Arnavutluk / Gjırokaster

Sabah başlayan ve bir hayli zorlu geçen yolculuğumuzun ardından 15:00 de hayırlısıyla Gjirokaster’a vardık. Yorgunluğun vermiş olduğu rehavetle, şehirde ufak bir tur yapıp biraz dinlenmek üzere bir kahve molası verdik. Bol kafein alıp, tatlılarımızı yiyerek enerjilerimizi topladıktan sonra Gjirokaster Kalesi’ne doğru yol aldık. Muhteşem bir manzara, olağanüstü bir görsellik. Şansımıza hava da bizden yanaydı ve tüm gün güneş de gülümsemesini eksik etmedi. Kalenin tepesinden sıra sıra, ardı ardına dağınık ama belli bir intizam içindeki o evleri, renklerin bütünlüğünü, şehrin güzelliğini izlemeye doyamıyorsunuz. Bir fotoğraf  daha çekeyim, bir de bu açıdan resimedeyim diye diye yarım saatten fazla burada zaman geçirdik. Güneşin batışını buradan izlemenin ne kadar muhteşem olacağını tahayyül bile edememiş olmakla çok istesek de, daha gezilecek görülecek bir kalemiz ve diğer tarihi yapılarımız olduğundan, “inşallah bir daha ki sefere belki”diyerek bu güzel manzarada gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu doyurarak kale içine doğru devam ettik.

Büyük bir oranda Yunan nüfusun yaşadığı bu şehir Arnavutluk’un güneyinde. Merkezi kendisi ile aynı adı taşıyan (Gjirokaster) Ergir’dir.

Kalenin içinde bulunan Silah Müzesi, çoğunlukla savaş sonrası döneme ait silah, fotoğrafları ve sanat eserleri koleksiyonunu içeriyor. İkinci Dünya Savaşı kalıntılarını da burada görmek mümkün. Kale’de ayrıca iki Bektaşi Tekke, bir cezaevi (şimdi Silah Müzesi’nin bir parçası olarak konumlanmış) ve çok sayıda odalar bulunuyor. Kalenin hemen altında Soğuk Savaş’ın son zamanlarında inşa edilen yeraltı sığınakları bulunuyor.

Görülebilecek diğer müzelerden bir diğeri de Etnografya Müzesi. Buranın (vakti zamanında Enver Hoca’nın evi olarak kullanılan) içerisinde giyim, mutfak gereçleri ile birlikte diğer kültürel eserler sergileniyor.  Iyi şekilde restore edilmiş bir Osmanlı evi olarak günümüzde de hala korunduğunu görebiliyorsunuz.

Gjirokaster’ın meşhur tarihi pazarı Old Bazaar…. Tarihi Osmanlı evlerinin bulunduğu Gjirokaster eski şehrinin sosyal ve ticari merkezidir. Kentin yeni bölümlerinde ise birçok işletme ve çarşılar da bulunuyor. 19. ve 20. yüzyıllarda ki geçmiş dönem izlerini hala görmek mümkün. Geleneksel tarzını korumuş olan tarihi evler olarak Cabej Evi, Kadare’nin Evi, Topulli Evi ve Skenduli Evi de burada bulunuyor.

Kentin tarihi Palorto zamanında bulunan Zekate Evi ve Gjirokaster anıtsal taş evleride büyük bir önem taşıyor. İki büyük kule üzerinde yayılmış olan bu ev, üç katlı ve kendi türünün en büyüklerinden biridir. Ev son zamanlarda yeniden restore edilmiş (Komünist dönem öncesinde de restore edilmiş) ve bir müze olarak ev sahipleri tarafından açık tutuluyor.

Gjirokaster Cami; Eski Çarşı’da bulunan bu cami Arnavutluk’ta komünist dönemde ki dini yasağın gerçek bir kanıtıdır. Dini önemi nedeniyle çok fazla tahrip edilmemiş ve sonrasında Müslümanlar tarafından bir okul olarak kullanılmış. 1990’lardan sonra sirk eğitim merkezi olarak dönüştürülmüştür.

Yedi Çeşmeler ve hamamları da göze çarpan tarihi yapılardan. Hele ki bana Çeşme denildiğinde akan sular durur:) Çeşmeleri ve hamamları da son zamanlarda restore edilmiş. Bu çeşme ve hamamlar, geleneksel çatılar şeklinde koni görünümlü inşa edilmiş olup üzerlerinde ki eski yazıtları görebiliyorsunuz.

Ayrıca Gjirokaster Kalesi’nde 1968 yılından beri her 5 yılda bir düzenlenen Milli Folklor Festivalleri oluyormuş. Kendi türünde en önemli olay olarak kabul edilmiş olan bu festival geleneksel Arnavut müzik ve danslarının yapıldığı bir festivaliymiş. Ancak en son Eylül 2009’da düzenlenen bu festivaller günümüzde devam etmiyormuş. Aslında keşke devam ettirilebilseymiş. Bence festivaller, bir ülkenin kültürel bir faaliyet olmasının yanı sıra, insanların bir araya geldiği, birlik ve beraberliği ifade eden en güzel eğlencelerdir. Her neyse, yine uzatmaya başladım:) Bu kadar Gjirokaster keşfi yeter, şimdi gelelim Saranda’ya…

A.Tamakan

Karadağ / Budva

Merhaba Budva, Merhaba Stori Grad...
Budva; bakılası, görülesi, gezilesi...
Sen ne güzel, ne şirin, ne huzurlu, ne mistik bir yersin.. Budva Kalesi, Sveti Stefan'ı, o daracık sokakları, o muhteşem deniziyle burası da ayrı güzellikte harika bir yer...
Budva, Avrupa'nın yeni İbiza'sı olarak da adlandırılan, gece hayatı ile meşhur, eğlence şehri. Budva şehri Slovak plajı ile başlıyor ancak kış mevsimi ve yağmurun çok fazla olmasından dolayı da bizim uzunca gezme fırsatımız olmadı. Burası da surların içine kurulu bir şehir. Şehrin etrafı ise plajlarla çevrili. Öyle harika plajları var ki sanırım yanlış zaman da geldik dedirten tarzdan. Yeryüzü cenneti dedirtecek kadar güzel ve gerçekten yazın bir kaç günlüğüne de olsa gelinip, bu güzel sahillerin tadını çıkarmak gerek.
Burası da Kotor gibi harika bir denize ve sakinliğe sahip. Bir de bir sürü kedilere:)) Her yerde bir sürü kedi var, her yerden üçer beşer kediler çıkıyor.
Buranın da aynı Kotor'da ki gibi o daracık sokaklarına, evlerine, mis gibi deniz kokan havasına bayıldım... Küçük ama öyle keyifli, öyle huzurlu bir yer ki yağan yağmur bile o gizemli havasını etkilememiş. Bu puslu, yağmurlu ve romantizm kokan hava da hemen hemen tüm sokaklarını gezdikten sonra Budva Kalesini boydan boya gezdik. Budva kalesi şehri yukarıdan görebilmek için iyi bir seçim. Ayrıca kaleden o büyüleyici manzara eşliğinde, denizi izlemek de ayrı bir keyif. Burada da kuzumla bir kaç kuş besledikten sonra, keşifimize devam ettik.
Budva’nın sosyetik plajı ve adası Sveti Stefan'ı uzaktan da olsa görülmeye değer. Denizin üstünde, karaya bağlantısı olan bir yarım ada. Tepeden manzarası da harika ve inanın seyrine doyulmuyor. Burası eskiden bir balıkçı köyüymüş. 15. yüzyılda korsanlardan korumak için burayı da surlarla çevirmişler. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca burası az sayıda balıkçı ailesinin köyü olmuş. Yüzyıllar içinde kalabalıklaşmış ve nüfus adaya sığmamaya başlamış ve burada yaşayanlar taşınmışlar. O tarihten sonra burası mesire yeri olmuş. Avrupa’da çok meşhur olması 1960-70’lere dayanıyor. Marilyn Monroe, Sophia Loren, Elizabeth Taylor, Orson Welles burayı tatil mekanı seçmişler ve dolayısıyla meşhur etmişler. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde de hızla popülerliğini yitirmiş. Bundan 4-5 yıl önce lüks otel zinciri Aman Resorts tarafından 30 yıllığına kiralanmış ve nefis taş yapılar ile restore edilmiş.
Her yer, her şey çok güzel ve harikaydı... Denizine, sokaklarına ve o mistik havasına bayıldım... Bir de bir ağaç buldum ve ona bir emanet bıraktım. Tekrar gelmek ve görmek ümidiyle, şimdilik hoş çakal güzel şehir Budva..
A.Tamakan

IMG_7646IMG_7633IMG_7587

Karadağ / Kotor

Oldum olası severim kısa süreli ama bol tarihli, bol kültürlü yeni yerler keşfedilerek yapılan seyahatleri. İki üç gün öncesinden başlarım araştırmaya ve seyahat sırasında yanımda alınması gereken ilk şeylerin listesini yapmaya. Gittiğim yerlerin de etnik kökenlerini, tarihlerini, yemek kültürlerini, yöreye has hikayelerini öğrenmeyi de ayrıca severim. Hele bir de o yörenin kültürüne ait bir kaç incik boncuk eşyalarda bulmuşsam değmeyin keyfime:))
Bu sabah da yeni yerler görmenin, yeni kültürler öğrenmenin heyecanıyla erkenden çıktık yola. Tiran Karadağ arası 200 km. lik bir mesafe fakat yolların bozuk olmasından sebep Kotor'a üç buçuk saatte ancak varabildik. Biraz sıkıntılı ve yorucu yolculuğun sonunda sağ salim otelimize vardık. Otel Villa Panonia; dağ ve deniz manzaralı sakin bir yer de hoş bir otel. Anne&oğul aldık fotoğraf makinemizi, seyahat notlarımızı ve Kotor sokaklarını keşfetmeye çıktık hemen.
Montenegro, latince Karadağ anlamına geliyor ve şehrin ismi İtalyanlardan kalmaymış. İtalyanlar şehri istila etmek için geldiklerinde gördükleri manzaraya bakarak Montenegro demişler buraya.
Gerçekten de Karadağ'ın kara kara ve sıra sıra dik dağlardan oluşan ilginç bir coğrafyası var.
Karadağ’ın eski halkı Arnavutlardan oluşuyor. 7. yüzyılda İmparator Herakliyus zamanında, Sırplar da oraya yerleştirilmiştir. Osmanlılar, Rumeli’ye geçip fetihlere giriştikleri sıralarda Karadağ, Venedik Cumhuriyeti’nin tabiyetindeymiş. Osmanlı Devleti’nin Karadağ’daki fetihleri Sultan I. Murad dönemine rastlar. Aslında Osmanlı Karadağ'ı tam olarak hakimiyetine alamamış. Fatih, Karadağ'a bir nevi özerklik statüsü vermiş ve bu durum Karadağlılar tarafından 1878 yılında Osmanlı'dan ayrılana kadar kullanılmış.
Ayastefanos anlaşması ve hemen ardından Berlin Antlaşması'yla bağımsızlığını kazanan Karadağ, böylece devletler platformunda yerini almıştır. Bağımsızlığını kazanmasının ardından onu ilk tanıyan Osmanlı Devleti olmuştur. KARADAĞ' a gelmeden önce edindiğim bu bilgilere bir de gezip, görüp eklediklerimiz olunca da yazmak daha da bir keyifli.

Kotor, mis gibi havasıyla, sıra sıra dağlarıyla, kış ayından mütevvellit olsa gerek buz gibi soğuk ancak su gibi berrak denizi ile görülesi, gezilesi yer....
Evet belki Kotor, genel olarak baktığınızda doğal güzelliğinden ve denizinden başka görülecek pek bir yer olmadığı izlenimi verse de; sakinliği ile insana huzur veren, eğer tarihi şehirleri benim gibi seviyorsanız ve çocukluğunuzdan beri yüksek yüksek binaların bulunduğu, ağaca, yeşile, dağa taşa, börtü böceğe uzak ve hasret, meyveyi hiç dalından  değilde çarşı,pazardan alıp yemişseniz, böyle büyük bir şehirde yaşamışsanız, şükredilesi bu huzur ve keyif hiç bitmese diyebileceğiniz mistik ve romantik(bence) harika bir yer....
Kotor, Karadağ'da bir liman şehri. Dar boğazlarla birbirine bağlayan dört koydan oluşuyor. Koyun çevresindeki çıplak dağlar kıyıya dik bir biçimde iniyor. Turunçgillerin ve astropik iklime özgü bitkilerin yetiştiği kıyılarda çok sayıda turizm tesisi var.
Körfezin çevresini dolaşan kara yolu birkaç küçük yerleşmeyle turizm tesislerini birbirine bağlar. Bu yerleşmelerin en eskisi, MÖ 3. yüzyılda bir Illyria kenti olarak kurulan ve sonradan Romalıların yönetimi altına giren Risan'dır. Körfezin çevresinde Roma döneminden kalma birçok yerleşmenin kalıntıları vardır. Şehrin surları Venedikli'ler tarafından inşa edilmiş ve kapısında  “Başkalarına ait olanı istemeyiz ama bizim olanı vermeyiz” yazıyor. Meşhur kapısı (Oriuz) Ortodoks meydanı ve Silah Meydanına açılıyor.
Meydanın en dikkat çekici yapısı St.Tryphon Katedrali. Meydanın etrafında Drago malikanesi ve belediye binası da yer almakta. Bir arka sokağındaki St Luka’da ise dedikodu meydanı denilen küçük alandaki su kuyusunu da görebiliyorsunuz. Şimdilerde Denizcilik Müzesi olarak kullanılan Grigurana malikanesi de burada.
Kotor Ortaçağ kent yapısı, mimari bakımdan bence çok iyi korunmuş. Kiliseler, eski saraylar, müzeler, kafeler, restoranlar ve burada arka sokaklarda halen hayatını sürdüren insanlara ait evlerden oluşan sokak sokak sindire sindire gezilmeye değer harika bir yer. Tekrar tekrar söylemek istiyorum ki tarihi dokusu, dağları, muhteşem denizi, sakinliği ile çok huzurlu bir şehir. Bizde bu muhteşem tarihin içinde önce sahilde biraz gezip fotoğraf çektik. Kuzum her zaman ki gibi dakikalarca denize taş attı, ardından çakıl taşlarından oluşmuş kumlara oturup, sessizliğin içinde dalgaların sahile vuran seslerini dinledik. Sokaklarını bir bir gezip, keşfettik.  Bir kaç saatlik gezmenin ardından, bir hayli yorulmuş olan Kuzumun karnını doyurmak ve bir kahve molası vermek üzere sahilde ki kafelerden biri olan Cafe Mondo'ya girdik. Cafe Mondo da; hoş dekore edilmiş, sakin ve keyifli bir yerdi. Ayrıca pizzası ve kahvesi de çok güzeldi. Kuzum yemeğini yerken, bende mis kokulu kahve eşliğinde notlarıma tekrar şöyle bir göz gezdirdim. Bu kısa moladan sonra mis kokan havayı içimize çekerek, etrafı biraz daha gezdik ve Kotor'un tamamına hakim bir yerde inşa edilmiş Kotor Kalesi'ni gezmeye gittik.
Kale körfezin tam ucunda ve içinde birkaç tane büyük kilise, çok katlı taş evler, yine büyük sayılabilecek birden fazla meydanıyla sizi büyülüyor. Daracık sokakların her birindeki binalar otel, mağaza ve restoran olarak kullanılmakta. Bol bol gezdik, sahilde yürüyüş yaptık, şehirde dolaştık ve akşam yemeği için bize önerilen Vardar Otel'in altında ki Galion restorant da yemeğimizi yedik. Gayet hoş ve yemekleri güzel bir restorant. Tüm gün Kotor'un altını üstünü gezdikten sonra, mis gibi dağ havasında dinlenmek üzere otelimize geri döndük.

Tüm bu güzellikleri, huzuru verene şükürler olsun...

A.Tamakan

IMG_7621IMG_7405

Okul da ilk gün…

Hayatımın en zor ve en buruk ama en buruk günlerinden biriydi bugün. Oğlumun ilkokula başlamasının heyecanı ve sevincinin yanında babasının yanımızda olamayışının büyük üzüntüsü ve eksikliğini yüreğimin en derin yerlerinden hissederek yaşadım. Hiç bir kelime bugün ki hissettiğim acıyı, üzüntüyü, çaresizliği, yalnızlığı, burukluğu ve bilhassa bağıra bağıra ağlamak isteğine karşın gözyaşlarımı acıta acıta içime nasıl akıttığımı anlatamaz…

Sabah saat yedi itibari ile başlayan her dakika acıyla kazındı yüreğime… Kuzumu giydirirken, yedirirken ve evden çıkarken ki bir buçuk saat unutulacak gibi değil benim için… Heyecanlıydı kuzum, giyinirken çok hoşuna gitti ama sıra kravatına gelipte ben bağlamaya başlayınca ” keşke babam olsaydı da o bağlasaydı dimi anne” dediği anda yüreğimdeki hüzünüm, burukluğum büyük bir sızıya dönüştüğünde gözyaşlarım içime akmaya başlamıştı bile… Bağlayamadım o kravatı, bağlayamadım dakikalarca… Yeniden yaptım defalarca… Her şeyi tamamdı… Gömleği, kravatı ve ceketiyle küçük adam gibi oldu kuzum. Öyle çok yakıştı ki, öyle güzel oldu ki bakmaya doyamadım kuzuma. Nasıl da hoşuna gitti nasılda beğendi kendini…. Tamamen hazır olduğunda kendine baktığında, o yüzündeki ifadenin güzelliği gitmiyor gözümün önünden…Gülüşü, göz süzüşü, kaş kaldırışı..

Hazırlandık ve beklemeye başladık vakti… Ne zamanki “gel bir resim çekilelim ilk günün hatırası” dediğimde yüzündeki hoşuna gitmiş ve gurur duyar bir ifadeyle; çocuk bu işte bir hüzün bir neşe var içinde ve ” anneciğim baksana iş adamı gibi oldum değil mi? Ben büyüyünce iş adamı olayım en iyisi. İş adamı olayımda çok para kazanıp sana bakayım. Baksana ne çok uğraşıyorsun benimle” dediği anda sadece sarılarak karşılık verebildim o çocuksu saf temiz duygularına… Böyle bir heyecanı ve hayatımızın önemli ilklerinden birini bu duygularla yaşamakmış nasip olan… Ama olsun buna da şükürdü… Sonsuzlarca kere şükürler olsun daha yaşayacağımız çooookkk ilklerimiz olacak inşallah… Bir buçuk saatlik bu duygu yoğunluğunun ardından aldık çiçeğimizi düştük okul yoluna. Burada adetmiş ilkokulun ilk gününde çiçek alınırmış öğretmene. Linda bu detayı söyledi bize. Türkiye de de böylemiydi hatırlamıyorum çok zaman olmuş okul ile ilgilenmeyeli.. Her neyse…

Bugün sağ olsun Emre aldı ve götürdü bizi okula ve günün diğer zorlu ve duygunun dolup dolup taşamadığı anlarda başladı böylelikle…Kalabalık, curcuna, her yer çocuk her yer çiçek ve her yer anne baba doluydu… Ve tabii dede, nine, teyzeler… Bir bizdik yalnız olan, bir bizdik heyecanın yerini endişe ve hüzne dönüşmüş şekilde ne yapacağını bilemeden oradan oraya dolanıp duran… İşte o an tam “neden? neden?” Demek üzereyken dedim ki “olsun Rabbim şükürler olsun halimize”… İsyan etme Aylin… Sen güçlü bir kadınsın, sen güçlü bir annesin ve her şeyden önemlisi bunu sen seçtin ve söz verdin sevgiline, Aşkına, her şeyi halledeceğim diye…Ben güçlüyüm merak etme sen diye söz verdin dedim kendine… Daha ilk günden indirme yelkenleri dedim…Sen güçlü olmalısın ki kuzun da güçlü olabilsin… 

Biz böyle bir başımıza kalabalığın arasına giripte bekledikten on beş dakika sonra okul müdürü bir konuşma yaptı. Evet pek tabii ki de bir şey anlamadık, anlamadığımız içinde yine oradan oraya serseri mayın gibi dolandık. Baktık bir tarafta müdür yardımcısı isimleri okuyordu, hemen koştuk oraya… Acaba kaçırmış mıydık? Okunmuş muydu ismimiz derken işte okunuyordu… Hemen girdik sıraya ama sınıf hangisiydi anlayamamıştık ki…

Olsun sora sora Bağdat bulunurmuş, biz sınıfımı bulamayacaktık… Haydi Bismillah girdik okulun içine…Üç dört kere her sınıfa tek tek baktıktan sonra bulduk hayırlısıyla sınıfımızı…

Bulduk ama ondan sonrada başladı yine bir kıyamet Oğuzhan’da… Başladı mı bu o gün tanıştığım öğretmen değil, bu benim öğretmenim değil, beni yanlış sınıfa getirdin diye mızmızlanmaya… Onu da hallettik neyse, öğretmen hastaymış, sonra gelecekmiş falan filan… İlk on beş yirmi dakika diğer velilerde sınıftaydı.. Sonra sınıfı terketme vakti gelmişti… Asıl şimdi başlıyordu tüm eğlence…Çünkü biliyorum sende kal diye başlayacak söylenmeye.

Ancak ilk gün olmasına rağmen sınıftan çıkmam gerektiğini söylediğimde onbeş yirmi dakika beni bekletse de aslında beklediğim gibi olmadı nedense. En azından bütün gün kapı önünde beklemek durumunda kalmadım. İnşallah ilk günün heyecanı ve şaşkınlığından değil de gerçekten okulu sevdiği için böyledir ve bundan sonra da bu şekilde devam eder. Baktım bir çok anne oradalar, bekliyorlar bende başladım beklemeye… Kafe’ye gittim kahvemi içtim, sonra ara ara sınıfı kontrol ettim, bir de diğer sınıfı. Ara ara gittim geldim..

Ne kadar zor aslında… İlkokulun ilk günü ve dilini anlamadığın, tanımadığın, belki uzunca bir süre anlaşamadığın için arkadaş bile olamayacağın, yalnız kalacağın bir okulda okul hayatının ilk gününü yaşamak… Ne kadar zor, hemen gidip “merhaba” diyerek konuşmaya başlayacağın en çok arkadaş edineceğin okul ortamında bunların hiçbirini yapamamak… Yani okulu en cazip kılan şeye sahip olamamak…Anlamadığın dilde okuma yazma, matematik öğrenmeye çalışmak… Ama herkes ne kadarda rahat ve kolay söylüyor “çocuk bu alışacak, çabuk ta öğreniyorlar zaten, alışır alışır”… Ne kadar kolay uzaktan… Her şeyi geçtim okulun en eğlenceli kısmı arkadaş edinmektir ama anlamayınca karşındakini öyle kolay olmuyor işte… Sonuçta karşıda ki de çocuk bir oynuyor iki  oynuyor baktı anlaşamıyor hoop gidiyor… Sonra birde bunlar yetmiyormuş gibi…

Öğretmen güler yüzlü tatlı bir bayandı ama tüm gün gördüm ki sınıfa pek hakim değildi. Evet ilk günden derse başladılar hatta teneffüs vakti spor dahi yaptılar. Ancak orada ilginç bir şekilde durumu farkettim. Bahçeye ilk bizim sınıf inmiş olmasına rağmen, diğer iki sınıf gelip sıraya girmiş sonra düzen kurmuş ve spora başlamışlardı. Ancak öğretmen bizim sınıfı bir türlü toparlayamamış ve hiçbir şey yaptıramamıştı ki zaten zaman doldu… Sonra tekrar sınıfa derse döndüler… Sonra izlemeye devam edince diğer sınıfın öğretmeninin evet biraz sert mizaçlı ama sınıfa çok iyi hakim olduğunu gördüm… Burada elçiliğe göreve geçen sene gelenlerinde çocukları da o sınıftaydı… Bayağı bir düşündüm ve geç olmadan hemen sınıfı değiştirebilir miyiz diye Linda’ yı aradım. Sağ olsun hemen halletti ve o anda içime bir rahatlık geldi açıkçası…

Yorgunluğu bir yana manevi yanını zaten daha fazla nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama bugünü hayırlısıyla anne oğul başarıyla atlattık…

Şimdi günün yorgunluğundan tabii kuzum mışıl mışıl uyuyor…

Yarın yeni bir sınıf yeni bir öğretmen… Rabbim yardımcımız olsun…

14 Eylül 2015

A.Tamakan

 

IMG_1124IMG_1122IMG_1119

İtalya / Montepulciano

Mis gibi bir dağ havası, pırıl pırıl bir güneşle, bu yeni günün yeni mutluluklar getirmesi dileğiyle günümüz aydın olsun…

Sabah kahvaltımızı yapıp, yeşillikler içerisinde kahvelerimizi de içtikten sonra şaraplarıyla ünlü Montepulciano’ya gitmek üzere San Gimignano’ dan ayrıldık. Kuzum öyle çok sevdi ki burayı, bir elinde büyüteci bir elinde topladığı çiçeklerle ‘ gitmeyelim, ne olur biraz daha kalalım’ diye oradan oraya koşturdu.

Muhteşem..!!! Binalar, sokaklar, taşlar, ağaçlar, çiçekler her şey ama her şey muhteşem. Nasıl güzel, nasıl mistik, buram buram tarih kokan bir yer burası. Burada da tüm binalar, sokaklar en az beş yüz yıllık. Sokaklarında gezmeye doyamadım. O daracık minik sokaklar, o evler, o evlerin altlarından sokakları birbirine bağlayan pasajlar ve o çiçekler, inanılmaz güzeldi. Bu ülkenin genelinde hep aynı olan , güzelliğine güzellik kattan yeşilliği, camlarını ve cam önü çiçeklerine oldum olası bayılıyorum, buradakiler de beni benden aldı. Bütün sokaklarını adım adım gezdikten sonra bu şehirde yaşayabilirim dedim. Bir çoğu, hatta tamamına yakını diyebilirim, üst üste konan taşlarla inşa edilmiş bu evler, dar sokaklar buram buram orta çağ  kokuyor.

Kasabanın en yüksek yerine kurulan Piazza Grandei grifon ve aslan heykelleriyle süslenmiş çok zarif bir meydan. 13. yüzyıldan kalma Gotik Palazzo Comunale (Belediye Sarayı) kasabanın gururunu yansıtan heybetli bir yapıydı. O evleri gördükçe yine inanılmaz bir duyguyla, birinin kapısını çalıp ” Merhaba, biraz misafir olabilir miyiz?” demek istedim.  İnsan yaşlanmaz burada, ya içer içer ayyaş olursun, (zaten şaraplarıyla meşhur) ya da yazar yazar şair olur çıkarsın. Gezmeye ve tadına doyamadığım bu şehirden ayrılırken gerçekten aklımın kalbimin yarısı, hatta fazlası orada kaldı. Muhteşem bir kasaba…İtalya’ ya yolu düşenlerin mutlaka görmesini tavsiye ederim.

Bu arada bu şirin şehirden ayrılırken, yolda ilginç bir şey gördük ve onu izledik. Burada biri öldüğün de cenazeyi kiliseye götürürlerken; papaz önde yürüyor, cenaze arabası ağır ağır tam arkasından ilerliyor ve onun arkasında da cenaze yakınları (yaklaşık 40-50 kişi vardı) kiliseye kadar yürüyorlar. Ciddi bir yokuş ve mesafe var kiliseye kadar ve bu mesafeyi yürüyerek kiliseye gidiyorlar. Benim için sevginin ve saygının inanılmaz bir göstergesi. Kısacası bu kültürün insanlarının her şeye inanılmaz saygısı var. Bu nedenle de kültürlerini ve özellikle tarihlerini inanılmaz bir şekilde korumuş ve tüm ihtişamı ile ayakta tutmayı başarmışlar… İtalya, sen ne yaşanılası bir yersin…

A.Tamakan

DSCF0293DSCF0242DSCF0294

 

İtalya / San Gimignano

Toscana’nın kuleleriyle ve yaban domuzlarıyla meşhur, orta çağ kasabalarından olan San Gimignano…

Aman Allah’ım, ne şirin, ne güzel yer burası da. Her sokağındaki her bir bina en az dört yüz beş yüz yıllık. Taştan binalar, daracık daracık sokak araları, her yerde şarap dükkanları, nasıl sevimli, nasıl harika bir yer. Bu kasabanın, Toscana dağ kasabalarının en güzeli olduğunu söylüyorlar ki gerçekten de öyle. Ticaretin getirdiği üstünlüğü ve saygınlığını sembolize eden kulelerin sayısı bir zamanlar 70’i aşmış ancak Floransalı istilacılar 14.yüzyılda bu kuleleri yıkmışlar. Günümüzde ise sadece bir kaç tanesi kalmış. Kulelerin en önemlileri, birbirlerine bağlı üç meydanın çevresinde toplanmışlar. Adını 13.yüzyıldan kalma traverten’li kuyudan alan zarif sarayların çevrelediği üçgen Piazza della Cisterna; kiliseyle belediye sarayının birleştiği Piazza del Duomo; ikiz Salvucci kulelerinin bulunduğu pazar yeri Piazza del Erbe’dir.  Kendimizi buraya öyle kaptırmışız ki saatin ne kadar geç olduğunu fark etmedik. Saatin geç olmasına rağmen akşam yemeğimizi de burada yiyip öyle dönmeye karar verdik. Ancak kuzumun, yaban domuzu isterim ısrarıyla, bir çoğu kapanmış olan ve kapanmakta olan dükkanlara yetişme telaşı ile oradan oraya koştuk durduk. Bulduğumuzda kuzumun mutluluğunu görmek, onu içine sokarcasına sarılması ise büyük mutluluktu bizim için. Şehrin içinde Via San Matteo’da Ristorante LA GRIGLIA’ya girdik. Şarap eşliğinde yemeklerimizi yedikten sonra şehrin içinden geze geze dönüş yoluna çıktık. (Burada daha önce yediklerimizden çok farklı bir bruschetta yedik. Ballı, zeytinyağlı, üzerinde mozzerella peyniri olan kızarmış ekmek.) Ancak bir anda seyahatlerimiz de elimiz ayağımız olan yol haritamız bozuldu. Gecenin on birin de bu ıssız bucaksız dağ tepesinde, aman ne hoş..!  Tabii hemen alternatifleri kullanalım dedik, o da ne? Telefonlarımızın şarjı bitti. Evet evet şarjlar bitti ve bir güzel kaybolduk. Bir dağın tepesine çıktık ki, ıssız, bucaksız, tenha, kimse yok. Bir biz bir de kurtlar :)) Neyse ki iki saatlik bir gezinmeden sonra yıldızlardan yön bulma yöntemini deneye deneye, hayırlısıyla sağ salim otelimize ulaştık. Bütün bir günün yorgunluğu ile pijamalarımızı giyip hemen yataklarımıza girdik. Ohh, mis gibi dağ havası, börtü böcek ve muhteşem bir dolunay ile iyi geceler, sonsuzlarca kere şükürler olsun Rabbim’e…

A.Tamakan

DSCF0315IMG_0762

A.Tamakan

İtalya / Siena

Evet hüzünlü bir ”Merhaba” dedik Siena’ya…

Sabah gidip gitmeme karasızlığıyla yola geç çıktık ve 14:35’te ancak vardık. Her ne kadar yolda içimdeki acıyı yansıtmamaya çalışsam da içimdeki hüzün benimle gelmeye devam ediyordu. Kendimizi mis gibi bir dağ havasının içinde bulduk. İnsanın içini ısıtan, iliklerine kadar işleyen ve huzur veren bir havası vardı buranın. Bu muhteşem manzarada hafif hafif esen rüzgarla birlikte güneş de pırıl pırıldı bize ”Hoş geldiniz” dercesine…

Otelimiz (Borgo Casato) Siena’nın merkezinden 24 km uzakta bulunan Castelnuovo Berardenga kasabasındaydı. İtalya’ya özgü klasik taşlarla bezenmiş, kocaman yemyeşil bir bahçesi ve zeytin ağaçları olan sessiz, sakin, mistik ve çok şirin bir otel. Tabii hemen girmedik ve uzun zamandır hasret kaldığımız havanın büyüsüne bıraktık kendimizi.

Kuzum büyük bir heyecanla büyütecini kaptığı gibi, koştu dağ tepe börtü böceklerin peşine. O minik tostik elleriyle nasıl da nazikçe inceledi her bir çiçeği, içine çeke çeke kokladı, sevdi, öptü… İnsanın en üzgün anında bile ”işte mutluluk budur” dedirten yavrum olduğu için bir kez daha şükrettim…Gelirken o kadar üzgün ve keyifsizdim ki bu hava, kuzumun neşesi biraz olsun beni kendime getirdi. Mis gibi taze çimen ve toprak kokusu, rüzgarın tenimde esmesi ve kuzumun heyecanlı kahkahaları içimi ısıttı ve yaşamanın, hakkıyla yaşamanın anlamını bir kez daha hatırlattı bana.

 

Bir süre daha bahçede oradan oraya koşturan kuzumu izledikten sonra odamıza çıkıp valizlerimizi bıraktık ve vakit kaybetmeden Siena’ ya gittik. 

Her yer tarih kokuyor, her yapı birbirinden güzel. Şık restoranları, butikleri ve zengin tarih mirasıyla adeta bir açık hava müzesi gibiydi. Kahverengi ve kızıla çalan sarı renklerin ağır bastığı bu şehirde, kendinizi Orta çağ da gibi hissediyorsunuz.

Bütün sokaklarını adım adım gezerek Siena’ nın Piazza del Campo meydanına geldik. Bu meydanda orta çağ dan günümüze kadar devam eden ve her yıl düzenlenen ünlü PALIO at yarışları yapılıyormuş. Bu yarışlarda; rönesans kıyafetleri içinde ki şövalyeler ve askerler geçitten sonra bayrak gösterileri yaparlarmış. Gösterilerden sonra on binici Campo çevresinde eğersiz at üzerinde yarışırmış ve bir dakikadan az süren bu yarışın sonunda yarışanlara ipek bir flama olan Palio verilirmiş. 14. yüzyılın başlarından kalma bu meydanın tuğlayla döşeli zemini, mermerden yapılan şeritlerle dokuza ayrılmış bu yapının her dilimi, 13. yüzyılda şehri idare eden dokuz soylu klanı temsil ediyormuş.  Bol bol gezip, alışveriş yaptıktan sonra dinlenmek için meydanda, açık havada güzel bir kafeye oturduk. Birer kadeh şarabımızı içtik, nefis peynirlerimizi yedik ve tekrar şehir içi keşfine devam ettik. İtalya’da her şehrin bir Duomo’su var. Yağmurun başlamış olmasına rağmen burayı görmemezlik edemezdik ve koşar adımlarla, ıslana ıslana tuttuk Duomo’nun yolunu. Buranın Duomo’su da diğerleri gibi çok ihtişamlıydı, ince ince oya gibi işlemişler. 

 

Siena, buram buram tarih dokunla ve mistik havanla İtalya’da gördüğüm en güzel yerlerden birisin…Ve ben senin bu mistik, sarı kahverengi tonlarında ki ihtişamlı mimari’ne hayran kaldım…

A. Tamakan

Siena

 

İtalya / Orvieto

Roma’ya yaklaşık 110 km uzaklıkta olan ve sarp bir kayalığın üzerine kurulmuş olan bu şirin kasabayı inanın uzaktan seyretmek bile büyük keyiftir. Hele ki şehrin içine girdiğinizde Orta çağ’ dan kalma canlı bir müzeye girmiş gibi hissediyorsunuz. Her ne kadar böyle hissetseniz de burada yaşam süre gelmekte. Sokaklar, evler, dükkanlar hepsi birbirinden keyifli ve buram buram tarih kokuyor. Evler öyle güzel ki birinin kapısını çalıp misafir olmak istedim.

Her kasaba ve şehirde olduğu gibi etkileyici Duomo’ yu burada da görmek mümkün tabii. Gotik mimariye sahip olan bu katedralin en çarpıcı yeri, kule külahlarıyla taçlandırılmış dört ince yarım sütun ile bronz kapının üzerindeki gül pencerenin süslediği ön cephesidir. İnsan gözlerini bir an olsun alamıyor, hangi detaya bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Muheşem bir yapı, diğerlerinde olduğu gibi…

Gezmekten çok keyif aldığım bir yerdi. Hele ki o el işçiliği seramikten yapılmış eşyalar beni benden aldı. Ben de bir tane aldım hemen kendime tabii:))

A.Tamakan

OrvietoDSCF9613.JPG