Zaman…

Zaman,

Ne büyük ne evrensel bir kavram,

Ne muazzam,

Ama durduramıyorsun, donduramıyorsun,

geriye alamıyorsun , ileride saramıyorsun…

Ama sürekli peşinden koşup duruyorsun,

nefes nefese kalmış tam yakaladım derken,

hoop kaçırıyorsun…

O haylaz bir çocuk gibi kaçarken,

sen mızıkçılık yapıyorsun…

Zaman,

Hızla ilerleyip, kaçmaya devam ederken,

farkında bile olamadan

gözlerini yavaş yavaş kapatıp sonsuz uykuya dalıyorsun…

Zaman,

…..

A.Tamakan

Karanlıklar Kraliçesi…

“Karanlıklar kraliçesi” dedi,

Hem yalnız hem gececi,

Bir nedeni yok yalnızlığımın,

ama gecenin çok…

Hem gece de yalnız değil mi?

El ayak kendini çekmiyor, saklanmıyor mu geceden?

O da zaman zaman gözyaşlarını akıtmaz mı?

Kendini dinlemez mi sessizliğinde?

Kendini dinlerken kaçırmaz mı yıldızlarını?

Onca gürültünün, patırtının, kavganın, keşmekeşliğin, yalanın, dolanın, riyanın şerrinden yorulup da sığınmaz mı gündüzde geceye?

Gecede dinlenip, huzur bulmaz mı?

Gecede atmaz mı tüm yorgunluklarını?

Gece değil midir aslında hepimize kucak açan?

Gece değil midir dertlerimizi dinleyip, sırlarımıza ortak olan?

Bıkmayan, küsmeyen, yılmayan, yargılamayan

Gece değil midir aslında bizi bizden daha iyi tanıyan?

Gece değil midir aslında en çok zamanı olan?

Bize en çok zaman ayıran,

Gece değil midir tüm karanlığına rağmen, bir bir kondurup yıldızlarını kendine sarılanı aydınlatan?

Ortak olmaz mı yalnızlığına? Kendi yalnızlığınla bir türlü baş başa kalamayan?

Ama gece ile gündüz… dedi

Evet….

Gündüzüm geceme sığamadı…

Gün batımında ki uçurtmalara takılı kaldı…

A. Tamakan

Kusuyor Toprakana…

Bütün dünya uyuyor.

Her şey sessiz, sedasız, nefessiz.

İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar, dağlar, denizler ,ırmaklar,

gökyüzü, güneş, ay, yıldızlar…

Toprak kusuyor içindeki, katran karası olmuş

içini bu denli kirletenleri…

Kusuyor, durmadan kusuyor

Siyahi renge dönüşmüş yüzeyi çatlayana, altı üstüne gelene kadar kusuyor

Kurumuş yaprak gibi kendi içine doğru küçülmeye başlıyor, kusuyor…

içine atıp biriktirdiklerini

Toprağın çığlıklarına gökyüzü uyanıyor, bir damla yaş süzülüyor maviliğinden

Sonra bir damla daha, bir damla daha derken, bulutlar beliriyor bir bir, siyahi bulutlar…

Fırtına gördüğü kabustan olanca hızıyla uyanırken, alabora ediyor

Gökyüzünü, bulutları

temizliyor tüm toprağı…

Gökyüzü haykıra haykıra ağlıyor

ağladıkça fırtına daha da güçlü savuruyor

ağladıkça ak’lanıyor siyahi bulutlar

ağladıkça toprak gülümsemeye başlıyor

Güneş gülümseyerek uyanıyor

toprak yeşeriyor,

ağaçlar filizleniyor, gözyaşları dolduruyor çatlaklarını,

ırmaklar koşmaya başlıyor

Gökyüzü uzanıyor boylu boyunca

toprak ana kucaklıyor tüm çocuklarını

ve dünya yeniden hayat buluyor…

A.Tamakan

Selam olsun…

Sabah erkenden kalktım. Bir fincan kahve hazırladım kendime, yanına da bir kaç kurabiye… Pijamalarım üzerimde, elimde kahvem, kısık sesle açtım televizyonu, başladım haber başlıklarını izlemeye…

Sabah haberleri, dünyadan haberler derken; ” Annneeee, annnee” diye sesleniyor sabah kuşum yine. Kalkıp geliyor yanıma uzanıyor; sabah mahmurluğu yok üzerinde ama keyifli keyifli yatıyor benimle. Öpüşüp, koklaşıyoruz, sarılıyoruz birbirimize. Kahvaltı hazırlamak için kalkıyorum, arkada hafif hafif Adriano Celantano çalıyor, I Want to Know… Çay demlenmiş Türk usulüne uygun, buram buram kokuyor, masa hazırlanmış bekliyor. Bir bardak çay koyuyorum kendime, vazgeçemediğim mutfak camının önünde yudumlarken çayımı, yine hayallere dalıyorum, düşünüyorum kendimce. Minik kuzum, kurulmuş masaya sesleniyor; ” anneciğim hadi gel, seni bekliyorum” diye. Mutlu, mesut, arada kuzuma ‘hadi yutsana, yesene” sitemlerimle keyifle kalkıyoruz masadan. Masayı topluyorum, peyniri, zeytini, diğerlerini kapatıp koyuyorum buzdolabına, tabaklar makinede yerini alırken, ekmek de sepetine, ohh her şey yerli yerinde. Bir bardak keyif çayı koyuyorum kendime, bana gülümseyen güneşe bakıyorum ve sessizce fısıldıyorum, -anneme, babama, kardeşime, dostlarıma, arkadaşlarıma, İstanbul’a, herkese, her şeye- ”Merhaba” diye…..Selam olsun sağlık, huzur, mutluluk ile gelen bu güzel güne, güzel güneşe…Selam olsun tüm sevdiklerime, seveceklerime… Günümüz, gönlümüz aydın olsun….

A.Tamakan

Can’ım, canan’ım, canıma can katanım… Oğlum…

Nasıl, hangi kelimeler ile anlatayım ki ben şimdi seni sana,

Nasıl, hangi kelimeler ile anlatayım yüreğimde yarattığın duyguları…

Sakındığı gözüm, koklamaya doyamadığım,

Bu yolda yürüdüğüm ayaklarım, can suyum,

Her bir gözyaşına ömrümü verdiğim, her gülüşünde cenneti gördüğüm,

Gözlerinde, küçücük ellerinde, küçük ama kocaman yüreğinde aşkı, sevgiyi, hayatı bulduğum,

Hayata tutunma sebebim, yegane sonsuzluğum,

Mis kokulu, cennet kokulu oğlum…

Ve..

Dedim ki

İşte şu ana değer, şunu görmen yeter,

dünyanın en zengin annesi,

En güzel yüreğe, dünyanı aydınlatan en parlak yıldıza sahipsin…

Sığdıramadım kokunu…

Radyo da çalıyor şarkım,

“Bir özlem var içimde

Uzaklara doğru, engin denizlere,

Sana ve aşkımıza”

Eski ahşaptan masam

bir duble rakım çay bardağında,

mum ışığı sönmek üzere,

papatyalar sensizliğime yoldaş,

Papatyalar solmuş, ama gönlümün gülleri hala mis gibi kokuyor

dikenleri acıtsa da…

Soldurmadım, hergün suladım içime akıta akıta,

Ama sığdıramadım kokunu kağıda

Sığdıramadım gözlerini, gülüşlerini

sığdıramadım özlemini, hasretini….

Sığdıramadım kokunu kağıtlara…

A.Tamakan

Vibratörlü “Feministler”…

Feminizm, toplumca kanıksanan erkek düşmanlığı düşüncesinin aksine, cinsiyet  eşitsizliğini gündeme getirmek için ön planda tutulan bir akım aslında. Sadece kadınları değil, erkekleri de yakından ilgilendiren feminizm tanımı, normalde gerçek eşitliği ortaya koymayı amaçlar. Ancak görüyorum ki günümüzde bu, anlamını yitirmekle birlikte, kadınlar tarafından erkek düşmalığı olarak anlam değişikliğine uğramış.

Dünyamız bir sürü muhteşem nimetlerle ve güzelliklerle dolu. Yer gök, denizler, ırmaklar, çağlayanlar, dağlar, tepeler, ağaçlar, bitkiler ve insana hizmet eden bir sürü nimetlerle.

Yaşamak için sadece bedenimizi değil ruhumuzu da doyuracak bir sürü muhteşem nimete sahipiz. Gökyüzüne baktığımızda güneş içimizi ısıtırkan, gönlümüze de umut verir. Denizlerden onlarca nimete sahipken, üzerinden ufka bakıp sesini dinlemek huzur verir. Ağaçlar, hem nefes olur hem huzur. Yani bize verilen her nimet hem bedenimizi hem ruhumuzu doyurur aslında.

Ve bence, yani yine Aylin’ce; bize verilmiş olan en güzel ve en başta gelen nimetlerden ilk olarak yemek/içmek, düşünmek ve sevişmek en temel ihtiyaç olmalarının yanı sıra ruhumuzu doyuran en önemli nimetlerdir.

Nimet, güzel bir kelime ve bu kelimeyi kullanmayı seviyorum.

Yemek içmek hali hazırda hayatımızı daim ettirebilmemiz için zaten ana maddelerden ilki.

Düşünmek desen bu hayattaki sadece insan denen canlıya verilmiş en özel nimetlerden biri; ama düşünen canlı oranı da git gide azalmakta ki bu da ayrı bir konu.

Sevişmek? Sadece üremek için mi verilmiş? Üremek? Sevişmek, insanın en riyakarsız olduğu halidir oysa ki…Öyle olsa yaradan sevişme anında hiç bir uyarılmaya, hissiyata gerek duymadan robot gibi ürememizi sağlayabilirdi elbet. Ama, duygu vermiş, arzu vermiş, his vermiş. Hatta belki de sadece sevişme sırasında kendinden çıkıp o hayvani duygunu sonuna kadar kullanabilme lüksünü vermiş. Sana soyunu sopunu devam ettirebilmen ama bunu da keyifle yapabilmen için muazzam bir nimet vermiş. Ama gel gör ki günümüzde bir feminist olma sevdası var ki bir türlü anlayamadığım. Bunu bir çok kez bir çok arkadaşımla da tartıştım. Kimine göre kadın düşmanı, kimine göre isterik, kimine göre de ayıp bilmez oldum. Yaa ben demiyorum ki her gördüğüne ver. Ama gayet doğal ve içgüdüsel olan böyle bir nimete bu baş kaldırış niye? Ellerinde “vibratör” denen silahları, dillerinde kendi işimizi kendimiz görürüz nidaları… Kadın-erkek eşit, kadın seks aracı değildir. Ancak gel gör ki tanıdığım bir çok feminist de evlerinde elinde vibratörle geziyorlar. ( dikkat tanıdığım feminist kadınlar diyorum) Aaa orgazm oluyor mu onlara sorarsan evet. Üstüne üstlük bir de bak kendi işimizi kendimizde yapabiliyoruz diyorlar. Tamam kabul ediyorum orgazm oluyorsun, çünkü biliyorsun, tecrübe etmiş, öğrenmiş ve bulmuşsun noktanı da güzel arkadaşım nasıl bir orgazm bu, önemli olan o. Valla ben söyliyim bildiğin Arafta kalmış bir orgazm hali bu. Ne gerçek, ne de sahte? Ne var gerçekte, ne de yok? Bir boşluk hali filan olsa gerek. Bir nevi kendi kendine yaratılmış kaos. Amma velakin, yaa ten tene değmeden, ter tere karışmadan ne anladım ben o orgazmdan. Bedenin birleşmesiyle gelen o ruhun bir olma hissini hissetmedikten sonra bir değil beş kere olsan ne fayda… Çünkü sevişmek bir bedensel faaliyet değil. Sevişmek, bedenle birlikte ruh ve zekanı kattığın muazzam hazzın doruğa ulaşma anıdır….Hee bir de SEVİŞMEK kadın veya erkeğin sonuna kadar “arsız”olması gerektiği tek andır…

A.Tamakan

Üç noktayı gökyüzüne kondurdum…

Oldum olası üç nokta kullanmayı çok seviyorum. Kullandığımda, sonsuzluğu ve umudumu kaybetmemem gerektiğini hatırlatıyor bana. Sıkıntılı ve üzüntülü hallerimi nokta ile bitirirken; mutlu, sevdalı ve umutlu hallerimi hep üç noktayla devam ettiriyorum. Kendimce, üç nokta ile umudumu aydınlatıyor, güçlendiriyorum böylece. Üç nokta, sonsuzluğun yanında umudumun umudu oluyor bana. O gün bugündür umuduma umut yarattım, bitmedi söyleyeceklerim der gibi. Ve, çok uzun zaman sonra da üç nokta hislerime tercüman olacak şekilde ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dediğim Mevlana’ nın şu sözüne rastladım.

Üç nokta aşktır…
Her nokta gizli bir Ahtır!…
Seviyorum deyip haykıramamaktır…
Boğazda düğümlenen iki çift sözdür…
Dilin lal, gönlün melal olduğu andır…
Gözlerden süzülmeyen iki damla gözyaşıdır…
Hissedilen fakat bir türlü yazılamayandır…
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır…
Üç nokta; bitmeyendir bitemeyendir…
Hz.Mevlana

Ve, bugün de üç noktayı gökyüzünde yakaladım, Mevlana’nın bu sözlerini hatırlayarak.

Gökyüzüne koydum bugünde umudu, sevdayı, vuslatı…

A.Tamakan

Denizli / Pamukkale Travertenler

Evet Hierapolis de bir hayli yorulduk. Ancak buranın o muhteşem havası ve pamuk gibi bembeyaz ve masal diyarı görselliği tüm yorgunluğumuzu aldı.

Gerçekten hem büyük bir şaşkınlıkla hem de büyük bir keyif hissedeceğiniz nadir doğal güzelliğe sahip yerlerden biri.

Travertenler çeşitli kimyasal reaksiyonların çökelmesi sonucunda oluşuyormuş. Pamukkale bölgesinde travertenlerin olduğu alanda 17 adet sıcaklığı 35-100 dereceler arasında değişen sıcak su kaynağı bulunuyor. Bu termal su kaynağından çıktıktan sonra travertenlerin başına geliyor ve travertenlerin katlarında çökelmeye başlıyormuş. Termal su kaynağından çıkarken 35 derece olurken içerisinde bol miktarda Kalsiyum Hidrokarbonat bulunuyormuş. Kaynaktan çıktıktan sonra oksijen ile temas ettiğinde Karbondioksit ve Karbon Monoksit uçtuğu içinde geriye kalan Kalsiyum Karbonat kalıp çökelmeye başlıyormuş. Aslında ilk olarak jel halinde oluşup zaman içinde sertleşerek kaya formuna giriyormuş. Ama görünüşleri bir kayadan ziyade yumuşacık pamuk hissini veriyor. O beyazın için de ki mavi rengin dans eder gibi durması ise muhteşem. İnanılmaz güzel bunu hissetmek ve gerçekten mutlaka görülmesi gerrken yerlerden biri.

Ayrıca Travertenler görsel zenginliğin yanı sıra kalp rahatsızlıkları, romatizma, sindirim, solunum, dolaşım gibi bir çok hastalığa da iyi gelmekte. Biz de anne kız pantolonlarımızı şöyle bir sıvayıp, günün yorgunluğunu atmak için girdik. Ya nasıl güzel bir his. Çocuk gibi oturup, ellerimi de şıp şıp vurup bütün gün içinde kalmak istedim. 🙂

İki günlük olup kısa da gelse bana, biraz koşturmalı da olsa çok güzel ve çok keyifli bir gezi oldu benim için.

Travertenler gibi bembeyaz ve suları gibi sonsuz olsun mutluluklarınız…

A. Tamakan