İnsan manzaraları…

Aylardan Kasım, havalar iyice soğumuş. Bir pazar günü… Günlerdir yağan yağmurun ardından pırıl pırıl parlayan güneş ile uyanıyorum. Mis gibi toprak ve güneş kokuyor hava. Toprak suya doymuş, güneş toprağa misafir olmuş bugün. Ben eksik kalır mıyım? Hayır. Hemen montumu giyip, botları çekip hızlıca çıkıyorum güneşi selamlamaya…

Yine aklımda binbir düşünceyle yürüyorum Tiran sokaklarında. Bir yandan güneş ısıtırken içimi, bir yandan hafif hafif esen rüzgar üşütüyor ellerimi. Parkın girişinde patlamış mısır satılıyor. İyi fikir parkın girişine koymak. Park büyük. Şimdi alsan çıkana kadar ancak bitirirsin.

Yaklaşıyorum ve ” bir fotoğrafını çekebilir miyim” diyorum. Utangaç bir gülümsemeyle kabul ediyor. Fotoğrafı çekiyor, teşekkür ediyor ve aslında daha da utandırmak istemiyor ancak dayanamayıp söylüyorum; ” Ne kadar güzel gülüyorsun”.

Tekrar gülümseyerek ” Hava soğuk, on gündür yağmur var, iş yok. Güneş gülümsemiş bize bugün, biz nasıl gülümsemeyelim” diyor.

Ve… O an bir daha anlıyorum ki, gülümsemek gerek… Güneşe, güne, geceye, herşeye, herkese,

Hayatın tüm hırçınlığına ve şımarıklığına rağmen, gülümsemek…

Ve… çokça da şükretmek gerek…

A.Tamakan

Kasım 2015

Arnavutluk / Korça

” O Korçare, o hiç fare…” diyor Arnavutlar. Anlamı ise evleneceğin kız ya Korça’lı olsun yada hiç olmasın. 🙂

Ata topraklarım olan Korça’ya çok büyük bir heyecanla ve merakla gittim. Evet Arnavutluğa ilk geldiğim zamanlarda bir çok kişi anlatmıştı; çok güzel, temiz ve kültür şehri diye ama görmek bambaşka benim için, ne de olsa dedelerim burada doğmuşlardı. 🙂

Şehre ilk girdiğim an tüylerimin diken diken olduğunu hissettim sadece.

O daracık, Arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş ve belli bir intizam içinde iki katlı evlerle inşa edilmiş sokakları muhteşemdi. Evet koca bir şehir tamamen kasaba havasındaydı. Şimdi anladım Tiran da boşuna söylememişlerdi, Arnavutluğun Paris’ i diye Korça için. Mis gibi, tertemiz, bazı binaları eski ama temiz, insanları elit, güler yüzlü, misafirperver.

Korça (Görice), Arnavutlukta müslüman bir şe­hir merkezi oluşturmak amacıyla Osman­lılar tarafından kurulmuş ve 1486’da Görice’nin 7 km. kuzeyindeki Boboştit-sa köyü de bu bölgede ki önemi nedeniyle de II. Bayezid tarafından İlyas Bey’e mülk olarak verilmiş. İlyas Bey burada 901’de (1495-96) hâlâ mevcut olan âbide­vî kubbeli bir cami yaptırmış. İlyas Bey Cami olarak adlandırılan bu cami 1992’de Arnavutluk’ta komünist dikta­törlüğün yıkılmasından sonra yeniden oluşan müslüman cemaatin ibadethanesi olarak yaptırılmış. İlyas Bey burada bir de hamam yaptırmış. Arnavutluğun en büyük Arnavut asıllı Osmanlı yazarı

Şemseddin Sa­mi de Kâmûsü’î-a’lâm adlı eserinde cami, medrese, imaret ve İlyas Bey’ in II. Murad’ın kızı Hundi Hatun’la evlendiğini ve İstan­bul’da Mîrâhur Camii’ni yaptırdığından bahsetmiştir.

Şemseddin Sami, ki uzun uzun anlatılması gerekilen bu yazar ilk Türkçe sözlük Kamus-ı Turki’nin ve ilk Türkçe roman Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın yazarıdır. Aslen Arnavut olduğu ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kimse getçekten azdır. Söylediğim gibi Şemseddin Sami’yi uzun uzun anlatmak gerekir.

Bir diğer tarihi ve kültürel yapı ise, XIX. yüzyılın ilk yıllarında kurulan Turan Bek­taşî Türbesi ve 1293 (1876) tarihli başka bir türbe ayakta kalan İslâmî yapılardan­dır. Bektaşîler 1992’den sonra tekrar dinî inançlarını yaşamaya başlamışlar. Son zamanlarda (1996) Arnavutluk’taki Bektaşîliğin İslâm’dan ayrı müstakil bir dinî cereyan olarak ilân edilmiş. Şehrin güneydoğusundaki gör­kemli Melçan Bektaşî Tekkesi komünistlerce tahrip edilmiş ve henüz yeniden in­şası gerçekleşmemiş. Ancak bu türbe hala ziyarete açık bulunuyor.

Korça, Arnavutluk’un en önemli kültürel merkezlerinden biridir. 1887 yılında arnavut dilinde ilk okul Korça da açılmış. O dönemde Korça, kız okuluna sahip olan tek şehirmiş. Bu nedenle de hala kültürün merkezi olarak adlandırılıyor. İlk arnavut okulunun bulunduğu bu bina mimari açıdan büyük öneme sahiptir.

Kasaba havasında olan bu şirin, tertemiz, neredeyse tamamı Arnavut kaldırımlarıyla bezenmiş bu muhteşem şehirde ki diğer önemli tarihi yapılarda birbirinden güzel. Osmanlı döneminden kalan Korça Eski Çarşını, 29 metre uzunluğunda ki saat kulesini, Arnavutluk’un önemli markalarından Birra Korça’nın tarihi fabrikasını, Shen Gjergji Meydanını, Rinia Parkını, Arkeoloji müzesi, Ngjallja Kilisesini (ki çok ihtişamlı duruyor) de bire bir görmek gezmek inanılmaz keyifliydi.

Korça, ata topraklarım, dedelerimin yaşadığı sokaklarda soluduğu havayı solumak bile muhteşemdi…!!! Seneler seneler sonra, İstanbul’da yaşayan ikinci kuşak Arnavut olarak tekrar ata topraklarına dönmek, Korça’ da olmak…

A. Tamakan

Hercai gözlüm…

Gözleri gönlüme akan bir ırmak,

Gülüşü iliklerimi kurutan çağlayan,

Ey gönlüme “ah” , fikrime “eyvah” çektiren yar,

Ateş midir kor kor yakan, su mudur ab-ı hayat olan,

Gözlerimi gözlerinden alamam,

Ama,

Gözlerinden aşk, kirpiklerinden günah damlar,

Değmesin gözlerin gözlerime,

Hercai gözlerin ruhuma yasak…

A.Tamakan

Gözleri ömre, gülüşü dünyalara bedeldi…

Esmer zarif orta boyluydu,

Gözleri ömre, gülüşü dünyalara bedeldi,

Aşk’a böylesi susamışken,

Sadece sarıldık,

Dudakları değdi dudaklarıma,

Teninin kokusunu bile alamadan,

Kaldık öylece yarım,

Gerçekti,

Gerçektim,

Ama yasaktı,

Geriye gitmekten başka hiç bir yol kalmamıştı…

A.Tamakan

Sarmaşıklar örterken üzerimi, usul usul yumdum gözlerimi…

Bugün yine kaçtım gizli bahçeme…

Biraz sıkkın, birazda ne yapacağını bilmez düşüncelerle. Önce kayınların arasında gezinip derin bir nefes aldım. Şöyle bir baktım, bekledim bekledim lakin onlar da bugün pek keyifsiz pek neşesizlerdi; yapraklarını döktüklerinden olsa gerek, ilgilenmediler benimle. Papatyaların arasında dolandım bende, onlarda demesinler mi aman sakın dokunma bize, uğraşamayız senin seviyor sevmiyor dileklerinle.

Kavakların arasında yürüdüm saatlerce, belli ki bahçemde bugün ben gibi nedense.

Oturdum ırmağın kıyısına biraz endişeli biraz da şaşkın bir halle. Papatyalarımı okşadım, bir bir öptüm kokladım. Nüliferlerim iyice gerilip genişleyip gülümsedi yüzüme. Anlattım derdimi, dinlediler gülümseyen renkleriyle ama yavaş yavaş gömülüp gitti onlarda derinlere. Yok yok, bugün tüm bahçem, ben gibi içinden söyleniyorlar kendi kendilerine. Anlayamadım, neden böyle derken yasemin kokuları okşadı ruhumu, sarmaşıklar örterken üzerimi, usul usul yumdum gözlerimi…

A. Tamakan

Gizli bahçe…

Küçücük ama kocaman bir bahçe kurdum gönlüme…Alabildiğine yeşil, alabildiğine turkuaz ve mavi bir bahçe…

Mis kokulu yasemin çiçekleri ektim dizi dizi, bir parça da nergis ekledim peşi sıra. Bir kaç lale sarı siyah, biraz da karanfil kırmızı beyaz, sümbüller her renginden ikişer tane, menekşeler, şebboylar, papatyalar…

Kavak ağaçları ektim dizi dizi, yanına da koca bir çınar ağacı kondurdum. Biraz meşe, biraz akçaağaç, biraz da kayın ortalarına. Akasyalar da hemen peşi sıra. Erguvanlar ektim beyaz mor, hemen karşısınada mavi mavi söğütler. Bilmem neden ama söğüt ağaçları hep mavi olsun isterdim, bu yüzden söğütleri mavi mavi ektim.

Irmaklar koydum sağlı sollu; içinde yoncalar, nüliferler, kenarlarına da sarı beyaz papatyalar.

Tam ortasında sarmaşıkların süslediği, gürül gürül bir şelale…

Kuşların şarkı söylediği, kelebeklerin renklendirdiği, içimdeki Aylin’in güven ve sevgiyle, deliler gibi koşup eğlendiği bir bahçe…

A. Tamakan