İtalya / Pisa

Dünyaca ünlü eğik kule Pisa...
Bir çok kişinin bildiğinin aksine bu eğik kule ismini İtalya’nın meşhur yemeği pizzadan değil, İtalya’nın Toscana bölgesindeki Pisa şehrinden alır.
Floransa’dan yaklaşık 30-40 dakika uzaklıkta olan bu şehire eğer arabayla gitme imkanınız yoksa trenle çok rahat ulaşabiliyorsunuz. 
Pisa tren istasyonundan ilerlemeye başladığımızdan kısa bir süre sonra Arno nehrine vardık. Arno nehri boyunca rengarenk evler , tıpkı bir ressamın paleti gibi inanılmaz görünüyor. Nehri geçtikten hemen sonra dükkanların ve kafelerin olduğu güzel bir caddeye çıktık ve hemen o güzel kafelerden birinde kahvelerimizi içmek üzere biraz mola verdik. Bugün de hava şansımıza inanılmaz güzeldi. Kasım ayının soğun da sıcacık güneş içimizi ısıttı.
Kısa bir yürüyüşün ardından Piazza dei Miracoli'ye yani Pisa kulesinin olduğu Mucizeler Meydanına vardık.
Yemyeşil bir alan ve bir sürü insan. Ellerinde fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekilirken şekilden şekle giren insanlar... Bu insanları izlemek bile inanılms eğlenceliydi. Koşanlar, uçanlar, düşenler, ters dönenler... 

Pisa kulesinin hikayesi ise şöyleymiş. 
1173 yılında inşa edilmeye başlanan kule, 5 yıl kadar dik durabilmiş. Üçüncü katı tamamlandıktan sonra ağırlıktan dolayı eğilmeye başlamış. Araştırmalara göre eğikliğin sebebi, kulenin temelindeki killerin kuvvetli olmaması ve toprak kaymasıymış. Temeli güçlü olmayınca da zaman içinde eğilmeye devam etmiş ve bu nedenle de yaklaşık 100 yıl süre boyunca inşaatı durdurulmuş. 1272 yılında bir mimar tarafından dördüncü kat eklenmiş. Bu sırada eğikliği düzeltmek için bir takım çalışmalar yapılınca durum biraz daha kurtarılabilir hale geleceği düşünülmüş. Aslında bu çalışmalar kulenin biraz daha eğilmesine yol açmış. Temeline yakın yol açmaya çalışmaları ve bu yolun deniz seviyesinin altında kalması sebebiyle açılan yol, suyla dolmuş ve bu şekilde de Pisa Kulesi bugünkü eğriliğine kavuşmuş. 1990'lı yıllarda gitgide daha da eğilen kule restorasyon sebebi ile 10 yıl kapalı kalmış ve sonra tekrar haşka açılmış. Günümüzde hâlâ sapasağlam duran kulenin yıkılmamasının sebebinin ağırlığı olduğu söyleniyor.

Bizde elbette bu geleneğe uyup, her ne kadar klasik bir poz versek de bir kaç fotoğraf çekip, tam karşısında sıra sıra dizilmiş olan hediyelik eşya satan dükkanları biraz gezip, kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza devam ettik...

A.Tamakan

DSCF0525DSCF0614DSCF0675DSCF0685

İtalya / Floransa

Muhteşem….!!!

Buram buram tarih kokan, muhteşem mimarisi ile gece gündüz yaşayan kültür ve sanat şehri Floransa…

Rönesans’ın doğum yeri olarak bilinen Floransa, Uffizi Gallery ve Palazzo Pitti’nin de yer aldığı onlarca müze ve sanat galerisine sahiptir. Floransa, Forbes tarafından mimari ve sanatsal açıdan dünyanın en güzel şehirlerinden biri seçilmiştir. Leonardo da Vinci ve Michelangelo da bu şehirden çıkmış dünyaca ünlü isimlerdir.

Signoria Meydanı, Floransa Katedrali, Ponte Vecchio, ve Piazzale Michelangelo hepsi birbirinden muhteşem, gezmeye doyamayacağınız yerler. Oya gibi ince ince işlenmiş, her bir karesinde bir tarih olan, getçekten yaza yaza bitiremeyeceğim rüya gibi bir şehir…Merkez pazarı da inanılmaz keyifli ve bir çok şeyi bulabileceğiniz bir yer. Floransa’ya yolunuz düşerse mutlaka 2-3 gün ayırın ve doya doya gezin bu şehri.

Muhteşem bir tarihe, tarihi yapılara, kültüre ve sanata sahip bu şehre bayıldım…Roma’dan sonra yaşayabileceğim diğer bir şehir sanırım Floransa olurdu…

A.Tamakan

DSCF0023DSCF0138DSCF0418DSCF0129

İtalya / Venedik

Sular şehri, köprüler, maskeler, festivaller şehri Venedik...
Yıllardır hatta çocukluğumdan beri görmek istediğim ilk yerlerden biriydi Venedik... O mistik havası, kanalları ve gondolları ile hep romantik gelmiştir bana. Şimdi ise hayalini kurduğum şehri doyasıya gezeceğim.
Venedik şehrine iki bölgeden giriş yapabilirsiniz ister istasyon tarafından ister sahil tarafından. Biz istasyon tarafından geldik ama sahil tarafı çok daha keyifli. Şehrin merkezine gelip, valizlerimizi bıraktıktan sonra Venedik’te ki turumuza büyük bir heyecan ve merakla başladık. Önce şehrin kalbi sayılan San Marco Meydanı‘na oradan da San Marco Bazilikası‘nı, Aziz Mark’ın Çan Kulesi‘ni, Torre dell Orologio’yu, Correr’i ve Dükler Sarayı’nı gezdik. Her biri birbirinden güzel yapılar. Bugün oğlumun biraz huysuz olmasından mütevellit çok fazla not tutma imkanım da olmadı maalesef. 
Daracık daracık sokaklarında oradan oraya yürüdük. Her biri birbirine benzeyen sokakları inanılmaz dar ve karanlık. Bir çoğu güneş görmüyor diyebilirim. Ama tüm evler buram buram tarih, yaşanmışlık kokuyor. 
San Marco Meydanı’nda, şarabınızı yudumlayıp, canlı keman ve piyano eşliğinde Venedik resitallerini dinleyebilirsiniz.
Festivale denk gelemedik ama onlarca çeşidiyle rengarenk maskeleri beni benden aldı. Hepsi ayrı ayrı muhteşem. Hangisini almak istediğinize bir türlü karar veremiyorsunuz. 
Elbette buraya gelip de olmazsa olmazlardan biri de gondolla gezinti yapmak. Kasım ayında gelmemiş olmamıza rağmen, hava güneşli ve çok güzeldi. Böylelikle de kanallarda yaptığımız gondol sefamız da çok keyifli geçti. Ayrıca da akşamüstü gün batımında yapılan gezinti, inanılmaz romantik. :)
Buradan da küçük gezinti tekneleriyle Murano‘ya geçtik. Murano da, cam atölyelerinde, ustaların hünerli ellerinde şekillenen birbirinden güzel cam eşyaları da ayrı bir güzellikte. Avizeler, vazolar, tabaklar, bardaklar ve çeşitli süs eşyaları renkleriyle insanın gözlerini kamaştırıyor. 

Bütün gün oradan oraya gezdik ve bir hayli de yorulduk. Ancak itiraf etmeliydim ki bugüne kadar hayalimde canlandırdığım kadar heyecanlandırmadı burası beni. 
Ama yine de her şey çok keyifliydi....
A.Tamakan


 

DSCF0240DSCF0494DSCF0145DSCF0173

 

Bir uçurtma misali…

Hep bir bölük pörçük, hep bir yarımım. Bir türlü bütünleşemiyorum, ne kendimle ne de hayatla…

Bir uçurtma misali…Ne birilerine, ne de göklere sığamıyorum…

Ben hayata, insanlara açtıkça yüreğimi, hayat bir başka yerden istiyor ve alıyor sürekli… Evimi açtıkça huzurumu, yüreğimi açtıkça ruhumu koparıyor benden… Bu kadar çok şey mi istiyorum yahut bu kadar çok mu benliğimden veriyorum. Artık hangisi bende bilemiyor, anlayamıyorum…

Sevgi, huzur ve mutluluk istiyor yüreğim oysa ki hepsi bu…Bu kadar basit bir arzu için yanarken ben, onlarca yalanlarla yanıyor yüreğim, ruhum. Ben olmak, sevgi olmak istiyorum…

Bir uçurtma misali… boşlukta değil, sevgide uçmak istiyorum…

A.Tamakan

Aylin’ ce ”Günaydın”…

Bir bardak keyif çayı koyuyorum kendime, bana gülümseyen güneşe bakıyorum ve sessizce fısıldıyorum, -anneme, babama, kardeşime, dostlarıma, arkadaşlarıma, İstanbul'a, herkese, her şeye-  ''Merhaba'' diye...

Selam olsun, sağlık, huzur, mutluluk ile gelen bu güzel güne, güzel güneşe...
Selam olsun tüm sevdiklerime, seveceklerime...
Günümüz, gönlümüz aydın olsun....
A.Tamakan


Hoşgeldin 40′ ım…

AYLİN’ ce….

40′ ım…

Hoşgeldin , sefalar getirdin yeni yaşım 🙂

Hoşgeldin ikinci baharım, yaşanılası en güzel yaşım,

Ne çok şey öğrendim sen gelene kadar,

Şimdi bir bir onları anlatacağım,

Ve ne kadar şanslı ve kıymetli olduğunu hep hatırla 40. yaşım…

Çünkü; 40. yaş kaderin yeniden yazıldığı ve benimde tüm farkındalıklarımla sana kendimi hazırladığım zamansın…

Dinle 40’ım,

Asla yapamayacağım dediğim birçok şeyi yapabildiğimi gördüm ve kendimi takdir edebilmeyi öğrendim.

Ne kadar doğru ve başarılı olursam olayım takdiri başkalarından beklememem gerektiğini öğrendim.

Aynı şekilde ne hata yaparsam yapayım, naçizane fikir verdiğine inandığım bir kaç kişi dışında, bir anda ahlak ve dürüstlük abidesi kesilen üç beş zamanlık insanların karşıma geçip konuşmalarına artık izin vermemeyi öğrendim.

Senelerdir bıkmadan yorulmadan, yanlış anlaşılmamak için bir konu hakkında, kendimi yırtarcasına doğru söylediğimi belirtmek için açıklama yapmak zorunda kaldığım insanların, aslında ne kadar YANLIŞ İNSANLAR olduğunu ve hayatımda OLMAMALARI gerektiğini öğrendim.

Gerçek anlamda sadece lafta bırakmadan, insanların ne dediğini umursayarak değil , Allah’ ın ne dediğini umursayarak; insanların değil de Allah’ın benden razı olması gerektiğine inanarak yaşamam gerektiğini anladım -ki gerçek özgürlük buymuş- …

Acıtsa da , kabul etmesende, pişmanlık hissetsende, keşke demenin ne kadar acı verdiğini görsende, her insanın hayatında bir kez de olsa gerçek anlamda kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini öğrendim. Kendimle yüzleşmenin ne kadar huzur verdiğini öğrendim.

Benim başarımla ve sevinçlerimle gerçekten ama gerçekten sevinen insanların bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olduğunu öğrendim – ki gerçekten önemli değil- demeyi kalpten hissederek dediğimde öğrendim.

Kaderime sövmeyi değil, kaderimi sevmeyi öğrendim.

Acıların zamanla değil, o acıların sindire sindire yaşanarak iyileştiğini öğrendim.

Bazen insanın, bazı durumlar karşısında elinin, kolunun, dilinin bağlandığı olur ya, hani basiretim bağlandı deriz, bunun aslında kalbimin konuşmayı öğrenmeye başladığından böyle olduğunu öğrendim.

Bulunmak istemediğim hiçbir ortamda kimseyi kırmamak adına kalmak zorunda olmamayı öğrendim.

“HAYIR” diyebilmenin paha biçilmez bir özgürlük olduğunu öğrendim.

Yaptıklarım ve bana yapılanlar karşısında Allah’ ın adaletinin merhametinden daha ağır olduğunu öğrendim.

AHLAK’ın; kaybetmekten korkan, herşeyde illa ki mantıklı bir savunması olan ve kendi pisliklerinle bağdaştırıp, açığa çıkacağı endişesi ile gözüme soka soka yalan söyleyecek kadar ACİZ olan insanlarda asla olmadığını öğrendim.

Atasözümüz olan, ” Bir deli bir kuyuya taş atmış, bin kişi çıkaramamış” sözünü bire bir yaşayarak, kuyuyu cadı kazanına mükemmel bir şekilde çevirebilen, gerçekten muazzam bir kurnazlık zekasına sahip olan kişilerin (mübalağa değil gerçekten devasa bir zeka) , benimde etrafımda olabileceğini ve akıllıyım diye geçinen kişilerinde bu kuyuya düşerek nasıl maymuna dönebildiklerini; ve ancak artık bunlarla nasıl baş edebileceğimi de öğrendim.

İnsanların gözümün içine baka baka yalan söyledikleri anlarda, doğruları söylediğimde ne kadar pişkince inkar edebildiklerini ve bu konuda oradan koşarak uzaklaşmaktan başka bir çözüm ve çare olmadığını öğrendim.

Hayatımda tam olarak yüzde yüz iyiliğimi isteyecek tek kişilerin annem, babam ve kardeşim olduğunu öğrendim.

İnsanlarla ilgili yaşadığım hayal kırıklıklarını doldurduğum heybemin ne kadar dolmuş olduğunu ve bu heybeyi atabilecek güçe sahip olduğumu öğrendim.

(Annem hep diyordu ki; kamburun çıktı at artık o heybeyi at, attım anne attım artık)…

Canımı çok yakan birisini sadece zamana ve Allah’ a havale etmeyi ve sabrın ne kadar zor ama huzur veren bir nimet olduğunu öğrendim.

Sarılmanın dünyanın en güzel şeyi, kalbi ve ruhu nasıl beslediğini öğrendim.

Yaptığın İyiliklerin beklediğin kadar kısa zamanda gelmediğini, sabır gerektiğini ve mutlaka döndüğünü öğrendim.

Bedenimi değil, ruhumu beslemem gerektiğini öğrendim. Varken değil yokken verdiğim herşeyin bana daha çabuk geldiğini öğrendim.

Sorgusuz, sualsiz, koşulsuz aşkı ve sevgiyi öğrendim.

Herkesi oldukları gibi kabul etmeyi ve edemediklerimden uzak durmayı öğrendim.

Bazen pire için yorgan yakmanın çok da kötü bir şey olmadığını öğrendim.

Hayattımda hiç yapamadığım, ama biraz bencilliğin her insana faydası olduğunu, bencil olabilmeyi öğrendim.

Aşk’ ın; vücut hatlarının güzelliğine dayanarak değil, ruhunun sevildiğini, ruhuna şehvet duyulduğunu hissederek ruhla sevişildiği takdirde muazzam bir şey olduğunu öğrendim.

Neden korkuyorsam hayatın sürekli onu karşıma çıkardığını ve bu yüzden kendimle yüzleşmeyi ve hiç bir şeyden korkmamayı, hayatın akışını iyisiyle kötüsüyle, isyan etmeden kabul edebilmeyi öğrendim. Ve bu nedenle de herşeyi yazabilecek ve söyleyebilecek kadar CESUR olabilmeyi öğrendim.

Yaşlanmak ve yaş almanın çok farklı şeyler olduğunu, hangisini hissedersem o olduğumu öğrendim.

Can Yücel in dediği gibi, tüm yaşlarımı karşıma aldığımda 40 yaşımın 15, 25 ve 35 i susturmayı başarabilecek kadar güçlü ve olgunlaşmış olduğunu öğrendim.

Ne geç ne erken, ama 40 yaşımda da herşeyi gönlümce yapabilecek kadar hayatı yaşamayı öğrendim.

Evet 40 yaşıma girerken çok ama çok şey öğrendim ve en önemlisi tüm bu yazdıklarımı yapabildiğimi öğrendim.

Ve…

Hayatla alakalı kafama taktığım herşeyin aslında ‘hiçbirşey’ olduğunu öğrendim…

A.Tamakan

Şubat 2017

İtalya / Roma(Campo dei Fiori&San Pietro&Castel Sant’angelo)

CAMPO DEI FIORI

Tiber Nehri ve Navona Meydanı (Piazza Navona) arasındaki bir Roma meydanıdır. Efsaneye göre meydan ismini Pompeo’nun sevdiği kadın Flora’dan almıştır. “Fiori” İtalyanca’da “çiçek” anlamına gelir. İsim aslında Orta Çağ’da, alan hala çayır çimenlikken verilmiştir. Başka bir inanışa göre ise meydana bu ismin verilmesinin nedeni verimsiz olan bu alanın verimli ve renkli hale getirilmesidir.
Campo Dei Fiori her zaman renklidir çünkü her zaman çiçeklerle bezelidir. Geceleri bar ve restoranları ile ünlü olan meydan, sabahları taze meyve, sebze ve çiçek alabileceğiniz bir yerdir. Campo Dei Fiori, Antik Roma’da “Venüs Victrix Tapınağı” ve “Pompey Tiyatrosu”nun olduğu yere yapılmıştır.Parione bölgesinde bulunan değerli kısımlardan biridir. Geceleri ve gündüzleri farklı hallere bürünen meydan, her iki durumda da aslında sanat arka planını barındırır.
Bu renkli meydan tarih içerisinde yarışlara, idamlara ve diğer değişik ve önemli organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır. Meydan ayrıca Giordano Bruno’nun heykeli ile meşhurdur. Giordano Bruno fikirleri nedeniyle yakılmış bir filozoftur. İdam edilen Bruno’nun heykeli de bu idamları simgelemektedir. 1888 yılında yapılan bu heykel filozofun tam da idam edildiği noktaya konulmuştur.

SAN PIETRO BAZILIKASI
Hristiyan dünyasının en büyük bazilikasıdır. Vatikan’da yer alan bu bazilika 186 metre uzunluğundadır, 136 metre yüksekliğinde bir kubbeye sahiptir, ön yüzü 114 metre genişliğinde ve 47 metre yüksekliğindedir. 22.000 metre karelik alanı ile bu devasa ibadethanede 20.000 insan aynı anda dua edebilir.San Pietro Bazilikası yaklaşık MS 4. yüzyılda İmparator Constantine’in isteği üzerine Saint Peter’ın şehit düştüğü yerde inşa edilmiştir. Zamanla bazilika büyümüş ve zenginleşmiştir. İlk restorasyon çalışması 15. yüzyılda papanın isteği üzerine yapılmıştır. Bu çalışma Roma Rönesans ve Barok tarzında yapılmıştır. Kubbenin planı Michelangelo’ya aittir, fakat bunu tamamlayamamıştır. Michelangelo’nun çizimlerine göre kubbeyi 1588 – 89’da tamamlayan kişi Giacomo Dalla Porta’dır.
San Pietro Bazilikası’nın en üstünde yer alan 42 metre çaplı kubbe gezginlere büyüleyici bir Roma manzarası sunuyor. Kilise haricinde ayrı bir girişi bulunan kubbeye dilerseniz merdivenlerle dilerseniz de asansörle çıkmanız mümkün. Eğer asansörle kubbeye çıkmayı düşünüyorsanız maceraya hazır olun çünkü yaklaşık 320 basamaklı ayrıca dar, kasvetli bir yolculuk sizi bekliyor. Kubbe’ye çıkmanın en mantıklı yolu ise asansör. Gelelim kubbe çıkış ücretlerine. Kubbeye asansör ile çıkmak isterseniz çıkış ücreti 7 Euro, merdiven çıkış ücretsi ise 6 Euro . Kubbeye Nisan-Eylül arasında 08:00-18:00 saatleri arasında , Ekim-Mart arasında ise 08:00-16:45 saatleri arasında çıkabilirsiniz.

CASTEL SANT'ANGELO
İmparator Hadrian için MS 130 – 139 yılları arasında Roma‘da inşa edişmiş bir kaledir. Ayrıca papanın evi ve hapishane olarak da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu Cem Sultan da hapishanede mahkum edilenler arasında bulunmaktadır. Önceki papalar tarafından tehlike durumlarında korunma amaçlı buraya saklanılmıştır. Castel Sant’angelo’yu Vatikan’a bağlayan gizli alt geçit hala burada bulunmaktadır. Orta Çağ’da şehrin kuzey girişini korumak için kaleye dönüştürülmüştür.
Eski dönemlerde çok trajik olaylara ev sahipliği yapmıştır Castel Sant’angelo. Örneğin, davaların bakılıp idamların yapıldığı bu yerde idam edilen kişinin başı günlerce ibret olsun diye köprüden sallandırılmış. Küçük, nemli, havasız hücrelerde mahkumlar açlık, susuzluk ve hastalıktan ölmüştür. Benvenuto Cellini, Cagliostro ve Giordano Bruno, Campo dei Fiori Meydanı’nda yakılmadan önce burada hapis yatmıştır. İtalya’nın yapısının değişmesi ile burası da askeri bir merkez haline dönüştürülmüştür.
Tiber nehri kıyısında yürürken ve Sant’angelo Köprüsünden geçerken bu kaleyi görebilirsiniz. Günümüzde birçok sergiyi barındıran bir müze haline dönüştürülen yapıda bir efsaneye göre uzun bir koridordan sonra Roma İmparatorlarının küllerinin olduğu bir odaya ulaşılır. Bu odadan yukarı terasa çıkıldığında Archangel’in orijinal bir heykeli bulunur. Diğer bölümler arasında Hall of Apollo (Apollo Salonu) ve Clement VII’nın özel odalarını görmenizi öneririm.

A.Tamakan

İtalya / Roma (Fontana di Trevi&Pantheon)

FONTANA DI TREVI (Aşk Çeşmesi)

Bizim nedense ”Aşk Çeşmesi” diye bildiğimiz bu şaheserin asıl adı ”Fontana di Trevi” yani ‘Üç yol Çeşmesi’dir. Adını, üç yeraltı su yolunun bu noktada toplanmasından aldığını söylüyorlar. Daracık sokaklar aralığında kalan bu gösterişli çeşmenin genel ifadesi denizdir. Deniz kabuğundan bir at arabası, arabayı çeken kanatlı atlar ve arabada bulunan mitolojik deniz tanrısı Neptün. Burada ki mitolojik hayvanlar kompozisyonunda, şaha kalkmış at, okyanusun karışıklığını, sakin olan ise huzur dolu durgunluğunu simgeler.

Roma’daki en büyük ve en ünlü barok tarzı çeşmedir. 25.9 metre yüksekliğinde ve 19.8 metre genişliğindedir. 1732 yılında Nicola Salvi tarafından tasarlanan çeşme 1762 yılında tamamlanmıştır. Bu çeşme, Trevi Meydanı’nda bulunur.

17. yüzyılda Papa Urban VIII, Bernini’den çeşmenin yenilenmesini istemiştir. Fakat Papa’nın ölümünden sonra bu proje gerçekleştirilmemiştir. Bernini sadece çeşmenin yönünü Quirinal Sarayı’na doğru çevirerek Papa’nın bu görüntünün tadını çıkarmasını sağlamıştır.

Efsaneye göre çeşmeye bozuk para atan kişi bir gün Roma’ya dönecektir. Atılan bu paralar belirli aralıklarla toplanarak yardım kuruluşlarında kullanılmaktadır. İnanışa göre sağ elle sol omuz üstünden Trevi Çeşmesi’ne para atmak kişiye iyi şans getirir. Bir bozuk para atmanın bir gün Roma’ya dönüleceğine, iki tane bozuk para atmanın Romalı güzel bir kıza aşık olunacağına, üç tane bozuk para atmanın ise Roma’da birisi ile evleneceğine işaret ettiğine inanılır. Her gün,her saat hatta her an tıka basa kalabalık olan bu şaheseri görmek ve şöyle rahat rahat inceleyebilmek için gece vaktini tercih edebilirsiniz.

PANTHEON

Antik Roma döneminden kalan ve en iyi şekilde korunmuş yapısıdır. Pagan Roma tanrılarına adanan tapınak, MS 118 – 125 yılları arasında inşa edilmiştir. Yapı, İmparator Hadrian tarafından yapılmıştır ve yapılış amacı Augustus’un arkadaşı ve komutan Marcus Agrippa’nın MS 80 yılında yanan Panteon’unun yerine geçmektir.

Antik Roma’nın en iyi korunmuş anıtı olan ve görkemli gücünü sessiz zerafetiyle birleştirmiş bu dairesel yapı sadeliğine rağmen muhteşem. İnanılmaz derin, sessiz ve görkemli benim için. Burada öğrendiklerimize göre; Pagan döneminde tüm tanrılar için yapılmış bir tapınaktır. Daha sonra kilise olarak kullanılmaya başlamıştır. Roma’da ki en eski kubbeli binadır ve bu kubbenin çapı 43 metredir. Kubbenin özelliği dışarıda ki güneşi en iyi şekilde içeri alması ancak bunun yanı sıra yağmur yağdığında içeriye girmesini engelleyecek şekilde yapılmış olmasıdır. Ayrıca burada öğrendiğimiz bir bilgi de; Pantheon, Pagan döneminde yapılmış olup, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığa geçişi ile birlikte, uzunca bir süre tapınak olarak kullanılmamış ve atıl olarak kalmıştır. Bu dönem içerisinde, depo, ahır gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu kubbenin iç ve dış çevresinde yaklaşık olarak 300 ton ağırlığında bronz kullanılmıştır. Bu dönem zarfında bronzun pahalı olması nedeni ile de bu bronzlar buradan sökülerek eritilmiş ve günümüzde San Pietro kilisesi içinde ki, sadece özel ayinler sırasında papanın çıkma yetkisi bulunan devasa sunağın yapımında kullanılmıştır. Ayrıca Rafaeollo, İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuelle ile oğlu I.Umberto gibi önemli kişilerin mezarları da burada bulunmaktadır.

Meydanları ve çeşmeleri ile ünlü olan Roma da, burada da geniş,etrafı kafelerle dolu ve ortasında çeşmesi bulunan bir meydan var. Kısa bir gezintiden sonra bu çeşmenin merdivenlerinde oturup etrafı izlemekte ayrıca keyiflidir.

A.Tamakan

IMG_1757IMG_1777

600px-Pantheon_façana

İtalya / Roma

ROMA; Bol yağmurlu, bol ağaçlı, bol tarihli...

Öncelikle biraz Roma hakkında genel bir bilgi ile başlamak istiyorum.
Roma, mimari, kültür, moda ve din gibi bir çok değerlerle zengin bir içeriğe sahiptir. Romulus ve Remus mitolojisi hikayesi ile başlayan Roma tarihi Rönesans tarihlerinde altın çağını yaşamış olup, günümüzde ki halini özellikle Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra edinse de şehrin ana hatları hala mimari,din,moda ve kültürün etkisi altındadır.
Roma, İtalya'nın Lazio bölgesinin başkentidir. Tiber ve Aniane nehirlerinin arasındadır ve Akdeniz'e yakındır. Roma, Avrupa'nın en kalabalık şehri ve 1290 km karelik yüzölçümüyle Avrupa'nın en geniş yüzeye yayılmış başkentlerinden biridir. Roma yedi tepe üzerine kurulmuştur. Bu tepeler; Palantino, Aventino, Campidoglio, Quirinale, Viminale, Calio ve Esquilino dur.
Roma; Vatikan, Fontana di Trevi( bizim Aşk Çeşmesi diye bildiğimiz), Piazza Spagna(İspanyol Merdivenleri), Colleseo, San Pietro Meydanı, Pantheon gibi bir çok tarihi yapısı ile tanınmaktadır. Roma tarihi şehir merkezi UNESCO dünya tarih mirası listesindedir. Bunun yanı sıra, muhteşem sarayları, yüzyıllık kiliseleri, bazilikaları, anıtları, bolca bulunan heykelleri ve sanat eserleriyle de dünyanın en zengin şehirlerinden biri kabul edilmektedir. Bir de canlı gece hayatı ve ünlü markalara ev sahipliği yapması sebebiyle de alışveriş konusunda da ilk akla gelen şehirlerden biridir. Roma’da alışveriş yapılabilecek bölgeler şehrin hemen her yerinde mevcuttur. Şehirdeki en ünlü alışveriş bölgeleri ise Via del Corso, Via Condotti ve Via Cola di Rienzo’dur.
Dünya'nın en küçük ülkesi olan ve Katoliklerin ruhani lideri Papa'nın yaşadığı bağımsız devlet Vatikan da burada yer almaktadır. Vatikan, Roma'da bulunmasına rağmen 1929 Laterano Antlaşması şartlarına göre bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir.
Roma turistik bir yer olması nedeni ile para akışının oldukça yoğun olduğu bir yerdir. Gerek barınma ve ulaşım olsun gerekse alışveriş de olsun nakit ve kart kullanımı geçerlidir. Turist olarak gitmiş iseniz, belli bir oranda ki alışverişinizin üstündeki harcamalarınız için gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra vergi iadesini geri alabilirsiniz. buraya gelen misafirlerim bundan yararlandılar ve bizde öğrenmiş olduk.
Sağlık konusunda çok şükür ihtiyacımız kalmadığından çok fazla bilgim yok ancak genel bir sağlık problemi yaşarsanız başvurulabilecek bir kaç adres var. Roma'ya gelmeden önce araştırdığım ilk şey hastaneler olmuştu. Takdir edersiniz ki en önemli şey sağlıktır. İngilizce konuşabilen doktorlar için AB Büyükelçiliğini aradığınızda size yardımcı oluyorlar ve yönlendiriyorlar. Bütün büyük hastaneler 24 saat hizmet veriyor. İngilizce konuşabilen doktorlar Salvator Mundi International Hospital' da bulunuyor. Viale delle Mura Gianicolensi adresindeki hastaneye 115 numaralı otobüsle ulaşılabilir. Malum çocuk olunca tüm alternatifleri düşünmek ve bilmek gerekiyor. Bir de Via Emilio Longoni adresinde bulunan Rome American Hospital var ve buraya da 508 numaralı otobüsle ulaşabilirsiniz. Ayrıca Medicall diye adlandırılan kişisel hizmet veren yani adresinize gelen doktorlar da sıkça kullanılıyor burada. Bunun ücretini de öğrendim:) genelde Partisi'den hekimlerin geldiği bu hizmetin karşılığı 150 Eur'dur.

Roma' da hava, kışın bol bol sağanak yağışlı. Aslında tam olarak Akdeniz iklimini yansıtmakta. Yaz ayları inanılmaz sıcak geçmekte ve sıcaklık kimi zaman 40-42 dereceye kadar ulaşmakta. Özellikle Haziran ve Ağustos da demişlerse de bize, Ağustos ayında yüksek nem ciddi bir sorun oluyor. Bu nedenle 1 Ağustos - 1 Eylül tarihleri arasında tüm şehrin tatile girmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Kış ayları ise bol yağış olmasına rağmen diğer Avrupa ülkelerine göre daha ılık geçiyor. Aralık- Şubat arasında ortalama sıcaklık 10-15 derecededir. Bu iklim şartlarına göre de Roma'yı ziyaret edebileceğiniz en iyi dönem, Mart-Haziran ve Eylül-Ekim aylarıdır. Roma için ziyaret edilebilecek en kötü zaman da bahsettiğim gibi Ağustos ayıdır. Eczane, pastahane, marketlerin bir çoğu, gazete bayileri, dükkanlar neredeyse tamamı Ağustos ayında kapalıdır.
Bahsettiğim gibi Roma tam bir tarih ve kültür şehri. Biraz bu tarihi yapılardan bahsetmek istiyorum. Biraz dedim ama aslında o kadar çok anlatılacak tarihi yapısı ve kültürü var ki...

PIAZZA DI SPAGNA ( İspanyol merdivenleri)

1725 yılında açılan ve Trinita dei Monti Kilisesine çıkan merdivenlerdir. 1723 – 1726 yılında Roma‘da yapılan merdivenler Francesco de Sanctis tarafından tasarlanmıştır. Fransız kilisesi Trinita dei Monti ile ünlü Spagna (İspanya) Meydanını birbirine bağlar. Kelebek şeklindeki dizaynı ile İspanya Meydanı, dünyadaki en ünlü şekillerden biridir. Roma barok stilini yansıtan bu meydan, Rönesans döneminde daha çok popüler bir yerdi. Eski yazarların ve sanatçıların buluşma noktası olan meydanda ayrıca çok şık oteller de bulunmaktaydı.
Adını zamanında İspanyol Elçiliği olarak kullanılmış bir evden alan bu merdivenler ve Piazza Spagna, Via del Corso' ya kadar uzanan, şehrin en pahalı semtinin tam kalbindedir. Via del Corso da, sadece şal ve tişörtleri 200EUR’nun üzerinde başlayan fiyatlarla tüm markaları görebilirsiniz.
Bir kalabalık, bir curcuna var ki tam bir şenlik havasında...İspanyol merdivenleri, zaman geçirmek için gerçekten eğlenceli bir yer. Oturun merdivenlere, alın içeceklerinizi bakın sağa sola. Sokak satıcıları, şövalyeler, at arabaları, fotoğraf çekenler, öpüşenler, koklaşanlar, tanıdık görüp bağıranlar (Türk'ler de rastladım bu duruma), dans edenler, o kalabalık ve gürültüde kitap okuyanlar kısacası her türden tasvir edilebilecek detaylar görebilirsiniz...
Bir de bu meydanında bir çeşmesi var. 17. yüzyıl tarihli batmış gemi şeklindeki bu çeşmeyi Fontana della Baracccia'yı Bernin'nin babası yaptırmıştır. Merdivenlerin önündeki “Barcaccia” olarak bilinen bot şeklindeki çeşme, Papa Urbano VII’nın oplu Bernini’ye verdiği emirle Fransız kralı ile yapılan anlaşmanın anısına yapılmıştır. Pietro Bernini ve Gian Lorenzo tarafından inşa edilen bu çeşme de meydanın tamamlayıcı unsurlarındandır. Lorenzo sonrasında da Roma’da barok tarzı birçok esere imza atmıştır. Ayrıca Barcaccia’nın yapılışının bir başka amacı Tiber Nehrinde 1598 yılında meydana gelen sel felaketini anmaktır.
Buranın tam karşısındaki o meşhur Via del Corso caddesi üzerinden yürüyerek Aşk Çeşmesine 5-10 dakika içinde gidebiliyorsunuz. Aşk çeşmesinden de Panteon a, oranın biraz ilerisinden PİAZZA NAVONA' ya geçebiliyorsunuz. Orada güzel barlar kafeler var ama biraz pahalıdır. Tam karşı sokağı da (dar bir sokaktan geçerek gidiyorsunuz) CAMPO DI FIORI 'ye geliyorsunuz. Burada da aynı şekilde barlar kafeler var ve çok daha uygun.

FONTAN DI TREVI (Aşk Çeşmesi) ise bir sonraki yazım da :)

A.Tamakan

IMG_4826IMG_0145