diye bir şey yok. Bence günün en önemli ve en güzel öğünü olan kahvaltı sanırım sadece Türklere has. Burada kahvaltıyı kahve ve Italya’ da ki gibi kuruvasan veya ona benzer yiyeceklerle yapıyorlar. Öğrencilerin bir çoğu da dilim olarak satılan ve en ucuz öğrenci yemeği olan böreklerle yapıyorlar. Burada da kahve kültürü çok gelişmiş. Bir önce ki nesil sabah kahvenin yanında bir kadehte konyak içiyorlar. “Konyak mı? ” diyorsunuz. Evet evet… Yeni nesil de bu böyle olmasa da elli yaşın üzerindekiler her sabah kahvenin yanında konyak ile başlıyorlar güne. Ancak bahsettiğim gibi burada da yediden yetmişe herkes güne kahve ile başlıyor.

Tiran’da her yer kafe ve bar. Bizim kahvelerin, kafelerin, barların toplamından daha fazla kafe bar var kişi başına düşen.  Burada da yediden yetmişe herkes bir çok işi için kafelerde buluşuyor. Kafelerde bir kahve ve bir bardak su ile iki üç saat oturabiliyorsunuz. Tekrar bir şeyler sipariş et diye başınızda bekleyen, sizi taciz eden garsonlar yok. Aynı zamanda, masanızda ki boş fincan ve bardakları da siz masadan kalkıp gidene kadar toplamıyorlar. Çünkü bu müşteriye/misafire yapılmış bir saygısızlık olarak görünüyor burada. Yani kısacası burada kafelerde sabahtan akşama kadar keyifle oturabiliyorsunuz.

Burada özellikle yazın tüm barları ve kafeleri dolu görebilirsiniz. Bir çoğu da bayağı bir içiyorlar. Ancak bunca zaman buradayım, gecenin geç saatlerine kadar da kaldığım oldu ama bir kere ne bir kavga ne bir sapkınlık görmedim. Yüksek sesle konuşan,bağıran,nara atan yok,göremezsiniz. Öyle içip içip sarhoş olup; yan baktın, ayağıma bastın, omuz attın, yok kız arkadaşıma baktın, yok çarptın diye sapıtıp ta sapkınlık yapan yok. Adam akıllı oturup içiyorlar, çoğu zaman sabahlara kadar içiyorlar sonra da paşa paşa kalkıp gidiyorlar. Paşa paşa demişken ve de aklıma gelmişken bir şeyden daha bahsedeyim.

Tiran, ilginçtir ama özellikle bayanlar için gayet güvenli bir şehir. Gecenin her saatinde hatta sabaha kadar, tek başına, bir kaç bayan gayet şık ve rahat gezebiliyorlar. Ne bir rahatsız eden, ne bir ters bakan yan bakan yok, rahatsız eden yok. Gece yarısından sonra bile, zifiri karanlık da, ıssız parklarda tek başına yürüyüş dahi yapabiliyorlar. Ola ki bir rahatsız edilme durumunda polisi aradığınızda, laf atmanın cezası bile o gece karakolda kalmak. Taciz etmenin cezası da minimum 3 ay hapis. Yani kısacası, hele de benim gibi yalnız yaşıyorsanız, güvenlik konusunda oldukça rahat. Seviyorum Tiran’ı, Tiran’da yaşamayı… 🙂

A.Tamakan

IMG_1271IMG_1323

Tiran Günlükleri / Arnavutluk

Şimdi biraz Arnavutluk tarihinin bir kaç önemli olayından bahsederek başlamak istiyorum. Gerçekten kısa kısa, uzatmayacağım:)

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelasglar Avrupa’nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlılar da köklerini Pelasglara dayandırır. Pek çok tarihçi İlliryalılar ve Pelasg’ların Helen kavimlerinden Dorlar ile akraba olduğu ve Helen kültürünün kurucuları oldukları görüşündedir.

Arnavutlar, Avrupa’nın en eski halklarından oldukları ve ayrıca milli kimliğini (aidiyetini) dinsel farka dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgularlar. Arnavut dili Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur. Ki bence itelemeyle bu gruba sokulmuştur. Bu da ayrıca anlatılması gereken bir konu. Arnavutçada, uzun süre komşu olmaktan ve 1000 yıllık Bizans idaresinden dolayı Yunanca ve Sırpça, 437 yıllık Osmanlı idaresinden dolayı da Türkçe ve Arapça kelimeler mevcuttur. Yine de Arnavutça kelime haznesi olarak saf bir dildir.

Türkçe’deki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan ‘Arvanit’lerin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Orta Çağ’da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ’da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqiperia şeklinde adlandırmıştır.

Arnavutlar kendilerini ilk birleştiren kişi olan İskender Bey’i her fırsatta anmaya devam ediyorlar. Örneğin İskender Beyin savaşta kullandığı keçi desenli başlığından esinlenen desenler bazı Arnavutluk devlet binalarının girişini süslüyor.  “Arnavut gibi inatçı” deyiminin kaynağı bu başlık bile olabilir:))

İskender Bey meydanının hemen yanında Osmanlı saat kulesi ve Ethem Bey cami var. Tiran’da hemen hemen hiç cami yok gibi. Komünizm zamanı camilerin hepsi yıkılmış, Ethem Bey camii de müzeye dönüştürüldüğü için kurtulmuş. Komünizm, Arnavut toplumunda dinin izlerini silmiş.

Tiran, aynı zamanda Arnavutluk’un kültür başkentidir. Burada bir çok kültürel bina, kongre sarayı, kültür sarayı, devlet opera ve balesi, ulusal kütüphane bulunuyor. Bunun yanında ulusal tarih müzesi, arkeoloji müzesi, ulusal sanat galerisi, uluslar arası kültür merkezi, halk kültür sergi salonu ve doğa bilimleri müzesi önemli kültürel alanlarından. Kentte gençler ve orta yaşlıların uğrak yeri, Batı tarzı kafe-barlar. Akşamları insanlar bu bulvar kahvelerinde vakit geçiriyorlar. Daha geç vakitlerde ise Tiran’ın eskiden komünist parti yöneticilerinin kaldığı yasak bölge denilen şimdiki adı ”Blloku” olan semtindeki barlar revaçta.  Mekanlar da canlı müziğe sık sık rastlanıyor.

A.Tamakan

indir

 

Fier / Arnavutluk

Sabah Vlore de kısa bir tur atıp, sahilde gezdikten sonra Berat'a oradan da evimize dönmek üzere yola çıktık. Yine yolumuzun üstünde olan ve antik eski şehri Appolino görmek üzere Fier'e uğradık. 

Yok yok bu Arnavutluğun güneyi tam yaşanılası bir yer. Burası da gayet keyifli ve hareketli bir şehir. Bir kahve molası verdikten sonra Antik Yunan kenti Apolloni'yi ve içindeki müzeyi gezdik.
FIER, Appolino antik kentin kalıntılarıyla tanınan bir yer. Kent 137 hektarlık bir alanı çevreleyen 4 km uzunluğunda bir duvar var. En ilginç yerler arasında belediye meclisi binası, kütüphane, zafer takı ve Artemis tapınağı var. Ayrıca dikkate değer 2. yüzyıla tarihlenen ve bir zamanlar yaklaşık 10.000 seyircinin ağırlandığı Odeon ve iki katlı, 77 metre uzunluğunda kapalı geçit var.
Fier'e 12km'lik uzaklıkta olan Apollonia, Arnavutluk'ta iki en önemli antik Ilyrians sömürge yerleşim yerlerinden biri.
Kazılar ve Appolino Anıtlar
Appolino'da kazı yapmak için ilk girişimler 1. Dünya Savaşı sırasında Avusturyalı arkeologlar tarafından yapılmış. Sistematik kazılar şehir merkezinde anıt kompleksi gün ışığına çıkarmış. Leon Rey, yönettiği bir Fransız arkeolojik misyonu ile 1824 yılında başlamış. Birçok eser St. Mary manastır müzesinde sergilenmektedir.

Agonothetes Anıtı
Bu anıt ta daha sonradan restore edilmiş. Yapısı, yarım daire şeklinde ve yapının ön kısmı özel bir şekilde dekore edilmiş. Korint tarzı ile taçlandırılmış 6 ayağı vardır. MS 2. yüzyılın ortasından kalma bir yazıtta; yüksek rütbeli subaylar ve onun askerlerinin ölümü anısına inşa edilmiş olduğunu söyler. Anıtın açılış gününde, gladyatörler 25 çiftin katılımıyla bir gösteri yapmışlar. Batı tarafında, anıtsal yapının üst tarafında küçük kalıntıları görebilirsiniz.
A.Tamakan
IMG_8475IMG_8491IMG_8491.JPG


 

Arnavutluk / Berat

Harika...!!! Muhteşem...!
Mimarisiyle Avrupa'nın ortasında halen Osmanlı Imparatorluğu'nu temsil eden şu anda yaklaşık 120 bin nüfuslu bir şehir. Mimari özelliklerini bugüne kadar koruyabildiği gibi adını da değiştirmeden günümüze getirmeyi başaran Berat, 1417'de Osmanlı hakimiyetine girmiş.
Osumi nehrinin Müslüman ve Hıristiyan mahalleleri olarak ikiye böldüğü Berat, 2. Bayezid'in burayı ziyareti sırasında, şehre Islami bir görünüm verilmesi için emir vermesiyle bu hale bürünmüş.
Berat'a girdiğimizde Osumi nehri karşılıyor bizi. Şehri ortadan ikiye bölen Osumi nehri, ülkedeki dini hoşgörünün zıddı bir görev üstlenmiş. Anlatılana göre bir ailede anne Hıristiyan, baba Müslüman olabilirken Osumi nehri Berat'ı, Müslüman ve Hıristiyan mahallelerine ayırmış. Nehrin solundaki Osmanlı evlerinde Hıristiyanlar oturuyor. Sağ taraf ise, kalenin bulunduğu dağın yamaçlarından başlayarak, kale içindeki evler de dahil Müslüman mahallesi olarak adlandırılıyor. Berat, Arnavutlar için de önemli tarihi gelişmelere sahne olmuş. Napoli Krallığı'nın desteğiyle Osmanlı kuvvetlerinin karşısına çıkan Iskender Bey Osmanlı kuvvetlerine Berat şehri önünde yenilmiş. Yine, 1945-1985 yılları arasında Arnavutluk'a komünist bir yönetim getiren Enver Hoca da mücadelesini Berat'ta başlatmış. Enver Hoca'nın evi bugün müze halinde ziyaretçilere açık.
Berat kalesi tüm heybetiyle şehrin tepesinde duruyor. Kaleden şehri ayrıntılarıyla görüp, şehrin güzelliğine şahit oluyorsunuz. Kale içinde yer alan köşkü Enver Hoca dinlenmek amacıyla kullanırmış. Yine, kale içinde bulunan TV yansıtıcılarının yanına TRT’nin yayınlarını yansıtmak için de, defalarca yansıtıcı konulmuşsa da bunların kablolarının Hıristiyanlar tarafından kesildiği söyleniyor. Arnavutluk halkının Türklerle irtibatının kesilmeye çalışıldığı açıkça anlaşılıyor.

Manzarası muhteşem, sokakları muhteşem... Beraat Üniversitesini şöyle bir kısaca gördükten sonra yemek yemek için harika bir manzaraya sahip hoş bir restorana girdik. Kendi hoş yemekleri daha da hoş. Pispili( ıspanaklı börek tarzı bir şey) süperdi... Ciğer bildiğimizin dışında salçalı ama lokum gibiydi... Karşık ızgarasının tadı damağımızda kaldı... Kızarmış kaşkaval Arnavut rakısının yanında iyi gitti...
Arnavutların meşhur tatlısı olan Shindetli ise tam bir şiddetliyi:)) Yediklerimizi eritmek üzere, Berat Kalesini görmek için bu güzel şehri gezmeye devam ettik.

Üç günlük tatilimizi de böylece bol kahkahalı, bol tarihli ve bol yemekli şekilde keyifle bitirdik.

A.Tamakan



 

Arnavutluk / Vlora

VLORA, Dıraç'tan sonra ülkenin en büyük liman kenti. Ülkenin en eski kentlerinden biri olan Avlonya, Antik Yunanlılar tarafından MÖ 6. yüzyılda kurulmuştur. Büyük bir ticaret merkezi olan Avlonya'da balıkçılık ve sanayi sektörleri gelişmiştir. Çevresindeki bölgede ise petrol, doğal gaz, yersakızı ve tuz üretiliyor.
İsmail Kemal, Bayram Curi, Hasan Priştina ve İsa Boletin gibi beylerin desteği ile 28 Kasım 1912 günü VLORE şehrinde Arnavut bayrağı göndere çekilmiş ve Arnavut topraklarının bütünlüğü ilan edilerek VLORE geçici bir süre başkentlik yapmıştır.
Vlore oldukça gelişmiş bir şehir. Bir şehirde bulunması gereken her şey mevcut. Bütün bunlara rağmen gece hayatından uzak ve sakin bir ortama sahip.
Muhtemelen kış dönemi olduğu için geceleri dışarıda pek kimse olmuyor.

Çok düzenli, çok temiz ve çok nezih. Bence tam başkent olacak bir şehir VLORE...
Arnavutluk...... Tiran ve güney şehirleri..... Birbirinden ne kadar uzak yapılara sahipmiş. Ancak şunu söyleyebilirim ki güneyi gerçekten el değmemiş, çok fazla turist görmemiş, bozulmamış, bakir doğa harikası ve mucizesi yerler...
A.Tamakan
IMG_9439IMG_8140

 

Arnavutluk / Delivine(Syri Kalter)&Borsh

Nereden başlasam, nasıl anlatsam..... Tamam her gördüğüm şehri,ilçeyi, kasabayı, her defasında büyük bir hayranlıkla anlatıp, güzelliklerinden aynı şekilde bahsediyor olabilirim ama nasıl anlatmayayım, birbirinden muhteşem, görülesi, yaşanılası bu cennet bahçesi tadındaki yerleri?
Muhteşem...! Inanılmaz..! Tabiat harikası...! Hiç bir ressamın paletinde bulamayacağı, oluşturamayacağı, Rabbimin o muazzam kudretinin birkez daha
gözler önüne serildiği yeşili ayrı, mavisi ayrı, moru ayrı, bir çok rengi ayrı ve kendi aralarında ki farklı farklı geçiş tonlarıyla bezenmiş renk bahçesi, cennet bahçesi.... Anlatılamaz, tasviri yapılamaz.... Dedim ya nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum....
Saranda'nın merkezinden 25 km uzaklıkta ki Delvine şehrinde bulunan Mavi Göz diye bahsedilen Syri Kalter burası. Bu muhteşem güzelliği gördükten sonra, aklımda Delvin'e ait ne varsa hepsi bir anda siliniverdi. Sadece Mavi Göz yer etti....Delvin demek Mavi Göz demek oldu benim için.
Bunca zorlu yolları aşmaya değer muazzam bir yer. Onbeş dakika gezer, diğer yerlere zaman ayırabilmek için hemen yola çıkarız dediğimiz bu yerde iki buçuk saat kaldık ve bu muhteşem yerden kendimizi alamadık. Bol ağaçlı, çiçekli, yeşilin binbir değil milyonlarca tonunun olduğu, hangi yana bakacağınızı bilemediğiniz, cennet bahçesinden geçiyormuşsunuz hissini, huzurunu veren, adeta küçük bir orman cenneti olarak adlandırmak istediğim ağaçların arasından gezerek geldiğimiz Mavi Göz' ü ne anlatmak, ne de tarif etmek mümkün değil. Bir tek, beyaz, uzun, ipek elbisem eksikti üzerimde sanki. Adeta cennet bahçesinde yürüyen melekler gibi hissettim kendimi. Belki de çok fazla abarttığımı düşüneceksiniz ve söyleyeceksiniz ancak bana verdiği huzur ve hissi ancak bu şekilde tanımlayabilirim. Bu eşsiz ve muazzam kaynağın çıkışını, renklerin binbir tonunu, renklerin mucizevi bir şekilde geçişlerini dakikalarca hatta saatlerce seyretmekten kendimi alamadım. Hangi yana baksam, nereyi nasıl fotoğraflasam bilemedim ve bir kez daha şükrettim bu eşsiz nimetleri verene ve bunu bugün görmeyi nasip edene... Birde bu göz biçimindeki muhteşem güzelliğin bir efsanesi varmış.
Efsaneye göre, bir ejderha buradan bir kız kaçırır. Ejderha kızı kaçırdıktan sonra uzunca bir süre hüküm sürdürür ve bu süre boyunca da orada yaşayanlar için hayat son derece zor hale gelir. Nihayetinde bir gün Ejderha öldürülür ve öldürdüğünde ejderhanın gözü dışarı fırlar. Ejderha'nın sevgisinin aslında çok saf olduğu anlaşılır ve buradan kaynak, saf su çıkmaya başlar. Bu nedenle de göz şekli aldığı ve ejderhanın sürekli ağladığı söyleniyor. Bu efsaneye de buranın hala gizemli, mistik ve özel bir sırra sahip olduğu söyleniyor.

İşte böyleeee..... Oturup sabaha kadar yazsam, anlatsam anlatırım ancak anlatacak kelimeleri bulamam Mavi Göz için... Mavi ve yeşilin binbir tonunun sarhoşluğundan bir nebze de olsa kendimizi kurtarmak ve cennet bahçesinden çıkıp dünyaya dönmek için bir yemek molası veriyor ve buradan da Vlore'ye gitmek üzere yola çıkıyoruz....
Yollar bir hayli bozuk ve zorlu. Kısa mesafeleri çok uzunca bir sürede ancak gidebiliyorsunuz. Bu yorgunluk (ve henüz ayılamadığımız sarhoşlukla) neticesinde de bir kahve molası için rotamızda olmayan ancak yolumuzun üzerindeki Borsch' a uğruyoruz. Bütün kelimelerimi Mavi Göz de kullanmıştım, ne demeliyim ki şimdi? Güzel, harika, muhteşem, nasıl bir şey bu.... Bir kahve molası için tesadüfi geldiğimiz; bu muhteşem, gürül gürül çağlayan, nereden nasıl geldiğini bulmak için adım adım tırmandığum ve bir kayanın, dağın arasından fışkıran bu doğa harikasını nasıl anlatayım?
Bir kahve molası için durduğumuz ve akşam olması nedeniyle gezip keşfedeğimiz yer, BORSCH...
A.Tamakan

IMG_8410IMG_8433

Aylin

Arnavutluk / Saranda & Butrint

Saranda' da ayrı güzellikte bir sahil şehri. Saranda deniz turiziminin yanı sıra tarihi eser meraklıları için de muhteşem bir yer. Butrint arkeolojik şehri, Roma, Yunan ve Bizans döneminden kalma çok önemli bir yer ve aynı zamanda UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış bir şehir.
Arnavutların da evlendiklerinde balayı için çoğunlukla tercih ettikleri bir yermiş Saranda, bunu da burada öğrenmiş olduk.
Küçük ancak çok keyifli, harika bir sahili ve denizi olan ve gerçekten suyun berraklığını tahayyül dahi edemeyeceğiniz, gidip görülesi kasaba havasında muhteşem bir şehir. Kuzumla birlikte kendimizi hemen bu güzelliğe kaptırıp dakikalarca ellerimizi sudan çıkaramadık. Buradan topladığımız taşlarıda iskeleden bir bir denize atıp bol bol eğlendik. Bol bol iyot aldıktan sonra Butrint'i gezmek üzere yolumuza devam ettik.
Butrint; Yunan, Roma, piskoposluk ve Bizans dönemleri boyunca antik bir kent olmuş. Arnavutluk'un Yunanistan sınırı yakınlarındaki bir Yunan antik kentidir. Vivari Kanalı'na bakan bir tepe üzerinde yer alıyor. Akdeniz'in en büyük klasik şehirlerinden biri olmasına rağmen, Butrint büyük ölçüde bilinmemekte. Roma dönemi amfitiyatrosu, Bizans Bazilikası (İstanbul'da Ayasofya'dan sonra dünyanın en büyüğü), mozaik zeminle döşenmiş Roma tapınağı, aslan oymalı kapısı ile dönem boyunca inşa edilmiş sayısız tarihi yapıları barındırmakta.
Amfitiyatro ise şu anda dünya amatör tiyatro grupları tarafından bir performans mekanı olarak kullanılıyor. Buraları da gezip, bol bol fotoğraf çektikten sonra bir kahve molası bu keyifli ve huzur dolu yorgunluğumuza bir hayli iyi geldi.
Sırada Delvin ve Vlore var, haydi başlasın bakalım yeni maceralar....
A.TamakanIMG_8297

Arnavutluk / Gjırokaster

Sabah başlayan ve bir hayli zorlu geçen yolculuğumuzun ardından 15:00 de hayırlısıyla Gjirokaster’a vardık. Yorgunluğun vermiş olduğu rehavetle, şehirde ufak bir tur yapıp biraz dinlenmek üzere bir kahve molası verdik. Bol kafein alıp, tatlılarımızı yiyerek enerjilerimizi topladıktan sonra Gjirokaster Kalesi’ne doğru yol aldık. Muhteşem bir manzara, olağanüstü bir görsellik. Şansımıza hava da bizden yanaydı ve tüm gün güneş de gülümsemesini eksik etmedi. Kalenin tepesinden sıra sıra, ardı ardına dağınık ama belli bir intizam içindeki o evleri, renklerin bütünlüğünü, şehrin güzelliğini izlemeye doyamıyorsunuz. Bir fotoğraf  daha çekeyim, bir de bu açıdan resimedeyim diye diye yarım saatten fazla burada zaman geçirdik. Güneşin batışını buradan izlemenin ne kadar muhteşem olacağını tahayyül bile edememiş olmakla çok istesek de, daha gezilecek görülecek bir kalemiz ve diğer tarihi yapılarımız olduğundan, “inşallah bir daha ki sefere belki”diyerek bu güzel manzarada gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu doyurarak kale içine doğru devam ettik.

Büyük bir oranda Yunan nüfusun yaşadığı bu şehir Arnavutluk’un güneyinde. Merkezi kendisi ile aynı adı taşıyan (Gjirokaster) Ergir’dir.

Kalenin içinde bulunan Silah Müzesi, çoğunlukla savaş sonrası döneme ait silah, fotoğrafları ve sanat eserleri koleksiyonunu içeriyor. İkinci Dünya Savaşı kalıntılarını da burada görmek mümkün. Kale’de ayrıca iki Bektaşi Tekke, bir cezaevi (şimdi Silah Müzesi’nin bir parçası olarak konumlanmış) ve çok sayıda odalar bulunuyor. Kalenin hemen altında Soğuk Savaş’ın son zamanlarında inşa edilen yeraltı sığınakları bulunuyor.

Görülebilecek diğer müzelerden bir diğeri de Etnografya Müzesi. Buranın (vakti zamanında Enver Hoca’nın evi olarak kullanılan) içerisinde giyim, mutfak gereçleri ile birlikte diğer kültürel eserler sergileniyor.  Iyi şekilde restore edilmiş bir Osmanlı evi olarak günümüzde de hala korunduğunu görebiliyorsunuz.

Gjirokaster’ın meşhur tarihi pazarı Old Bazaar…. Tarihi Osmanlı evlerinin bulunduğu Gjirokaster eski şehrinin sosyal ve ticari merkezidir. Kentin yeni bölümlerinde ise birçok işletme ve çarşılar da bulunuyor. 19. ve 20. yüzyıllarda ki geçmiş dönem izlerini hala görmek mümkün. Geleneksel tarzını korumuş olan tarihi evler olarak Cabej Evi, Kadare’nin Evi, Topulli Evi ve Skenduli Evi de burada bulunuyor.

Kentin tarihi Palorto zamanında bulunan Zekate Evi ve Gjirokaster anıtsal taş evleride büyük bir önem taşıyor. İki büyük kule üzerinde yayılmış olan bu ev, üç katlı ve kendi türünün en büyüklerinden biridir. Ev son zamanlarda yeniden restore edilmiş (Komünist dönem öncesinde de restore edilmiş) ve bir müze olarak ev sahipleri tarafından açık tutuluyor.

Gjirokaster Cami; Eski Çarşı’da bulunan bu cami Arnavutluk’ta komünist dönemde ki dini yasağın gerçek bir kanıtıdır. Dini önemi nedeniyle çok fazla tahrip edilmemiş ve sonrasında Müslümanlar tarafından bir okul olarak kullanılmış. 1990’lardan sonra sirk eğitim merkezi olarak dönüştürülmüştür.

Yedi Çeşmeler ve hamamları da göze çarpan tarihi yapılardan. Hele ki bana Çeşme denildiğinde akan sular durur:) Çeşmeleri ve hamamları da son zamanlarda restore edilmiş. Bu çeşme ve hamamlar, geleneksel çatılar şeklinde koni görünümlü inşa edilmiş olup üzerlerinde ki eski yazıtları görebiliyorsunuz.

Ayrıca Gjirokaster Kalesi’nde 1968 yılından beri her 5 yılda bir düzenlenen Milli Folklor Festivalleri oluyormuş. Kendi türünde en önemli olay olarak kabul edilmiş olan bu festival geleneksel Arnavut müzik ve danslarının yapıldığı bir festivaliymiş. Ancak en son Eylül 2009’da düzenlenen bu festivaller günümüzde devam etmiyormuş. Aslında keşke devam ettirilebilseymiş. Bence festivaller, bir ülkenin kültürel bir faaliyet olmasının yanı sıra, insanların bir araya geldiği, birlik ve beraberliği ifade eden en güzel eğlencelerdir. Her neyse, yine uzatmaya başladım:) Bu kadar Gjirokaster keşfi yeter, şimdi gelelim Saranda’ya…

A.Tamakan

Karadağ / Budva

Merhaba Budva, Merhaba Stori Grad...
Budva; bakılası, görülesi, gezilesi...
Sen ne güzel, ne şirin, ne huzurlu, ne mistik bir yersin.. Budva Kalesi, Sveti Stefan'ı, o daracık sokakları, o muhteşem deniziyle burası da ayrı güzellikte harika bir yer...
Budva, Avrupa'nın yeni İbiza'sı olarak da adlandırılan, gece hayatı ile meşhur, eğlence şehri. Budva şehri Slovak plajı ile başlıyor ancak kış mevsimi ve yağmurun çok fazla olmasından dolayı da bizim uzunca gezme fırsatımız olmadı. Burası da surların içine kurulu bir şehir. Şehrin etrafı ise plajlarla çevrili. Öyle harika plajları var ki sanırım yanlış zaman da geldik dedirten tarzdan. Yeryüzü cenneti dedirtecek kadar güzel ve gerçekten yazın bir kaç günlüğüne de olsa gelinip, bu güzel sahillerin tadını çıkarmak gerek.
Burası da Kotor gibi harika bir denize ve sakinliğe sahip. Bir de bir sürü kedilere:)) Her yerde bir sürü kedi var, her yerden üçer beşer kediler çıkıyor.
Buranın da aynı Kotor'da ki gibi o daracık sokaklarına, evlerine, mis gibi deniz kokan havasına bayıldım... Küçük ama öyle keyifli, öyle huzurlu bir yer ki yağan yağmur bile o gizemli havasını etkilememiş. Bu puslu, yağmurlu ve romantizm kokan hava da hemen hemen tüm sokaklarını gezdikten sonra Budva Kalesini boydan boya gezdik. Budva kalesi şehri yukarıdan görebilmek için iyi bir seçim. Ayrıca kaleden o büyüleyici manzara eşliğinde, denizi izlemek de ayrı bir keyif. Burada da kuzumla bir kaç kuş besledikten sonra, keşifimize devam ettik.
Budva’nın sosyetik plajı ve adası Sveti Stefan'ı uzaktan da olsa görülmeye değer. Denizin üstünde, karaya bağlantısı olan bir yarım ada. Tepeden manzarası da harika ve inanın seyrine doyulmuyor. Burası eskiden bir balıkçı köyüymüş. 15. yüzyılda korsanlardan korumak için burayı da surlarla çevirmişler. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca burası az sayıda balıkçı ailesinin köyü olmuş. Yüzyıllar içinde kalabalıklaşmış ve nüfus adaya sığmamaya başlamış ve burada yaşayanlar taşınmışlar. O tarihten sonra burası mesire yeri olmuş. Avrupa’da çok meşhur olması 1960-70’lere dayanıyor. Marilyn Monroe, Sophia Loren, Elizabeth Taylor, Orson Welles burayı tatil mekanı seçmişler ve dolayısıyla meşhur etmişler. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde de hızla popülerliğini yitirmiş. Bundan 4-5 yıl önce lüks otel zinciri Aman Resorts tarafından 30 yıllığına kiralanmış ve nefis taş yapılar ile restore edilmiş.
Her yer, her şey çok güzel ve harikaydı... Denizine, sokaklarına ve o mistik havasına bayıldım... Bir de bir ağaç buldum ve ona bir emanet bıraktım. Tekrar gelmek ve görmek ümidiyle, şimdilik hoş çakal güzel şehir Budva..
A.Tamakan

IMG_7646IMG_7633IMG_7587