Vibratörlü “Feministler”…

Feminizm, toplumca kanıksanan erkek düşmanlığı düşüncesinin aksine, cinsiyet  eşitsizliğini gündeme getirmek için ön planda tutulan bir akım aslında. Sadece kadınları değil, erkekleri de yakından ilgilendiren feminizm tanımı, normalde gerçek eşitliği ortaya koymayı amaçlar. Ancak görüyorum ki günümüzde bu, anlamını yitirmekle birlikte, kadınlar tarafından erkek düşmalığı olarak anlam değişikliğine uğramış.

Dünyamız bir sürü muhteşem nimetlerle ve güzelliklerle dolu. Yer gök, denizler, ırmaklar, çağlayanlar, dağlar, tepeler, ağaçlar, bitkiler ve insana hizmet eden bir sürü nimetlerle.

Yaşamak için sadece bedenimizi değil ruhumuzu da doyuracak bir sürü muhteşem nimete sahipiz. Gökyüzüne baktığımızda güneş içimizi ısıtırkan, gönlümüze de umut verir. Denizlerden onlarca nimete sahipken, üzerinden ufka bakıp sesini dinlemek huzur verir. Ağaçlar, hem nefes olur hem huzur. Yani bize verilen her nimet hem bedenimizi hem ruhumuzu doyurur aslında.

Ve bence, yani yine Aylin’ce; bize verilmiş olan en güzel ve en başta gelen nimetlerden ilk olarak yemek/içmek, düşünmek ve sevişmek en temel ihtiyaç olmalarının yanı sıra ruhumuzu doyuran en önemli nimetlerdir.

Nimet, güzel bir kelime ve bu kelimeyi kullanmayı seviyorum.

Yemek içmek hali hazırda hayatımızı daim ettirebilmemiz için zaten ana maddelerden ilki.

Düşünmek desen bu hayattaki sadece insan denen canlıya verilmiş en özel nimetlerden biri; ama düşünen canlı oranı da git gide azalmakta ki bu da ayrı bir konu.

Sevişmek? Sadece üremek için mi verilmiş? Üremek? Sevişmek, insanın en riyakarsız olduğu halidir oysa ki…Öyle olsa yaradan sevişme anında hiç bir uyarılmaya, hissiyata gerek duymadan robot gibi ürememizi sağlayabilirdi elbet. Ama, duygu vermiş, arzu vermiş, his vermiş. Hatta belki de sadece sevişme sırasında kendinden çıkıp o hayvani duygunu sonuna kadar kullanabilme lüksünü vermiş. Sana soyunu sopunu devam ettirebilmen ama bunu da keyifle yapabilmen için muazzam bir nimet vermiş. Ama gel gör ki günümüzde bir feminist olma sevdası var ki bir türlü anlayamadığım. Bunu bir çok kez bir çok arkadaşımla da tartıştım. Kimine göre kadın düşmanı, kimine göre isterik, kimine göre de ayıp bilmez oldum. Yaa ben demiyorum ki her gördüğüne ver. Ama gayet doğal ve içgüdüsel olan böyle bir nimete bu baş kaldırış niye? Ellerinde “vibratör” denen silahları, dillerinde kendi işimizi kendimiz görürüz nidaları… Kadın-erkek eşit, kadın seks aracı değildir. Ancak gel gör ki tanıdığım bir çok feminist de evlerinde elinde vibratörle geziyorlar. ( dikkat tanıdığım feminist kadınlar diyorum) Aaa orgazm oluyor mu onlara sorarsan evet. Üstüne üstlük bir de bak kendi işimizi kendimizde yapabiliyoruz diyorlar. Tamam kabul ediyorum orgazm oluyorsun, çünkü biliyorsun, tecrübe etmiş, öğrenmiş ve bulmuşsun noktanı da güzel arkadaşım nasıl bir orgazm bu, önemli olan o. Valla ben söyliyim bildiğin Arafta kalmış bir orgazm hali bu. Ne gerçek, ne de sahte? Ne var gerçekte, ne de yok? Bir boşluk hali filan olsa gerek. Bir nevi kendi kendine yaratılmış kaos. Amma velakin, yaa ten tene değmeden, ter tere karışmadan ne anladım ben o orgazmdan. Bedenin birleşmesiyle gelen o ruhun bir olma hissini hissetmedikten sonra bir değil beş kere olsan ne fayda… Çünkü sevişmek bir bedensel faaliyet değil. Sevişmek, bedenle birlikte ruh ve zekanı kattığın muazzam hazzın doruğa ulaşma anıdır….Hee bir de SEVİŞMEK kadın veya erkeğin sonuna kadar “arsız”olması gerektiği tek andır…

A.Tamakan

Fotoğraf günlükleri / Beni hayata bağlayan en güzel köprüsün…

Ne zaman bir köprü görsem, seneler evvel okuduğum, Yılmaz Güney’in bu şiiri gelir aklıma. Ve aklımda en çok iz bırakan sözleri. “Beni hayata bağlayan en güzel köprüsün”…

Hayatımızda köprü kuran insanların varlıklarıyla geçsin ömrümüz…

Sevgili,
yetmiyor ‘sevgili’ sözü
tek başına.Karşılamıyor
içimi dolduran duyguyu.
Oysa ben ‘sevgili’
derken neler
düşünüyorum bilsen.
Sonsuz,bir güneş,
bir yudum rakı,
çiçeğe durmuş ince bir
bahar dalı,
oğlumun sıcak yanağı,
anamın acılı gözleri,
babamın tütün kokan eli,
evimizde ki kuş,
yarının güzel günleri,
anlatılması güç binlerce
duygu ve SEN…
işte sen
beni hayata baglayan
en güzel köprüsün;
köprülerin en güzelisin.
sevgilim…güzelim…
insanı yaşatan
içimizdeki hayat böceğidir.
o ölürse
hayatımızında tadı biter.
o sakın ölmesin,
yaşat onu.

Yılmaz Güney

Üç noktayı gökyüzüne kondurdum…

Oldum olası üç nokta kullanmayı çok seviyorum. Kullandığımda, sonsuzluğu ve umudumu kaybetmemem gerektiğini hatırlatıyor bana. Sıkıntılı ve üzüntülü hallerimi nokta ile bitirirken; mutlu, sevdalı ve umutlu hallerimi hep üç noktayla devam ettiriyorum. Kendimce, üç nokta ile umudumu aydınlatıyor, güçlendiriyorum böylece. Üç nokta, sonsuzluğun yanında umudumun umudu oluyor bana. O gün bugündür umuduma umut yarattım, bitmedi söyleyeceklerim der gibi. Ve, çok uzun zaman sonra da üç nokta hislerime tercüman olacak şekilde ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dediğim Mevlana’ nın şu sözüne rastladım.

Üç nokta aşktır…
Her nokta gizli bir Ahtır!…
Seviyorum deyip haykıramamaktır…
Boğazda düğümlenen iki çift sözdür…
Dilin lal, gönlün melal olduğu andır…
Gözlerden süzülmeyen iki damla gözyaşıdır…
Hissedilen fakat bir türlü yazılamayandır…
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır…
Üç nokta; bitmeyendir bitemeyendir…
Hz.Mevlana

Ve, bugün de üç noktayı gökyüzünde yakaladım, Mevlana’nın bu sözlerini hatırlayarak.

Gökyüzüne koydum bugünde umudu, sevdayı, vuslatı…

A.Tamakan

Denizli / Pamukkale Travertenler

Evet Hierapolis de bir hayli yorulduk. Ancak buranın o muhteşem havası ve pamuk gibi bembeyaz ve masal diyarı görselliği tüm yorgunluğumuzu aldı.

Gerçekten hem büyük bir şaşkınlıkla hem de büyük bir keyif hissedeceğiniz nadir doğal güzelliğe sahip yerlerden biri.

Travertenler çeşitli kimyasal reaksiyonların çökelmesi sonucunda oluşuyormuş. Pamukkale bölgesinde travertenlerin olduğu alanda 17 adet sıcaklığı 35-100 dereceler arasında değişen sıcak su kaynağı bulunuyor. Bu termal su kaynağından çıktıktan sonra travertenlerin başına geliyor ve travertenlerin katlarında çökelmeye başlıyormuş. Termal su kaynağından çıkarken 35 derece olurken içerisinde bol miktarda Kalsiyum Hidrokarbonat bulunuyormuş. Kaynaktan çıktıktan sonra oksijen ile temas ettiğinde Karbondioksit ve Karbon Monoksit uçtuğu içinde geriye kalan Kalsiyum Karbonat kalıp çökelmeye başlıyormuş. Aslında ilk olarak jel halinde oluşup zaman içinde sertleşerek kaya formuna giriyormuş. Ama görünüşleri bir kayadan ziyade yumuşacık pamuk hissini veriyor. O beyazın için de ki mavi rengin dans eder gibi durması ise muhteşem. İnanılmaz güzel bunu hissetmek ve gerçekten mutlaka görülmesi gerrken yerlerden biri.

Ayrıca Travertenler görsel zenginliğin yanı sıra kalp rahatsızlıkları, romatizma, sindirim, solunum, dolaşım gibi bir çok hastalığa da iyi gelmekte. Biz de anne kız pantolonlarımızı şöyle bir sıvayıp, günün yorgunluğunu atmak için girdik. Ya nasıl güzel bir his. Çocuk gibi oturup, ellerimi de şıp şıp vurup bütün gün içinde kalmak istedim. 🙂

İki günlük olup kısa da gelse bana, biraz koşturmalı da olsa çok güzel ve çok keyifli bir gezi oldu benim için.

Travertenler gibi bembeyaz ve suları gibi sonsuz olsun mutluluklarınız…

A. Tamakan

Denizli / Hierapolis & Pamukkale

Hava biraz serin ama güneş pırıl pırıl ısıtıyor bugün bizi. İlk durağımız Hierapolis Antik kent oluyor.

M.Ö. 2.yüzyıl da Bergama kralı tarafından kurulmuş olan ve “Kutsal Kent” olarak bilinen Hierapolis Antik Kenti içinde çok fazla dini yapı bulunuyor. Bunun yanı sıra amfitiyatro ve St. Philippe Martyrion Kilisesi de ilgimi çeken ve bence kesinlikle görülmesi gereken yapılardan.

Hierapolis kentinde yapılan sur sistemine dahil olan Kuzey kapı İ.S IV. yüzyıl sonuna tarihlenmekte; Kuzey Kapı, Güney Kapı’ya simetrik olarak Bizans Dönemi’nde kentin anıtsal girişini oluşturuyor. Devşirme malzeme ile inşa edilen kapı, kare planlı iki kule ile desteklenmiştir. Kapıda taşıyıcı arkhitravın üzerinde yer alan zarif kemer, haç motifi ile bezeli. Diğer Hristiyan sembolleri de arkhitravın ön cephesini süslüyor. Girişin iki yanında, antik şehri kötü etkilerden korumak üzere, apotropeik olarak duran arslan, panter, gorgo başı ile bezeli dört adet konsol günümüze kadar korunmuş.

Güney kapısı ise, İ.S IV. yy’ da inşa edilmiş. Traverten blokların ve içinde mermerinde bulunduğu malzemeler ile yapılmış. Kuzeyde ki kapı da olduğu gibi burada da iki adet dörtgen planlı kuleye yaslanmış ve monolit arşitrav üzerinde yer alan hafifletme kemeri ile şekillendirilmiş.

Domitian Kapısı ise, M.S 82-83, yıllarımda yapıldığı söyleniyor.

Şehrin kuzey girişinde iyi korunmuş üç gözlü ve iki yanına yuvarlak kuleleri olan kapı, imparator Domitian’a ithaf edilmiş üzerine Latince ve Grekçe yazılmış bir yazıt var. Bu yazıttan sebeple de buna Domitian kapısı veya Roma Kapısı denmiş.

En önemli yapıtlardan ilki olan Apollon Tapınağı, Hierapolis’in en önemli tanrısına adanmış. Teraslar üzerinde ki kutsal alan, mermer merdiven ile birbirine bağlanmakta. Alttaki teras geniş bir alan üzeride mermerden sütunlarla çevrili. Podium’da işaret edilen tapınak olarak kullanılmış olan iç kısımdaki yapı daha sonra kehanet merkezi olarak kullanılmış. Büyük Apollon tapınağı ion düzeninde olup önceden merkez kutsal alan olarak kulanılan yapının temelleri görülmekte.

Diğer bir önemli ve ihtişamlı yapısı ise Antik Tiyatro. Bu tiyatro İmparator Septimius Severus zamanında İ.S III. yüzyılda, önceki evreyi (Flavius dönemi) içine alarak ve yok ederek inşa edilmiş.

Büyük yapı dört ada üzerine inşa edilmiş. Dik olan, iki kısma bölünmüş ve dikey olarak da dokuz cuneusa Summa cavea galerisi ile sekiz basamak yerleştirilmiş. Alt basamaklar orta kısmı, proedria için mermer bir exedra şeklinde düzenlenmiş, yüksek arkalıklı ve arslan ayaklı oturaklar ise kentin önemli kişileri için yapılmış. Sahne binası, logeion ve geniş bir sahne arkasına sahip ve skene ile bağlantılı. Skene fronsun üç düzeni mermer monolit sütunlar tarafından podium üzerine oturmakta ve burada Apollon ve Artemis’e adanmış, bezeli korniş bulunmakta. Yukardan bakılınca inanılmaz görünüyor.

İlginç bir efsaneye sahip olan Plutonium, Hierapolis Antik Kenti içerisinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Ploutonium Kutsal Alanı (Cehennem Kapısı) ve antik dünya da “ölüler ülkesine geçiş kapısı” olarak kabul edilen mağaranın girişi gün yüzüne çıkarılmış. Pagan inanışının hakim olduğu Antik Çağ’da Hierapolis, “Kutsal Kent” anlamına gelmekte. Bu isim ise, içinden termal suların ve kendisine yaklaşan canlıların ölümüne neden olan gazın (karbondioksit) çıktığı bir mağaranın mevcudiyetinden gelmekteymiş.Bu özelliklerinden dolayı mağara, Tanrı Plouton ve eşi Persophone’nin hüküm sürdüğü yeraltı dünyasının girişi olarak kabul edilmiş.

Her bir köşesinde tarih, tarih kalıntıları olan bu Antik Kentin gerçekten ilginç bir havası var. Bu tür hikayeleri dinleyince de ister istemez gözümü şöyle bir kapatıp canlandırıyorum. Ve her zaman kendi kendime söylediğim gibi, keşke o zamanlarda yaşamış olsamıydım acaba diye düşünüyorum… Efsanelerin, anektodların olduğu masalsı tarihi yerleri seviyorum ve buralarda ruhumun dinlendiğini hissediyorum…

A. Tamakan

Denizli / Buldan & Kaklık Mağarası

Anneciğim, Pamukkale’ ye gezi düzenlemişler ben gideceğim, sen de gelir misin diye sordu. Pamukkale? Aaa evet gelirim elbette, şu travertenleri öyle çok görmek istiyorum ki, kaçırır mıyım hiç dedim. Haftasonu olacağı içinde işle ilgili sıkıntım da olmayacaktı. Bir güzel koşa koşa gidip valizimi hazırlamaya başladım. 🙂

Bütün bir gece süren yolculuktan sonra sabah Denizli’ ye vardık. Odamıza girip eşyalarımızı bırakıp, biraz dinlendikten sonra gezimize ilk olarak Buldan’ dan başladık. Dokumacılık konusunda Türkiye’nin meşhur ilçelerinden biri olan Buldan’ın kendine has olan bezi de dünyaca ünlü bir dokuma türüymüş. Buldan’ın çarşısında yürüdüğünüzde, sağlı sollu tüm dükkanların tekstil üzerine olduğunu görüyorsunuz. Bunun yanı sıra dokuma tezgahlarında ki çalışma sesleri de kulağınıza gelmeye başlıyor burada. Bende büyük bir merakla hemen bir tanesine girdim. En ilgimi çeken ipek böceği kozalarının nasıl işlendiğiydi. Biraz üzüldüm evet ama yine de muazzam bir işçilik. Oradaki yetkili kişi de sağolsun bir bir göstererek anlattı nasıl yapıldığını ve gerçekten büyük emekler veriliyor ve neden bazı ufacıkparçaların bile bu kadar pahalı olduğunu anladım. Koca koca halı dokuma tezgahları ve onları büyük bir keyifle yapan tayzelerde çok güler yüzlü ve güzellerdi.

Buldan’ da Yayla (Süleymanlı) Gölü de ilçenin önemli doğal güzellikleri arasında. İlçe sınırları içinde Yenicekent Kasabası’nda ki Tripolis Antik Kenti ise tarihi kültürlerinden biri.

Yenice kaplıcaları, Gamera kaplıcası ve Kestane deresi de bu küçük şirin ilçenin diğer görülesi yerlerinden.

Bu küçük ilçeyi bir çırpıda gezip, buldan bezinden yapılmış bir kaç bir şey alıp, birer kahve molamızı verdikten sonra buranın en önemli tarihi yerlerinde biri olan Hierapolis Antik kent ve Pamukkale travertenlerini görmek üzere yola çıktık. Ancak, buraya girmeden önce Denizli’ye 30, Pamukkale’ye ise 45 kilometre mesafede bulunan Kaklık Mağarası’ na gittik.

Büyük Menderes nehrinin önemli bir kolu olan Çürüksu çayının, Kaklık kasabasının kuzey ve batısında oluşturduğu geniş alüvüyon ovanın kuzeyinde yer almakta. Mağaranın yakınında, sazlıklar arasında yer altından kaynayarak çıkan, serbest veya kanallar içinde akan sular, yöre halkınca “Kokarhamam Pınarı” olarak anılıyor. Faylar boyunca ilerleyen, yüzlerce metre derinlikten yüzeye çıkan kükürtlü ve yoğun karbonatlı bu jeotermal sular, antik Hierapolis’in kurulduğu zamanlardan beri cilt hastalıklarının tedavisinde ve tarla sulamasında kullanılıyormuş.

Ayrıca mağaranın yakınında ziyaretçilerin istifadesine sunulmak üzere yapılan yüzme havuzu, küçük amfi tiyatro, seyir alanları, kafelerde bir kahve molası verip dinlenebiliyorsunuz.

Kaklık Mağarasının doğrudan gün alan ve sürekli damlayan veya akan duvarlarında, sık bir yosun ve küçük yapraklı sarmaşık türü bitkiler gelişmiştir. Aydınlanmaya bağlı olarak gün içinde yeşilin değişik tonlarını alan bu bitkiler, mağaraya ayrı bir güzellik katmış. Burada oluşan doğal füzyonlara bayıldım. Kendimi o televizyonlarda izlediğimiz filmlerin içinde gibi hissettim.

Denizli, belki de sadece harita da yerini ve bir kaç genel özelliklerini bildiğim bir şehirdi benim için. Ancak gezilecek, görükecek, öğrenilecek yeterli bir tariha sahip bir şehir bence. Evet Pamukkale’ yi ve travertenleri biliyordum ama Buldan,Buldan bezi, kaplıcaları ve tarih yapıtları ile de gezilip görülesi bir şehiri de görmüş olmak çok keyifli.

Şimdi sıra geldi o resimlerde gördüğüm antik kent ve travertenleri görmeye…

A.Tamakan