Yunanistan / Dedeağaç(Alexandropoli)

Uzun sahilleri, temiz masmavi denizi, akşama doğru hareketlenen sokak&caddeleri ve eğlenmeyi seven insanlarıyla Dedeağaç, eğlenceninin merkezi diyebilirim.

Şehrin denize paralel olan caddesi akşamları trafiğe kapatılıyor. Yol boyunca bulunan kafe, restoranları ve tavernalar yaz dönemlerinde oldukça keyifli. Daha önce de belirttiğim gibi Yunan halkı haftaiçi olduğu kadar haftasonu gecenin geç saatlerine kadar eğlenmeyi seviyorlar.

Şehrin en önemli ve meşhur caddesi Dimokratias yani Demokrasi caddesidir. Cadde üzerinde birçok restauran, cafe ve alışveriş dükkânları var. Bu cadde üzerinde, tren istasyonuna yakınında Selahattin Camisi olarak da bilinen Dedeağaç Camisin bulunuyor. Osmanlı’dan kalan bu tek cami halen ibadete açık. Caminin bahçesinde bir de Türk azınlık okulu var.

Kentin sembolü haline gelen Deniz Feneri, Sultan II. Abdulhamit Dönemi’nde 1880 yılında yaptırılmış.

Ayrıca bir gün içesinde gezebileceğiniz bu güzel şehirde Ermeni Ortodoks Kilisesi, Dedeağaç Tarihi Müzesi ve Dadia Ormanlarını da gezebilirsiniz. Makri Köyü’ ne de muhakkak uğrayıp bu muhteşem yeri mutlaka ziyaret ediniz.

Buraya gelmişken şöyle güzel deniz ürünleri yiyip, rakımızı nezih bir ortamda içmek istiyoruz derseniz St. George’s Taverna (Ay Yorgi) da mutlaka yemek yemenizi tavsiye ederim. Kalamar ve ahtıpot kuzartma muhteşem. Hee birde şi diye kadar içtiğim en güzel Frappe Yunanistan da ve özellikle Dedeağaç’ta yapıyorlar. Hangi kafe de içti isem hepsi birbirinden lezzetliydi. Yazın öğlen sıcağında inanılmaz güzel geliyor.

Burası da inanılmaz keyifli ve eğlenceli bir şehir. Ben biraz Göcek’e benzettim burasını. Seneler evvel gittiğim o nezih, temiz ve güzel Gözekk’in yat limanını anımsatıyor.

Yolunuz bu taraflara düşerse mutlaka bir günde olsa Dedeağaç’a uğrayın derim. 🙂

Denizin mavliği gibi sonsuz olsun sevdalarınız…

A. Tamakan

Yunanistan / Kavala

Anneciğimin memleketi ve asla vazgeçemediği kurabiyeleri ile meşhur Kavala…

Burasıda aynı Ohrid gibi, harika bir kasaba. O sokakları, evleri, yolları, manzarası muhteşemdi. Sokak sokak gezdik, şehrin tamamının görüldüğü tepeye çıktık ve burada bir kahve molası vererek manzaranın tadını çıkardık. Burası da küçük ama ayrı bir güzellikte. Sahilde denize sıfır oturup keyifle kahvelerimizi yudumlayabilmek çok güzeldi.

Ananemin ve dedemin doğduğu evi bulabilmek için bir hayli yürüdük. 🙂 Bir evde bulduk ama burası mı, değil midir tam olarak emin olamadık. Ama yıllar sonra köklerimizin doğduğu bu toprakların havasını solumak bile muhteşem. 🙂 Ben bu Arnavut kaldırımlarına gerçekten aşığım. Bana çocukluğumu ve en güzel yıllarımı hatırlatıyor.

Kavala Kalesi, kemerin altından ilerleyerek kale duvarlarının içine doğru “Castle” tabelalarını izleyerek yukarıya doğru devam edebilirsiniz. En tepede kale duvarları bulunmakla beraber yukarıya doğru çıkan sokaklarsa inanılmaz keyifli.

15. Yüzyılda savunma amaçlı inşa edilen Kavala Kalesi’nden şehir manzarasını keyifle izleyebilirsiniz.

İmaret,günümüzde otel olarak hizmet veren İmaret, önemli Osmanlı yapılarından biri. Burası da Mehmet Ali Paşa tarafından din eğitimleri vermek üzere inşa edilmiş ve aynı zamanda aşevi ve okul olarak kullanılan bir yapı. Bu imaret in bulunduğu sokak ve bu sokaktaki o masalsı evler Kavala’da en çok beğendiğim yerdi.

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1769’da bu şehirde doğmuştur ve hala evi bir müze olarak korunmaktadır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı döneminde Mısır Valisi olarak bilinen, Osmanlı‘ya karşı çıkıp kendi hanedanlığını kurmuş olan ve günümüzde hala Kavalılar için önem taşıyan bir lider. Bu müze ile birlikte Tütün Müzesi, Bizans Kalesi, Aziz Nikola Kilisesini, Halil Bey Camini de gezebilirsiniz.

Tüm tatil boyunca gece gündüz durmaksızın bizimle yürüyen minicik kuzum, canım oğlum bir kere yoruldum demedi, mızmızlanmadı…Annemi ve ailemi çok seviyorum, her zaman yanımızda olduğunuz için hepinize teşekkür ederim.Hepinizi çok ama çok seviyorum… İyi ki varsınız ve iyi ki yanımdasınız…

A.Tamakan

Yunanistan / Selanik

Arnavutluk nasıl ki ata topraklarımsa, Selanik’te ana topraklarım… 🙂

Elbette ki yıllardır görmek istediğim ülkeye, görmek istediğim şehire büyük bir heyecan ve keyifle geldim. Hem annemin şehiri olduğundan hemde atamızın evinin burası olduğundan inanılmaz keyifli ve gururluyum.

Evet burası diğer Balkan şehirleri gibi kasaba havasından uzak, bildiğiniz büyük bir şehir edasında ancak her yer cıvıl cıvıl, her yerde müzik sesleri ve bütün kafeleri dolu çok güzel bir şehir. Bir çoğunun turist olmadığından yola çıkarak diyebilirim ki yemeye, içmeye, eğlenmeye pek düşkün bir millet. Gece gündüz vur patlasın çal oynasın kıvamında bir şehir. Böyle olumca da pek şaşırmamak gerek, Yunanistan ekonomisinin neden bu denli kötüye doğru gittiğini. Biraz tembeller zannımca.

Önemli turistik ziyaret yerleri ise Beyaz Kule, Galerius Kemeri Arkeoloji Müzesi ve Ata’mızın doğduğu ev.

Beyaz Kule; Günümüzde tarihî bir kule ve müze olarak, şehrin deniz kıyısında yer alarak şehrin en büyük sembolü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılmış olan,

Balkan Savaşları sonucunda Yunanların eline geçen bu kule beyaza boyanmış fakat zamanla eski rengini geri almış. O günden sonra “Beyaz Kule“ olarak adlandırılan bu kule Selanik’in en çok ziyaret edilen turistik yerlerinden biri.

Galerius Kemeri; Selanik’in en çok bilinen ve buluşma noktası olarak kullanılam olan bu kemer, M.S. 3. yüzyılın sonunda, Selanik’i bu bölgenin başkenti yapan Sezar Galerious’u onurlandırmak için yapılmış. Duvarlarında hala günümüze kadar gelmeyi başarmış mermer oyma yazıtlar var. Bunların çoğu Galerious’un Perslere karşı kazandığı zaferleri anlatmakta. Burada da bir kaç fotoğraf çekerek Ata’mızın evine doğru yola çıktık.

Büyük bir heyecanla Atatürk’ün evine geldik. Ancak ne büyük bir şansızlık ki tadilat dolayısıyla kapalıydı. 🙁 Bütün hevesim, neşem kursağımda kaldı evet. En azından bahçesini görelim istedim ve kapıdaki görevliye bin bir dert yanarak, bahçesine girebilmeyi başardık. Evin bahçesindeki Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi tarafından dikildiği rivayet olan tarihi nar ağacı, tarihi ve kültürel değeri nedeniyle müzenin en çok ilgi çeken yeri. Elbette ki o ağacın altında oturup, oğluma tekrar Atatürk’ü anlattım. Evet ikimizde çok buruktuk, evi gezemediğimiz için. Ancak söz verdim oğluma, tekrar geleceğiz ve Ata’mızın doğduğu bu evi göreceğiz.

Ayrıca buraya geldiğimde öğrendim ki; Selanik Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim 1933’te yaptığı özel bir toplantıda, Cumhuriyetin 10. Yılı sebebiyle, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına bir hatıra plakası takılması ve evin hali hazırdaki sahiplerinden satın alınarak, Mustafa Kemal Paşa’ya hediye edilmesini kararlaştırmış ve plaka çakılması töreni Kasım 1933’te gerçekleşmiş. Sonrasında da restorasyon yapılarak bugün ki halini almış.

Burası da çok güzel, çok keyifli ve harika bir yer…Çok sevdim, çok keyif aldım. Akşam da sahilde vur patlasın çal oynasınlı bir yerde yemeğiizi yedik, uzolarımızı da içtik ve Selanik’e telrar gelmek üzere söz vererek veda ettik…

A. Tamakan

Makedonya / Bitola

Ohrid’den ayrılarak Bitola’ya doğru yola çıktık. İnanılmaz bir heyecan ve mutlulukla gidiyorum.

Neden mi? Çünkü, Mustafa Kemal Paşa’mızın yetiştiği ve şimdi müze olarak kullanılan Manastır Askerî İdadisi’ ni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Öncelikle şu meşhur Shirok Caddesini gezerek başlıyorum.

Rengarenk tarihi binaları, kafeleri, barları,restoranları, kiliseleri ve camileri ile bu şehirde çok güzel. Ohrid’ye göre daha soğuk ama burası da cıvıl cıvıl bir şehir. Şirok sokağı o kadar büyük olmasa da bizim Taksim İstiklal caddesini andırıyor. Atatürk’ e aşık olan Eleni’nin oturduğu ev de bu cadde üzerinde bulunuyor. Bu rengarek binaların arasında, yemeğinizi yiyebilir, kahvelerinizi içerken bu soğuk havada bu şirin sokakla içinizi ısıtabilirsiniz. 🙂

Buradan da Büyük İskender’in babası Philip II’nin at üzerinde ki heykelinin, saat kulesinin ve Yeni Cami (Haydar Kadı Cami) ile Isak Bey Cami’nin bulunduğu Manolya Meydanına geliyoruz.

Yeni Cami adını aldığı üzere 1558 yılında Kadi Mahmud Efendi tarafından yaptırılmış. Isak Bey Cami de 1508 yılında Isak Celebi Ibni Asa tarafından yaptırılmış.

17. yüzyılda yapılan, otuz metre yüksekliğinde olan Manastır Saat Kulesi ise, Osmanlı İmparatorluğu idaresi altında olduğu dönemde inşa edilmiş ve 19. yüzyılda yenilenerek bugünki görünümünü almış. Kule’nin üstüne dikilen haç ise yıllarca tartışma konusu olmuş.

Church St. Dimitri Kilisesi ise 1830 yılında yapılmış en önemli kiliselerden biri. Kilisenin içi muhteşem el işçiliği işlemelerle dolu ve mutlaka görülmesi gereken yapılardan bir diğeri.

Kilisemizi de gezdikten sonra büyük bir heyecan ve merakla Manastır Askeri İdadisi’ne geliyoruz. Atatürk, 1896-1898 yıllarında burada eğitimini almış ve eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Harp Okulu’nda eğitimine devam etmiş. Makedonya’nın tarihi, ülkenin coğrafik değerleri ve de kültürel eserleri sergilenen bu müzenin ikinci katında Atatürk için ayrılan bölümde Mustafa Kemal Paşa’mızın resimleri giydiği kıyafetleri sergileniyor. İşte Ata’mıza aşık olan Eleni’nin mektubu da burada. Ayrıca gelenlerin yazması için bir anı defteri konulmuş. Hali hazırda coşan duygu ve göz yaşlarımla bende hemen bir şeyler yazıyorum elbet. Her bir resmin ve eşyanın tek tek fotoğrafını çekerek ve büyük bir gururla müze gezimizi de tamamlıyoruz.

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. M.Kemal Atatürk”

A. Tamakan

Makedonya / Ohrid

Nasıl güzel bir yer burası, nasıl güzel bir şehir… Bu evlerin yapısı , Arnavut taşları ile döşenmiş o daracık ama muntazam sokakları, restauranları, kafeleri, çiçekleri… Bayıldım bayıldım buraya. O birbirinden güzel tüm evlerinin hepsini gezmek görmek istedim. O daracık ama insanın gönlüne kocaman huzur veren sokaklarında, küçücük bir çocuk gibi oradan oraya koşmak istedim… Küçük ama muhteşem bir yer Ohrid.

Kiril Alfabesi’nin doğduğu yer olan Ohrid, Avrupa’nın en derin ve en eski krater gölüyle Balkanlar’da keyifle gezebileceğiniz en güzel şehirlerden biri. Ohrid’e geldiğinizde ise, komşu şehirler olan Struga ve Bitola’yı da mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

6000 yıllık bir yerleşim tarihine sahip olan Ohrid, yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış. Bu nedenle de şehirin yapılanmasında Osmanlı etkilerini görmek mümkün ve evlerin büyük bir çoğu Osmanlı’dan kalma. Hatta evleri ile meşhur olan bu şehrin sokak lambaları bile ev şeklinde yapılmış.

Ohird bir gün içerisinde gezip görebileceğiniz küçük bir yer. Öncelikle şehri tepeden gören ve bir Orta Çağ kalesi olan Çar Samuel Kalesi’ni mutlaka görmelisiniz. Küçük bir yarımadanın deniz seviyesinden yaklaşık 700 metre yukarıdaki tepesine kurulduğu için bir tarafı şehri görürken diğer üç tarafı muhteşem deniz manzarasına sahip.

1400’lü yıllardan kaldığı tahmın edilen, Aziz Yuhanna Kilisesi (Sveti Jovan Kaneo) de Ohrid’de Çar Samuel Kalesi ile birlikte en görülesi yerlerden biri. Göle hakim konumu ve muhteşem manzarasıyla gerçekten etkileyici bir kilise.

Avrupa’nın en eski en derin krater gölü olma özelliği taşıyan bu göl ayrıca dünyanın en temiz gölü. Bu gölün iki üç yılda bir kendini temizlediği söyleniyor. Ve burada eğer mevsiminde gittiyseniz mutlaka göle girmenizi tavsiye ederim.

Kaneo Beach ve Cuba Libre Plajı göle girmek için en iyi plajlar. Ancak gölün kıyısında bulunan otel ve pansiyonlardan birisinde kalıyorsanız, buradan da göle girmeniz mümkün. Sofistike bir havası olan Cuba Libre Plaj, gündüz beach olarak hizmet verirken gecede bar olarak Ohrid eğlence dünyasının başında geliyor.

Ayrıca mutlaka teknelerle göl turu yapmalısınız. O muhteşem evleri, dağları, yeşilliği ve gölün muhteşem renklerini mutlaka bu tur ile de görmelisiniz. Yeşilin bin bir tonunun verdiği huzur anlatılamayacak kadar büyüleyici.

Ohrid’ de hemen gölün kenarı da olan ve muhteşem balık ürünleri yapan Noa Restaurant’da geleneksel canlı müzikler eşliğinde yemeğinizi yiyerek hem bu keyifli müziklerin hem de bu muhteşem gölün tadını çıkarabilirsiniz.

Yemekleri yedik, bir iki kadeh bir şeyler de içtik ve hala enerjimiz var diyorsanız, buradan da şehir merkezinde ki ya da sahildeki, o gündüz plaj olarak bahsettiğim Cuba Libre Beach kulüpte geceye devam edebilirsiniz. Ohrid’nin bu en meşhur gece kulüpleride ayrıca ücretsiz.

Ayrıca bu balkan ülkelerinin özellikle de bu Arnavutların ayrı bir Küba sevdası var onu da hala çözebilmiş değilim. 🙂

Ohrid’in incisi meşhur olduğundan aklınızda hediye almak gibi bir düşünce varsa yada en azından kendinize Ohrid’nin bu meşhur incilerinden alabilirsiniz.

Ohrid keşfinizi ve gezinizi keyifle bitirdikten sonra, planımızda yoktu ancak hala vaktimiz var derseniz ve buralara kadar gelmişken, araba ile yaklaşık 5-10 dakika uzaklıkta yer alan sınır komşusu, güzel mi güzel vatanım Arnavutluk’ a da şötlembir uğrayalım derseniz memnuniyetle bekleriz… 🙂

Muratlarınız Ohird’nin yeşilliği gibi, huzurunuz gökyüzünün maviliği gibi daim olsun…

A. Tamakan

İnsan manzaraları…

Yine bir gün yürüyorum. Ama bu sefer Tiran değil İşkodra sokaklarında. Yine kış aylarından biri ama yine şansıma güneş gülümsemiş bugün bana. İşkodra çok güzel bir şehir, hele o meydandaki, insanların yürüyüş yaptığı, kafe ve barlarla dolu olan cadde çok keyifli. İtalya da ki Toscana bölgesinde ki sokakları hatırlattı bana.

Tiran’ a ilk geldiğimde de çok ilgimi çekmişti ve çok şaşırmıştım. Sokaklarda, hemen hemen her köşe başında bir kaç amca toplanıp domino oynuyorlar. Bana da domino oynamayı lisede iken rahmetli Tülin halacığım öğretmişti. O günden beri de çok severim. Her defasında fotoğraflarını çekmek istemiş ama çekinmiştim. O zamanlar dilede çok hakim olamayışımdan, neyi nasıl söyleyeceğimi bilmemdiğimden çekememiştim.

Bugün bir turist edasına bürünüp ” pardon bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. Bir kaç amca bir şeyler söyledi ancak onlarda anlamadığımı görerek ” hayde hayde” dediler. Sanırım çekebilirdim. Gülümseyerek teşekkür ettim ve fotoğrafı çektim. Ama amcalar hiç durumlarını bozmadan oyunlarına devam ettiler, gazetesini okuyan amca hariç. 🙂

Ve… gördüm ki mutlu olmak ve hayattan keyif almak için çok şeye sahip olmak gerekmiyor belki de…

A.Tamakan

Aralık 2015

İnsan manzaraları…

Aylardan Kasım, havalar iyice soğumuş. Bir pazar günü… Günlerdir yağan yağmurun ardından pırıl pırıl parlayan güneş ile uyanıyorum. Mis gibi toprak ve güneş kokuyor hava. Toprak suya doymuş, güneş toprağa misafir olmuş bugün. Ben eksik kalır mıyım? Hayır. Hemen montumu giyip, botları çekip hızlıca çıkıyorum güneşi selamlamaya…

Yine aklımda binbir düşünceyle yürüyorum Tiran sokaklarında. Bir yandan güneş ısıtırken içimi, bir yandan hafif hafif esen rüzgar üşütüyor ellerimi. Parkın girişinde patlamış mısır satılıyor. İyi fikir parkın girişine koymak. Park büyük. Şimdi alsan çıkana kadar ancak bitirirsin.

Yaklaşıyorum ve ” bir fotoğrafını çekebilir miyim” diyorum. Utangaç bir gülümsemeyle kabul ediyor. Fotoğrafı çekiyor, teşekkür ediyor ve aslında daha da utandırmak istemiyor ancak dayanamayıp söylüyorum; ” Ne kadar güzel gülüyorsun”.

Tekrar gülümseyerek ” Hava soğuk, on gündür yağmur var, iş yok. Güneş gülümsemiş bize bugün, biz nasıl gülümsemeyelim” diyor.

Ve… O an bir daha anlıyorum ki, gülümsemek gerek… Güneşe, güne, geceye, herşeye, herkese,

Hayatın tüm hırçınlığına ve şımarıklığına rağmen, gülümsemek…

Ve… çokça da şükretmek gerek…

A.Tamakan

Kasım 2015

Arnavutluk / Korça

” O Korçare, o hiç fare…” diyor Arnavutlar. Anlamı ise evleneceğin kız ya Korça’lı olsun yada hiç olmasın. 🙂

Ata topraklarım olan Korça’ya çok büyük bir heyecanla ve merakla gittim. Evet Arnavutluğa ilk geldiğim zamanlarda bir çok kişi anlatmıştı; çok güzel, temiz ve kültür şehri diye ama görmek bambaşka benim için, ne de olsa dedelerim burada doğmuşlardı. 🙂

Şehre ilk girdiğim an tüylerimin diken diken olduğunu hissettim sadece.

O daracık, Arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş ve belli bir intizam içinde iki katlı evlerle inşa edilmiş sokakları muhteşemdi. Evet koca bir şehir tamamen kasaba havasındaydı. Şimdi anladım Tiran da boşuna söylememişlerdi, Arnavutluğun Paris’ i diye Korça için. Mis gibi, tertemiz, bazı binaları eski ama temiz, insanları elit, güler yüzlü, misafirperver.

Korça (Görice), Arnavutlukta müslüman bir şe­hir merkezi oluşturmak amacıyla Osman­lılar tarafından kurulmuş ve 1486’da Görice’nin 7 km. kuzeyindeki Boboştit-sa köyü de bu bölgede ki önemi nedeniyle de II. Bayezid tarafından İlyas Bey’e mülk olarak verilmiş. İlyas Bey burada 901’de (1495-96) hâlâ mevcut olan âbide­vî kubbeli bir cami yaptırmış. İlyas Bey Cami olarak adlandırılan bu cami 1992’de Arnavutluk’ta komünist dikta­törlüğün yıkılmasından sonra yeniden oluşan müslüman cemaatin ibadethanesi olarak yaptırılmış. İlyas Bey burada bir de hamam yaptırmış. Arnavutluğun en büyük Arnavut asıllı Osmanlı yazarı

Şemseddin Sa­mi de Kâmûsü’î-a’lâm adlı eserinde cami, medrese, imaret ve İlyas Bey’ in II. Murad’ın kızı Hundi Hatun’la evlendiğini ve İstan­bul’da Mîrâhur Camii’ni yaptırdığından bahsetmiştir.

Şemseddin Sami, ki uzun uzun anlatılması gerekilen bu yazar ilk Türkçe sözlük Kamus-ı Turki’nin ve ilk Türkçe roman Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın yazarıdır. Aslen Arnavut olduğu ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kimse getçekten azdır. Söylediğim gibi Şemseddin Sami’yi uzun uzun anlatmak gerekir.

Bir diğer tarihi ve kültürel yapı ise, XIX. yüzyılın ilk yıllarında kurulan Turan Bek­taşî Türbesi ve 1293 (1876) tarihli başka bir türbe ayakta kalan İslâmî yapılardan­dır. Bektaşîler 1992’den sonra tekrar dinî inançlarını yaşamaya başlamışlar. Son zamanlarda (1996) Arnavutluk’taki Bektaşîliğin İslâm’dan ayrı müstakil bir dinî cereyan olarak ilân edilmiş. Şehrin güneydoğusundaki gör­kemli Melçan Bektaşî Tekkesi komünistlerce tahrip edilmiş ve henüz yeniden in­şası gerçekleşmemiş. Ancak bu türbe hala ziyarete açık bulunuyor.

Korça, Arnavutluk’un en önemli kültürel merkezlerinden biridir. 1887 yılında arnavut dilinde ilk okul Korça da açılmış. O dönemde Korça, kız okuluna sahip olan tek şehirmiş. Bu nedenle de hala kültürün merkezi olarak adlandırılıyor. İlk arnavut okulunun bulunduğu bu bina mimari açıdan büyük öneme sahiptir.

Kasaba havasında olan bu şirin, tertemiz, neredeyse tamamı Arnavut kaldırımlarıyla bezenmiş bu muhteşem şehirde ki diğer önemli tarihi yapılarda birbirinden güzel. Osmanlı döneminden kalan Korça Eski Çarşını, 29 metre uzunluğunda ki saat kulesini, Arnavutluk’un önemli markalarından Birra Korça’nın tarihi fabrikasını, Shen Gjergji Meydanını, Rinia Parkını, Arkeoloji müzesi, Ngjallja Kilisesini (ki çok ihtişamlı duruyor) de bire bir görmek gezmek inanılmaz keyifliydi.

Korça, ata topraklarım, dedelerimin yaşadığı sokaklarda soluduğu havayı solumak bile muhteşemdi…!!! Seneler seneler sonra, İstanbul’da yaşayan ikinci kuşak Arnavut olarak tekrar ata topraklarına dönmek, Korça’ da olmak…

A. Tamakan

Hercai gözlüm…

Gözleri gönlüme akan bir ırmak,

Gülüşü iliklerimi kurutan çağlayan,

Ey gönlüme “ah” , fikrime “eyvah” çektiren yar,

Ateş midir kor kor yakan, su mudur ab-ı hayat olan,

Gözlerimi gözlerinden alamam,

Ama,

Gözlerinden aşk, kirpiklerinden günah damlar,

Değmesin gözlerin gözlerime,

Hercai gözlerin ruhuma yasak…

A.Tamakan