Karadağ / Kotor

Oldum olası severim kısa süreli ama bol tarihli, bol kültürlü yeni yerler keşfedilerek yapılan seyahatleri. İki üç gün öncesinden başlarım araştırmaya ve seyahat sırasında yanımda alınması gereken ilk şeylerin listesini yapmaya. Gittiğim yerlerin de etnik kökenlerini, tarihlerini, yemek kültürlerini, yöreye has hikayelerini öğrenmeyi de ayrıca severim. Hele bir de o yörenin kültürüne ait bir kaç incik boncuk eşyalarda bulmuşsam değmeyin keyfime:))
Bu sabah da yeni yerler görmenin, yeni kültürler öğrenmenin heyecanıyla erkenden çıktık yola. Tiran Karadağ arası 200 km. lik bir mesafe fakat yolların bozuk olmasından sebep Kotor'a üç buçuk saatte ancak varabildik. Biraz sıkıntılı ve yorucu yolculuğun sonunda sağ salim otelimize vardık. Otel Villa Panonia; dağ ve deniz manzaralı sakin bir yer de hoş bir otel. Anne&oğul aldık fotoğraf makinemizi, seyahat notlarımızı ve Kotor sokaklarını keşfetmeye çıktık hemen.
Montenegro, latince Karadağ anlamına geliyor ve şehrin ismi İtalyanlardan kalmaymış. İtalyanlar şehri istila etmek için geldiklerinde gördükleri manzaraya bakarak Montenegro demişler buraya.
Gerçekten de Karadağ'ın kara kara ve sıra sıra dik dağlardan oluşan ilginç bir coğrafyası var.
Karadağ’ın eski halkı Arnavutlardan oluşuyor. 7. yüzyılda İmparator Herakliyus zamanında, Sırplar da oraya yerleştirilmiştir. Osmanlılar, Rumeli’ye geçip fetihlere giriştikleri sıralarda Karadağ, Venedik Cumhuriyeti’nin tabiyetindeymiş. Osmanlı Devleti’nin Karadağ’daki fetihleri Sultan I. Murad dönemine rastlar. Aslında Osmanlı Karadağ'ı tam olarak hakimiyetine alamamış. Fatih, Karadağ'a bir nevi özerklik statüsü vermiş ve bu durum Karadağlılar tarafından 1878 yılında Osmanlı'dan ayrılana kadar kullanılmış.
Ayastefanos anlaşması ve hemen ardından Berlin Antlaşması'yla bağımsızlığını kazanan Karadağ, böylece devletler platformunda yerini almıştır. Bağımsızlığını kazanmasının ardından onu ilk tanıyan Osmanlı Devleti olmuştur. KARADAĞ' a gelmeden önce edindiğim bu bilgilere bir de gezip, görüp eklediklerimiz olunca da yazmak daha da bir keyifli.

Kotor, mis gibi havasıyla, sıra sıra dağlarıyla, kış ayından mütevvellit olsa gerek buz gibi soğuk ancak su gibi berrak denizi ile görülesi, gezilesi yer....
Evet belki Kotor, genel olarak baktığınızda doğal güzelliğinden ve denizinden başka görülecek pek bir yer olmadığı izlenimi verse de; sakinliği ile insana huzur veren, eğer tarihi şehirleri benim gibi seviyorsanız ve çocukluğunuzdan beri yüksek yüksek binaların bulunduğu, ağaca, yeşile, dağa taşa, börtü böceğe uzak ve hasret, meyveyi hiç dalından  değilde çarşı,pazardan alıp yemişseniz, böyle büyük bir şehirde yaşamışsanız, şükredilesi bu huzur ve keyif hiç bitmese diyebileceğiniz mistik ve romantik(bence) harika bir yer....
Kotor, Karadağ'da bir liman şehri. Dar boğazlarla birbirine bağlayan dört koydan oluşuyor. Koyun çevresindeki çıplak dağlar kıyıya dik bir biçimde iniyor. Turunçgillerin ve astropik iklime özgü bitkilerin yetiştiği kıyılarda çok sayıda turizm tesisi var.
Körfezin çevresini dolaşan kara yolu birkaç küçük yerleşmeyle turizm tesislerini birbirine bağlar. Bu yerleşmelerin en eskisi, MÖ 3. yüzyılda bir Illyria kenti olarak kurulan ve sonradan Romalıların yönetimi altına giren Risan'dır. Körfezin çevresinde Roma döneminden kalma birçok yerleşmenin kalıntıları vardır. Şehrin surları Venedikli'ler tarafından inşa edilmiş ve kapısında  “Başkalarına ait olanı istemeyiz ama bizim olanı vermeyiz” yazıyor. Meşhur kapısı (Oriuz) Ortodoks meydanı ve Silah Meydanına açılıyor.
Meydanın en dikkat çekici yapısı St.Tryphon Katedrali. Meydanın etrafında Drago malikanesi ve belediye binası da yer almakta. Bir arka sokağındaki St Luka’da ise dedikodu meydanı denilen küçük alandaki su kuyusunu da görebiliyorsunuz. Şimdilerde Denizcilik Müzesi olarak kullanılan Grigurana malikanesi de burada.
Kotor Ortaçağ kent yapısı, mimari bakımdan bence çok iyi korunmuş. Kiliseler, eski saraylar, müzeler, kafeler, restoranlar ve burada arka sokaklarda halen hayatını sürdüren insanlara ait evlerden oluşan sokak sokak sindire sindire gezilmeye değer harika bir yer. Tekrar tekrar söylemek istiyorum ki tarihi dokusu, dağları, muhteşem denizi, sakinliği ile çok huzurlu bir şehir. Bizde bu muhteşem tarihin içinde önce sahilde biraz gezip fotoğraf çektik. Kuzum her zaman ki gibi dakikalarca denize taş attı, ardından çakıl taşlarından oluşmuş kumlara oturup, sessizliğin içinde dalgaların sahile vuran seslerini dinledik. Sokaklarını bir bir gezip, keşfettik.  Bir kaç saatlik gezmenin ardından, bir hayli yorulmuş olan Kuzumun karnını doyurmak ve bir kahve molası vermek üzere sahilde ki kafelerden biri olan Cafe Mondo'ya girdik. Cafe Mondo da; hoş dekore edilmiş, sakin ve keyifli bir yerdi. Ayrıca pizzası ve kahvesi de çok güzeldi. Kuzum yemeğini yerken, bende mis kokulu kahve eşliğinde notlarıma tekrar şöyle bir göz gezdirdim. Bu kısa moladan sonra mis kokan havayı içimize çekerek, etrafı biraz daha gezdik ve Kotor'un tamamına hakim bir yerde inşa edilmiş Kotor Kalesi'ni gezmeye gittik.
Kale körfezin tam ucunda ve içinde birkaç tane büyük kilise, çok katlı taş evler, yine büyük sayılabilecek birden fazla meydanıyla sizi büyülüyor. Daracık sokakların her birindeki binalar otel, mağaza ve restoran olarak kullanılmakta. Bol bol gezdik, sahilde yürüyüş yaptık, şehirde dolaştık ve akşam yemeği için bize önerilen Vardar Otel'in altında ki Galion restorant da yemeğimizi yedik. Gayet hoş ve yemekleri güzel bir restorant. Tüm gün Kotor'un altını üstünü gezdikten sonra, mis gibi dağ havasında dinlenmek üzere otelimize geri döndük.

Tüm bu güzellikleri, huzuru verene şükürler olsun...

A.Tamakan

IMG_7621IMG_7405

İtalya / Montepulciano

Mis gibi bir dağ havası, pırıl pırıl bir güneşle, bu yeni günün yeni mutluluklar getirmesi dileğiyle günümüz aydın olsun…

Sabah kahvaltımızı yapıp, yeşillikler içerisinde kahvelerimizi de içtikten sonra şaraplarıyla ünlü Montepulciano’ya gitmek üzere San Gimignano’ dan ayrıldık. Kuzum öyle çok sevdi ki burayı, bir elinde büyüteci bir elinde topladığı çiçeklerle ‘ gitmeyelim, ne olur biraz daha kalalım’ diye oradan oraya koşturdu.

Muhteşem..!!! Binalar, sokaklar, taşlar, ağaçlar, çiçekler her şey ama her şey muhteşem. Nasıl güzel, nasıl mistik, buram buram tarih kokan bir yer burası. Burada da tüm binalar, sokaklar en az beş yüz yıllık. Sokaklarında gezmeye doyamadım. O daracık minik sokaklar, o evler, o evlerin altlarından sokakları birbirine bağlayan pasajlar ve o çiçekler, inanılmaz güzeldi. Bu ülkenin genelinde hep aynı olan , güzelliğine güzellik kattan yeşilliği, camlarını ve cam önü çiçeklerine oldum olası bayılıyorum, buradakiler de beni benden aldı. Bütün sokaklarını adım adım gezdikten sonra bu şehirde yaşayabilirim dedim. Bir çoğu, hatta tamamına yakını diyebilirim, üst üste konan taşlarla inşa edilmiş bu evler, dar sokaklar buram buram orta çağ  kokuyor.

Kasabanın en yüksek yerine kurulan Piazza Grandei grifon ve aslan heykelleriyle süslenmiş çok zarif bir meydan. 13. yüzyıldan kalma Gotik Palazzo Comunale (Belediye Sarayı) kasabanın gururunu yansıtan heybetli bir yapıydı. O evleri gördükçe yine inanılmaz bir duyguyla, birinin kapısını çalıp ” Merhaba, biraz misafir olabilir miyiz?” demek istedim.  İnsan yaşlanmaz burada, ya içer içer ayyaş olursun, (zaten şaraplarıyla meşhur) ya da yazar yazar şair olur çıkarsın. Gezmeye ve tadına doyamadığım bu şehirden ayrılırken gerçekten aklımın kalbimin yarısı, hatta fazlası orada kaldı. Muhteşem bir kasaba…İtalya’ ya yolu düşenlerin mutlaka görmesini tavsiye ederim.

Bu arada bu şirin şehirden ayrılırken, yolda ilginç bir şey gördük ve onu izledik. Burada biri öldüğün de cenazeyi kiliseye götürürlerken; papaz önde yürüyor, cenaze arabası ağır ağır tam arkasından ilerliyor ve onun arkasında da cenaze yakınları (yaklaşık 40-50 kişi vardı) kiliseye kadar yürüyorlar. Ciddi bir yokuş ve mesafe var kiliseye kadar ve bu mesafeyi yürüyerek kiliseye gidiyorlar. Benim için sevginin ve saygının inanılmaz bir göstergesi. Kısacası bu kültürün insanlarının her şeye inanılmaz saygısı var. Bu nedenle de kültürlerini ve özellikle tarihlerini inanılmaz bir şekilde korumuş ve tüm ihtişamı ile ayakta tutmayı başarmışlar… İtalya, sen ne yaşanılası bir yersin…

A.Tamakan

DSCF0293DSCF0242DSCF0294

 

İtalya / San Gimignano

Toscana’nın kuleleriyle ve yaban domuzlarıyla meşhur, orta çağ kasabalarından olan San Gimignano…

Aman Allah’ım, ne şirin, ne güzel yer burası da. Her sokağındaki her bir bina en az dört yüz beş yüz yıllık. Taştan binalar, daracık daracık sokak araları, her yerde şarap dükkanları, nasıl sevimli, nasıl harika bir yer. Bu kasabanın, Toscana dağ kasabalarının en güzeli olduğunu söylüyorlar ki gerçekten de öyle. Ticaretin getirdiği üstünlüğü ve saygınlığını sembolize eden kulelerin sayısı bir zamanlar 70’i aşmış ancak Floransalı istilacılar 14.yüzyılda bu kuleleri yıkmışlar. Günümüzde ise sadece bir kaç tanesi kalmış. Kulelerin en önemlileri, birbirlerine bağlı üç meydanın çevresinde toplanmışlar. Adını 13.yüzyıldan kalma traverten’li kuyudan alan zarif sarayların çevrelediği üçgen Piazza della Cisterna; kiliseyle belediye sarayının birleştiği Piazza del Duomo; ikiz Salvucci kulelerinin bulunduğu pazar yeri Piazza del Erbe’dir.  Kendimizi buraya öyle kaptırmışız ki saatin ne kadar geç olduğunu fark etmedik. Saatin geç olmasına rağmen akşam yemeğimizi de burada yiyip öyle dönmeye karar verdik. Ancak kuzumun, yaban domuzu isterim ısrarıyla, bir çoğu kapanmış olan ve kapanmakta olan dükkanlara yetişme telaşı ile oradan oraya koştuk durduk. Bulduğumuzda kuzumun mutluluğunu görmek, onu içine sokarcasına sarılması ise büyük mutluluktu bizim için. Şehrin içinde Via San Matteo’da Ristorante LA GRIGLIA’ya girdik. Şarap eşliğinde yemeklerimizi yedikten sonra şehrin içinden geze geze dönüş yoluna çıktık. (Burada daha önce yediklerimizden çok farklı bir bruschetta yedik. Ballı, zeytinyağlı, üzerinde mozzerella peyniri olan kızarmış ekmek.) Ancak bir anda seyahatlerimiz de elimiz ayağımız olan yol haritamız bozuldu. Gecenin on birin de bu ıssız bucaksız dağ tepesinde, aman ne hoş..!  Tabii hemen alternatifleri kullanalım dedik, o da ne? Telefonlarımızın şarjı bitti. Evet evet şarjlar bitti ve bir güzel kaybolduk. Bir dağın tepesine çıktık ki, ıssız, bucaksız, tenha, kimse yok. Bir biz bir de kurtlar :)) Neyse ki iki saatlik bir gezinmeden sonra yıldızlardan yön bulma yöntemini deneye deneye, hayırlısıyla sağ salim otelimize ulaştık. Bütün bir günün yorgunluğu ile pijamalarımızı giyip hemen yataklarımıza girdik. Ohh, mis gibi dağ havası, börtü böcek ve muhteşem bir dolunay ile iyi geceler, sonsuzlarca kere şükürler olsun Rabbim’e…

A.Tamakan

DSCF0315IMG_0762

A.Tamakan

İtalya / Siena

Evet hüzünlü bir ”Merhaba” dedik Siena’ya…

Sabah gidip gitmeme karasızlığıyla yola geç çıktık ve 14:35’te ancak vardık. Her ne kadar yolda içimdeki acıyı yansıtmamaya çalışsam da içimdeki hüzün benimle gelmeye devam ediyordu. Kendimizi mis gibi bir dağ havasının içinde bulduk. İnsanın içini ısıtan, iliklerine kadar işleyen ve huzur veren bir havası vardı buranın. Bu muhteşem manzarada hafif hafif esen rüzgarla birlikte güneş de pırıl pırıldı bize ”Hoş geldiniz” dercesine…

Otelimiz (Borgo Casato) Siena’nın merkezinden 24 km uzakta bulunan Castelnuovo Berardenga kasabasındaydı. İtalya’ya özgü klasik taşlarla bezenmiş, kocaman yemyeşil bir bahçesi ve zeytin ağaçları olan sessiz, sakin, mistik ve çok şirin bir otel. Tabii hemen girmedik ve uzun zamandır hasret kaldığımız havanın büyüsüne bıraktık kendimizi.

Kuzum büyük bir heyecanla büyütecini kaptığı gibi, koştu dağ tepe börtü böceklerin peşine. O minik tostik elleriyle nasıl da nazikçe inceledi her bir çiçeği, içine çeke çeke kokladı, sevdi, öptü… İnsanın en üzgün anında bile ”işte mutluluk budur” dedirten yavrum olduğu için bir kez daha şükrettim…Gelirken o kadar üzgün ve keyifsizdim ki bu hava, kuzumun neşesi biraz olsun beni kendime getirdi. Mis gibi taze çimen ve toprak kokusu, rüzgarın tenimde esmesi ve kuzumun heyecanlı kahkahaları içimi ısıttı ve yaşamanın, hakkıyla yaşamanın anlamını bir kez daha hatırlattı bana.

 

Bir süre daha bahçede oradan oraya koşturan kuzumu izledikten sonra odamıza çıkıp valizlerimizi bıraktık ve vakit kaybetmeden Siena’ ya gittik. 

Her yer tarih kokuyor, her yapı birbirinden güzel. Şık restoranları, butikleri ve zengin tarih mirasıyla adeta bir açık hava müzesi gibiydi. Kahverengi ve kızıla çalan sarı renklerin ağır bastığı bu şehirde, kendinizi Orta çağ da gibi hissediyorsunuz.

Bütün sokaklarını adım adım gezerek Siena’ nın Piazza del Campo meydanına geldik. Bu meydanda orta çağ dan günümüze kadar devam eden ve her yıl düzenlenen ünlü PALIO at yarışları yapılıyormuş. Bu yarışlarda; rönesans kıyafetleri içinde ki şövalyeler ve askerler geçitten sonra bayrak gösterileri yaparlarmış. Gösterilerden sonra on binici Campo çevresinde eğersiz at üzerinde yarışırmış ve bir dakikadan az süren bu yarışın sonunda yarışanlara ipek bir flama olan Palio verilirmiş. 14. yüzyılın başlarından kalma bu meydanın tuğlayla döşeli zemini, mermerden yapılan şeritlerle dokuza ayrılmış bu yapının her dilimi, 13. yüzyılda şehri idare eden dokuz soylu klanı temsil ediyormuş.  Bol bol gezip, alışveriş yaptıktan sonra dinlenmek için meydanda, açık havada güzel bir kafeye oturduk. Birer kadeh şarabımızı içtik, nefis peynirlerimizi yedik ve tekrar şehir içi keşfine devam ettik. İtalya’da her şehrin bir Duomo’su var. Yağmurun başlamış olmasına rağmen burayı görmemezlik edemezdik ve koşar adımlarla, ıslana ıslana tuttuk Duomo’nun yolunu. Buranın Duomo’su da diğerleri gibi çok ihtişamlıydı, ince ince oya gibi işlemişler. 

 

Siena, buram buram tarih dokunla ve mistik havanla İtalya’da gördüğüm en güzel yerlerden birisin…Ve ben senin bu mistik, sarı kahverengi tonlarında ki ihtişamlı mimari’ne hayran kaldım…

A. Tamakan

Siena

 

İtalya / Orvieto

Roma’ya yaklaşık 110 km uzaklıkta olan ve sarp bir kayalığın üzerine kurulmuş olan bu şirin kasabayı inanın uzaktan seyretmek bile büyük keyiftir. Hele ki şehrin içine girdiğinizde Orta çağ’ dan kalma canlı bir müzeye girmiş gibi hissediyorsunuz. Her ne kadar böyle hissetseniz de burada yaşam süre gelmekte. Sokaklar, evler, dükkanlar hepsi birbirinden keyifli ve buram buram tarih kokuyor. Evler öyle güzel ki birinin kapısını çalıp misafir olmak istedim.

Her kasaba ve şehirde olduğu gibi etkileyici Duomo’ yu burada da görmek mümkün tabii. Gotik mimariye sahip olan bu katedralin en çarpıcı yeri, kule külahlarıyla taçlandırılmış dört ince yarım sütun ile bronz kapının üzerindeki gül pencerenin süslediği ön cephesidir. İnsan gözlerini bir an olsun alamıyor, hangi detaya bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Muheşem bir yapı, diğerlerinde olduğu gibi…

Gezmekten çok keyif aldığım bir yerdi. Hele ki o el işçiliği seramikten yapılmış eşyalar beni benden aldı. Ben de bir tane aldım hemen kendime tabii:))

A.Tamakan

OrvietoDSCF9613.JPG

Ahh Roma…

Roma’da yaşıyoruz…Binlerce yıllık tarihin, yüzlerce yıllık binaların, çeşmelerin, ince ince oya gibi işlenmiş kiliselerin, her birinde ya Bernini’nin ya Michelangelo’nun sanat tarihinde çığırlar açmış heykelleri bulunan meydanların, kısacası tarihin tam ortasında ”Roma”da yaşıyoruz. Kuzuma, hadi Roma’yı gezmeye gidiyoruz diyorum. Roma’nın tadını çıkarmaya, köşe bucak, sokak sokak gezmeye gidiyoruz. Başlıyoruz Piazza Spagna’nın merdivenlerinde yayılıp oturmaya, fotoğraflar çekmeye, yolcu bekleyen at arabalarındaki atları sevmeye…Burada bütün merdivenleri çıkarak, yukarıdan Via del Corso’yu güneş ışıkları eşliğinde izliyor, sonra yolumuza Via Condotti’de tüm vitrinlere bakarak devam ediyoruz ve Fontana di Trevi’ye geliyoruz. Burada tekrar tekrar para atıp dileklerimizi diliyoruz. Kuzum ne diledin diye soruyor, ”tekrar Roma’ya gelebilmeyi” diyorum. Bir anda; küçücük bir meydanda sıkışmış gibi ama tüm haşmetiyle duran -şimdi bir adım ötemizde, ancak sonrasında resimlerle anacağımız- bu güzel çeşmenin sesini kaydediyorum. Bol bol para atıp, akşam toplayıcılarını zengin ettikten sonra, tam karşısındaki dondurmacıdan birer külah dondurmamızı alıyoruz ve yiye yiye Pantheon’a oradan Piazza Navona’ya oradan da Campo di Fiori’ye gidiyoruz. Buraya gelene kadar tüm meydanları, tüm sokakları adım adım geziyor, pencerelere kapılara varana kadar fotoğraflıyoruz. Gördüğümüz bütün herşeye tekrar tekrar dikkatlice bakıyor ve hepsinin fotoğraflarını çekiyoruz. Tüm sokaklarda adım adım gülerek, eğlenerek, kahkahalar atarak, konuştuğumuz dili kimsenin anlamıyor oluşunun da rahatlığıyla İtalyanlar gibi bağıra bağıra konuşarak, dans ederek, oyun oynayarak, öpüşerek ve koklaşarak gönlümüzce geziyoruz. Bol bol fotoğraf çekip yorulduktan sonra kahve ve meyve suyumuzu içmek ve biraz da dinlenip enerji depolamak üzere bir bara giriyoruz. Ancak bu sefer bir değişiklik yapıyor, kahve yerine bir kadeh Rosso di Montalcino söylüyorum kendime. Mis gibi hava, pırıl pırıl bir güneş ve Campo di Fiori…

Saatin epeyce ilerlemiş olmasından dolayı evimize dönmek üzere yol alıyoruz. Bol yeşillikli, güzel sokağımıza geldiğimizde de her şeyin fotoğrafını çekiyoruz. Marketimiz, gazete bayimiz, kırtasiyemiz, barlarımız ve evimizin tam önündeki çeşmemiz… Biz bugün Roma’yı doya doya yaşıyoruz…

Sen ne güzel bir şehirsin Roma..! Bitmeyen yağmurlarınla, her daim kapalı dükkan ve mağazalarınla, tembel hizmet veren barların ve restoranlarınla… Ne güzel bir şehirsin Roma…. Hep böyle tranquillo kal, sen böyle güzelsin. Dolce Vita için yaratılmış, Dolce Vita’yı hem kendi yaşayıp hem de içindekilere yaşatan Belissima Roma…

Roma’da, zamanla yarışmadan, geçmişe takılıp kalıp geleceği planlamadan, ayıplamadan, ayıplanmaktan korkmadan, kimseye takılıp kalmadan, bugün sedece bunu yapacağız diye kendimi sıkıştırmadan, kafama estiğinde saate bakmadan, kimseye bulaşmadan, kimseyi umursamadan YAŞAMAYI öğrendim… Kısacası anı an olarak yaşamanın, güzelliklerle, sevinçlerle, sevgiyle ve hüzünlerle de olsa HAYATIN ANLAMININ yaşamak olduğunu öğrendim…