İtalya / Roma (Fontana di Trevi&Pantheon)

FONTANA DI TREVI (Aşk Çeşmesi)

Bizim nedense ”Aşk Çeşmesi” diye bildiğimiz bu şaheserin asıl adı ”Fontana di Trevi” yani ‘Üç yol Çeşmesi’dir. Adını, üç yeraltı su yolunun bu noktada toplanmasından aldığını söylüyorlar. Daracık sokaklar aralığında kalan bu gösterişli çeşmenin genel ifadesi denizdir. Deniz kabuğundan bir at arabası, arabayı çeken kanatlı atlar ve arabada bulunan mitolojik deniz tanrısı Neptün. Burada ki mitolojik hayvanlar kompozisyonunda, şaha kalkmış at, okyanusun karışıklığını, sakin olan ise huzur dolu durgunluğunu simgeler.

Roma’daki en büyük ve en ünlü barok tarzı çeşmedir. 25.9 metre yüksekliğinde ve 19.8 metre genişliğindedir. 1732 yılında Nicola Salvi tarafından tasarlanan çeşme 1762 yılında tamamlanmıştır. Bu çeşme, Trevi Meydanı’nda bulunur.

17. yüzyılda Papa Urban VIII, Bernini’den çeşmenin yenilenmesini istemiştir. Fakat Papa’nın ölümünden sonra bu proje gerçekleştirilmemiştir. Bernini sadece çeşmenin yönünü Quirinal Sarayı’na doğru çevirerek Papa’nın bu görüntünün tadını çıkarmasını sağlamıştır.

Efsaneye göre çeşmeye bozuk para atan kişi bir gün Roma’ya dönecektir. Atılan bu paralar belirli aralıklarla toplanarak yardım kuruluşlarında kullanılmaktadır. İnanışa göre sağ elle sol omuz üstünden Trevi Çeşmesi’ne para atmak kişiye iyi şans getirir. Bir bozuk para atmanın bir gün Roma’ya dönüleceğine, iki tane bozuk para atmanın Romalı güzel bir kıza aşık olunacağına, üç tane bozuk para atmanın ise Roma’da birisi ile evleneceğine işaret ettiğine inanılır. Her gün,her saat hatta her an tıka basa kalabalık olan bu şaheseri görmek ve şöyle rahat rahat inceleyebilmek için gece vaktini tercih edebilirsiniz.

PANTHEON

Antik Roma döneminden kalan ve en iyi şekilde korunmuş yapısıdır. Pagan Roma tanrılarına adanan tapınak, MS 118 – 125 yılları arasında inşa edilmiştir. Yapı, İmparator Hadrian tarafından yapılmıştır ve yapılış amacı Augustus’un arkadaşı ve komutan Marcus Agrippa’nın MS 80 yılında yanan Panteon’unun yerine geçmektir.

Antik Roma’nın en iyi korunmuş anıtı olan ve görkemli gücünü sessiz zerafetiyle birleştirmiş bu dairesel yapı sadeliğine rağmen muhteşem. İnanılmaz derin, sessiz ve görkemli benim için. Burada öğrendiklerimize göre; Pagan döneminde tüm tanrılar için yapılmış bir tapınaktır. Daha sonra kilise olarak kullanılmaya başlamıştır. Roma’da ki en eski kubbeli binadır ve bu kubbenin çapı 43 metredir. Kubbenin özelliği dışarıda ki güneşi en iyi şekilde içeri alması ancak bunun yanı sıra yağmur yağdığında içeriye girmesini engelleyecek şekilde yapılmış olmasıdır. Ayrıca burada öğrendiğimiz bir bilgi de; Pantheon, Pagan döneminde yapılmış olup, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığa geçişi ile birlikte, uzunca bir süre tapınak olarak kullanılmamış ve atıl olarak kalmıştır. Bu dönem içerisinde, depo, ahır gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu kubbenin iç ve dış çevresinde yaklaşık olarak 300 ton ağırlığında bronz kullanılmıştır. Bu dönem zarfında bronzun pahalı olması nedeni ile de bu bronzlar buradan sökülerek eritilmiş ve günümüzde San Pietro kilisesi içinde ki, sadece özel ayinler sırasında papanın çıkma yetkisi bulunan devasa sunağın yapımında kullanılmıştır. Ayrıca Rafaeollo, İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuelle ile oğlu I.Umberto gibi önemli kişilerin mezarları da burada bulunmaktadır.

Meydanları ve çeşmeleri ile ünlü olan Roma da, burada da geniş,etrafı kafelerle dolu ve ortasında çeşmesi bulunan bir meydan var. Kısa bir gezintiden sonra bu çeşmenin merdivenlerinde oturup etrafı izlemekte ayrıca keyiflidir.

A.Tamakan

IMG_1757IMG_1777

600px-Pantheon_façana

İtalya / Roma

ROMA; Bol yağmurlu, bol ağaçlı, bol tarihli...

Öncelikle biraz Roma hakkında genel bir bilgi ile başlamak istiyorum.
Roma, mimari, kültür, moda ve din gibi bir çok değerlerle zengin bir içeriğe sahiptir. Romulus ve Remus mitolojisi hikayesi ile başlayan Roma tarihi Rönesans tarihlerinde altın çağını yaşamış olup, günümüzde ki halini özellikle Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra edinse de şehrin ana hatları hala mimari,din,moda ve kültürün etkisi altındadır.
Roma, İtalya'nın Lazio bölgesinin başkentidir. Tiber ve Aniane nehirlerinin arasındadır ve Akdeniz'e yakındır. Roma, Avrupa'nın en kalabalık şehri ve 1290 km karelik yüzölçümüyle Avrupa'nın en geniş yüzeye yayılmış başkentlerinden biridir. Roma yedi tepe üzerine kurulmuştur. Bu tepeler; Palantino, Aventino, Campidoglio, Quirinale, Viminale, Calio ve Esquilino dur.
Roma; Vatikan, Fontana di Trevi( bizim Aşk Çeşmesi diye bildiğimiz), Piazza Spagna(İspanyol Merdivenleri), Colleseo, San Pietro Meydanı, Pantheon gibi bir çok tarihi yapısı ile tanınmaktadır. Roma tarihi şehir merkezi UNESCO dünya tarih mirası listesindedir. Bunun yanı sıra, muhteşem sarayları, yüzyıllık kiliseleri, bazilikaları, anıtları, bolca bulunan heykelleri ve sanat eserleriyle de dünyanın en zengin şehirlerinden biri kabul edilmektedir. Bir de canlı gece hayatı ve ünlü markalara ev sahipliği yapması sebebiyle de alışveriş konusunda da ilk akla gelen şehirlerden biridir. Roma’da alışveriş yapılabilecek bölgeler şehrin hemen her yerinde mevcuttur. Şehirdeki en ünlü alışveriş bölgeleri ise Via del Corso, Via Condotti ve Via Cola di Rienzo’dur.
Dünya'nın en küçük ülkesi olan ve Katoliklerin ruhani lideri Papa'nın yaşadığı bağımsız devlet Vatikan da burada yer almaktadır. Vatikan, Roma'da bulunmasına rağmen 1929 Laterano Antlaşması şartlarına göre bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir.
Roma turistik bir yer olması nedeni ile para akışının oldukça yoğun olduğu bir yerdir. Gerek barınma ve ulaşım olsun gerekse alışveriş de olsun nakit ve kart kullanımı geçerlidir. Turist olarak gitmiş iseniz, belli bir oranda ki alışverişinizin üstündeki harcamalarınız için gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra vergi iadesini geri alabilirsiniz. buraya gelen misafirlerim bundan yararlandılar ve bizde öğrenmiş olduk.
Sağlık konusunda çok şükür ihtiyacımız kalmadığından çok fazla bilgim yok ancak genel bir sağlık problemi yaşarsanız başvurulabilecek bir kaç adres var. Roma'ya gelmeden önce araştırdığım ilk şey hastaneler olmuştu. Takdir edersiniz ki en önemli şey sağlıktır. İngilizce konuşabilen doktorlar için AB Büyükelçiliğini aradığınızda size yardımcı oluyorlar ve yönlendiriyorlar. Bütün büyük hastaneler 24 saat hizmet veriyor. İngilizce konuşabilen doktorlar Salvator Mundi International Hospital' da bulunuyor. Viale delle Mura Gianicolensi adresindeki hastaneye 115 numaralı otobüsle ulaşılabilir. Malum çocuk olunca tüm alternatifleri düşünmek ve bilmek gerekiyor. Bir de Via Emilio Longoni adresinde bulunan Rome American Hospital var ve buraya da 508 numaralı otobüsle ulaşabilirsiniz. Ayrıca Medicall diye adlandırılan kişisel hizmet veren yani adresinize gelen doktorlar da sıkça kullanılıyor burada. Bunun ücretini de öğrendim:) genelde Partisi'den hekimlerin geldiği bu hizmetin karşılığı 150 Eur'dur.

Roma' da hava, kışın bol bol sağanak yağışlı. Aslında tam olarak Akdeniz iklimini yansıtmakta. Yaz ayları inanılmaz sıcak geçmekte ve sıcaklık kimi zaman 40-42 dereceye kadar ulaşmakta. Özellikle Haziran ve Ağustos da demişlerse de bize, Ağustos ayında yüksek nem ciddi bir sorun oluyor. Bu nedenle 1 Ağustos - 1 Eylül tarihleri arasında tüm şehrin tatile girmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Kış ayları ise bol yağış olmasına rağmen diğer Avrupa ülkelerine göre daha ılık geçiyor. Aralık- Şubat arasında ortalama sıcaklık 10-15 derecededir. Bu iklim şartlarına göre de Roma'yı ziyaret edebileceğiniz en iyi dönem, Mart-Haziran ve Eylül-Ekim aylarıdır. Roma için ziyaret edilebilecek en kötü zaman da bahsettiğim gibi Ağustos ayıdır. Eczane, pastahane, marketlerin bir çoğu, gazete bayileri, dükkanlar neredeyse tamamı Ağustos ayında kapalıdır.
Bahsettiğim gibi Roma tam bir tarih ve kültür şehri. Biraz bu tarihi yapılardan bahsetmek istiyorum. Biraz dedim ama aslında o kadar çok anlatılacak tarihi yapısı ve kültürü var ki...

PIAZZA DI SPAGNA ( İspanyol merdivenleri)

1725 yılında açılan ve Trinita dei Monti Kilisesine çıkan merdivenlerdir. 1723 – 1726 yılında Roma‘da yapılan merdivenler Francesco de Sanctis tarafından tasarlanmıştır. Fransız kilisesi Trinita dei Monti ile ünlü Spagna (İspanya) Meydanını birbirine bağlar. Kelebek şeklindeki dizaynı ile İspanya Meydanı, dünyadaki en ünlü şekillerden biridir. Roma barok stilini yansıtan bu meydan, Rönesans döneminde daha çok popüler bir yerdi. Eski yazarların ve sanatçıların buluşma noktası olan meydanda ayrıca çok şık oteller de bulunmaktaydı.
Adını zamanında İspanyol Elçiliği olarak kullanılmış bir evden alan bu merdivenler ve Piazza Spagna, Via del Corso' ya kadar uzanan, şehrin en pahalı semtinin tam kalbindedir. Via del Corso da, sadece şal ve tişörtleri 200EUR’nun üzerinde başlayan fiyatlarla tüm markaları görebilirsiniz.
Bir kalabalık, bir curcuna var ki tam bir şenlik havasında...İspanyol merdivenleri, zaman geçirmek için gerçekten eğlenceli bir yer. Oturun merdivenlere, alın içeceklerinizi bakın sağa sola. Sokak satıcıları, şövalyeler, at arabaları, fotoğraf çekenler, öpüşenler, koklaşanlar, tanıdık görüp bağıranlar (Türk'ler de rastladım bu duruma), dans edenler, o kalabalık ve gürültüde kitap okuyanlar kısacası her türden tasvir edilebilecek detaylar görebilirsiniz...
Bir de bu meydanında bir çeşmesi var. 17. yüzyıl tarihli batmış gemi şeklindeki bu çeşmeyi Fontana della Baracccia'yı Bernin'nin babası yaptırmıştır. Merdivenlerin önündeki “Barcaccia” olarak bilinen bot şeklindeki çeşme, Papa Urbano VII’nın oplu Bernini’ye verdiği emirle Fransız kralı ile yapılan anlaşmanın anısına yapılmıştır. Pietro Bernini ve Gian Lorenzo tarafından inşa edilen bu çeşme de meydanın tamamlayıcı unsurlarındandır. Lorenzo sonrasında da Roma’da barok tarzı birçok esere imza atmıştır. Ayrıca Barcaccia’nın yapılışının bir başka amacı Tiber Nehrinde 1598 yılında meydana gelen sel felaketini anmaktır.
Buranın tam karşısındaki o meşhur Via del Corso caddesi üzerinden yürüyerek Aşk Çeşmesine 5-10 dakika içinde gidebiliyorsunuz. Aşk çeşmesinden de Panteon a, oranın biraz ilerisinden PİAZZA NAVONA' ya geçebiliyorsunuz. Orada güzel barlar kafeler var ama biraz pahalıdır. Tam karşı sokağı da (dar bir sokaktan geçerek gidiyorsunuz) CAMPO DI FIORI 'ye geliyorsunuz. Burada da aynı şekilde barlar kafeler var ve çok daha uygun.

FONTAN DI TREVI (Aşk Çeşmesi) ise bir sonraki yazım da :)

A.Tamakan

IMG_4826IMG_0145

Pervazda ki çiçekler…

Bugün pervazda ki çiçeklere anlattım seni,

Önce gözlerini, gözlerinde ki aksimi

Nefesini, kulağıma fısıldadığın aşk kokulu kelimelerini,

Ellerini, avuçlarında ki neşemi,

Seni, sevgimi, sevdalı günlerimizi anlattım sonra,

Aşkla devam eden gecelerimizi,

Sonrasında, gecenin karanlığında kaybolup giden seni, sesini, nefesini…

Bu yüzden her sabah bu pervazda oturup seni bekleyişlerimi anlattım,

Güneşe yüz çevirdilerde dinlediler sevgimi, dertlerimi, sitemlerimi,

Üzüldüler, boyun büktüler, öylece solup gitti naif bedenleri,

Gözyaşlarımla suladım, ama kafi gelmedi…

Ya derdim yeterli değildi ya da gözyaşlarım bile yetmedi …

A.Tamakan

Tiran Günlükleri / Yaşam II

Arnavutluk’ta herkes Mercedes hastası. Neredeyse her beş arabadan ikisi Mercedes. Bunun yanında evet biraz kötü şoförler. Yaya geçidinden geçerken durmak yerine hiç çekinmeden üzerinize sürmeye devam edebiliyorlar. Eğer siz araba kullanıyorsanız ve yeşilde geçmeye devam edecekseniz biraz yavaşlamanız gerek çünkü yayalarda kırmızı ışığa aldırmaksızın yürümeye devam edebiliyorlar. Böyle bir kısır döngü gibi bir şey işte. Ama bu şekilde gayet sakin yaşamaya alışmışlar. Hee bir de trafikte ilerlerken biri bir diğerinin önüne kırıyor veya farklı bir şey yapıyor o sırada inanılmaz bir gürültü kirliliği oluşuyor tabii kornalardan, bağırış çağırışlar dan ve hehhh şimdi biri birini dövecek, silah çıkaracak diyorsunuz ki elini şöyle bir kaldırıp “me fal” (pardon) diyor ve yoluna devam ediyor. Başlarda bizde öyle bir baktık kaldık ” ne oldu ki şimdi” diyerek ama zamanla hatta çok çabuk alışıyorsunuz tüm bunlara. Ancak tüm bunlara rağmen burada trafik yoğunluğu, bir saattir trafikteyim sorunları yok. Türkiyede 100 km lik bir yolu iki saat veya daha fazla sürede gidebilirken, burada o kadar saatte başka bir ülkeye (Karadağ, Makedonya) gidebiliyorsunuz. Kısacası hali hazırda küçük bir şehir olduğundan ve her yerin birbirine çok yakın bulunmasından dolayı burada trafik sıkıntısı yok. İstanbul ile karşılaştırırsanız trafik stresi yaşamadığınız için burada ömrünüze bir on yıl katıyorsunuz diyebilirim. Tiran’da ve hatta Arnavutluk’ un bir çok şehrinde, yol kenarlarında, o noktada trafik kazalarında ölenlerin anısına, resimlerinin ve çiçeklerin bulunduğu ufak anıtlar yapılıyor. Hem insanlar o kişileri hatırlıyor hem de orada dikkat edilmesi gerektiğini anlıyorlar. Aynı gelenek İtalya’da da vardı. Arnavutluk’ ta bir çok İtalyan kültürü etkisi de büyük bir oranda görülüyor zaten. Ayrıca halkın büyük bir çoğunluğu da bisiklet kullanıyor. Hemen hemen her yaşta insan, genç&yaşlı, kadın&erkek herkes bisiklet kullanıyor. Hatta bu sene Büyüksehir Belediyesi yeni bir uygulama başlattı. Şehrin belli noktalarına çipli, yaklaşık üç milyon tl ücret ile kullanabileceğiniz ve işiniz bittikten sonra istediğiniz yerde bırakabileceğiniz bisikletler koydu. Ve bunun için cep telefonunuzdan, bulunduğunuz yere en yakın bisikletleri görebilmeniz içinde internet de bir uygulama yaptı. Bu uygulama ile bisikletin bulunduğu konumu görüp, bisikleti kullanıp daha sonra aldığınız noktaya veya istediğiniz yere bırakabiliyorsunuz. Tiran’da yediden yetmişe herkes inanılmaz bir futbol fanatiği. Bir çok bayan da buna dahil. Hep birlikte Kafeler’de oturup kızlı erkekli maç izleyebiliyorlar. Tüm kafe ve barlar önemli önemsiz tüm maçları yayınlanıyor. Hatta sokaklarda koca koca dev ekranlı televizyonlar bile görmek mümkün. Elbette hemen bir kaç fotoğraf çektim:)) Arnavutluk ligi pek gelişmemiş olduğundan, ilginç ama halkın çoğu İtalyan ve İspanyol takımlarını tutuyorlar. Birisine hangi takımı tuttuğunu sorduğunuzda; Real Madrid, Lazio, Barcelona vs takımlarının cevaplarını alabiliyorsunuz.

A.Tamakan

IMG_1146IMG_8526IMG_8527

Tiran Günlükleri / Mutfak

Arnavut mutfağı Türk mutfağına çok benziyor. Burada da her türlü sebze ve meyve mevcut. Ama benim için Türkiye den çok önemli bir farkları var. Her şey taze ve doğal. Evet yurt dışından gelen ithal meyveler ve bazı sebzeler olabiliyor avakado, mango, kivi, Akdeniz salatası vs gibi ancak özellikle sebzeleri ve etleri tamamen doğal. İnekler, kuzular, tavuklar tamamen doğal ortamda besleniyor ve ithal hazır yem kullanılmıyor. Bu sebeple de burada yediğim etin ve yumurtanın tadı, beni bir kez daha çocukluğuma götürdü. Tavuğu haşladığımda eve yayılan mis gibi kokusu, yumurtanın lezzeti ve hele ki özellikle Mart&Nisan aylarındaki kuzunun lezzetini anlatamam. Tavuklar küçücük küçücük, körpecik bir porsiyonda bir tavuk yiyebiliyorsunuz, bizde ki gibi şişirilmiş değil. Yumurtaların rengini uzun süredir öyle görmemiştim. Et kart değil, tazecik yarım saatte pişiyor. Sebzeler, meyveler yamuk yumuk, bazıları kurt delikleri var, ilaçlanmamış mis gibi doğal. Bizimki ile aynı bir çok yemek var. Bizim sebzeli güvece benzer bir yemekleri var; tek farkı içine kaşar koyuyorlar ve buna kiremit kebabı deniyor. Meşhur Arnavut ciğeri de burada bir çok restoranda bizim bildiğimizin aksine farklı olarak salçalı ve soslu olarak güveçte yapılıyor. Ancak tadı muhteşem, yumuşacık, lime lime ağızda dağılıyor. Yine güveçte hamurla kaplayarak yaptıkları et soteleri de bize benzer ama etinden olsa gerek çok daha güzel. Buradan yemeden dönmeyeceğiniz en meşhur tatlıları da shindetli (sağlıklı demek) ve trileçe dir. Bir de börek tatlısı adı verdikleri, bizde ki baklavaya benzeyen tatlısı var. Bunların dışında bir çok tatlıyı da burada bulmak mümkün. Burada da her ilin, her yörenin kendine has yemekleri var. Elbasan’ın Elbasan tavası, Korça’nın Lakror’u, Durres’ın balık yemekleri…  Her sokakta birer börekçi ve daha çok öğrenciler ile gençlerin tercih ettiği bizdeki tırnak pide yada krep arasına döner ve çeşitli soslar koyarak yaptıkları bir sandviç çeşidi olan ‘suflaçe’ dedikleri sandviçleri satan küçük dükkanlar var. Buralar sabah kahvaltıları ve öğlen yemekleri için bir çok kişinin uğrak yeri. Her türlü börek, pasta, kek, kurabiye var ama bir tek bizim o mis gibi simitimizi de özlemiyor değilim. Yani kısacası burada her şey doğal, taze ve lezzetli aynı burada yaşamak gibi:))

A.Tamakan  

Tiran Günlükleri / Yaşam

Tiran’da insanlar nasıl ve nasıl yaşarlar?

Burada kaldığım süre içerisinde gözlemlemeye çalıştığım ve merak ettiğim bir çok şeyi burada edindiğim arkadaşlarıma sorarak, sohbetlerim neticesinde öğrendiklerimi şöyle bir anlatmak isterim.

Tiran’ da da aynı İtalya ve bir çok Avrupa ülkesi gibi kahvaltı kültürü diye bir şey yok. Bence günün en önemli ve en güzel öğünü olan kahvaltı sanırım sadece Türklere has. Burada kahvaltıyı kahve ve Italya’ da ki gibi kuruvasan veya ona benzer yiyeceklerle yapıyorlar. Öğrencilerin bir çoğu da dilim olarak satılan ve en ucuz öğrenci yemeği olan böreklerle yapıyorlar. Burada da kahve kültürü çok gelişmiş. Bir önce ki nesil sabah kahvenin yanında bir kadehte konyak içiyorlar. “Konyak mı? ” diyorsunuz. Evet evet… Yeni nesil de bu böyle olmasa da elli yaşın üzerindekiler her sabah kahvenin yanında konyak ile başlıyorlar güne. Ancak bahsettiğim gibi burada da yediden yetmişe herkes güne kahve ile başlıyor.

Tiran’da her yer kafe ve bar. Bizim kahvelerin, kafelerin, barların toplamından daha fazla kafe bar var kişi başına düşen.  Burada da yediden yetmişe herkes bir çok işi için kafelerde buluşuyor. Kafelerde bir kahve ve bir bardak su ile iki üç saat oturabiliyorsunuz. Tekrar bir şeyler sipariş et diye başınızda bekleyen, sizi taciz eden garsonlar yok. Aynı zamanda, masanızda ki boş fincan ve bardakları da siz masadan kalkıp gidene kadar toplamıyorlar. Çünkü bu müşteriye/misafire yapılmış bir saygısızlık olarak görünüyor burada. Yani kısacası burada kafelerde sabahtan akşama kadar keyifle oturabiliyorsunuz.

Burada özellikle yazın tüm barları ve kafeleri dolu görebilirsiniz. Bir çoğu da bayağı bir içiyorlar. Ancak bunca zaman buradayım, gecenin geç saatlerine kadar da kaldığım oldu ama bir kere ne bir kavga ne bir sapkınlık görmedim. Yüksek sesle konuşan,bağıran,nara atan yok,göremezsiniz. Öyle içip içip sarhoş olup; yan baktın, ayağıma bastın, omuz attın, yok kız arkadaşıma baktın, yok çarptın diye sapıtıp ta sapkınlık yapan yok. Adam akıllı oturup içiyorlar, çoğu zaman sabahlara kadar içiyorlar sonra da paşa paşa kalkıp gidiyorlar. Paşa paşa demişken ve de aklıma gelmişken bir şeyden daha bahsedeyim.

Tiran, ilginçtir ama özellikle bayanlar için gayet güvenli bir şehir. Gecenin her saatinde hatta sabaha kadar, tek başına, bir kaç bayan gayet şık ve rahat gezebiliyorlar. Ne bir rahatsız eden, ne bir ters bakan yan bakan yok, rahatsız eden yok. Gece yarısından sonra bile, zifiri karanlık da, ıssız parklarda tek başına yürüyüş dahi yapabiliyorlar. Ola ki bir rahatsız edilme durumunda polisi aradığınızda, laf atmanın cezası bile o gece karakolda kalmak. Taciz etmenin cezası da minimum 3 ay hapis. Yani kısacası, hele de benim gibi yalnız yaşıyorsanız, güvenlik konusunda oldukça rahat. Seviyorum Tiran’ı, Tiran’da yaşamayı… 🙂

A.Tamakan

IMG_1271IMG_1323

Tiran Günlükleri / Arnavutluk

Şimdi biraz Arnavutluk tarihinin bir kaç önemli olayından bahsederek başlamak istiyorum. Gerçekten kısa kısa, uzatmayacağım:)

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelasglar Avrupa’nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlılar da köklerini Pelasglara dayandırır. Pek çok tarihçi İlliryalılar ve Pelasg’ların Helen kavimlerinden Dorlar ile akraba olduğu ve Helen kültürünün kurucuları oldukları görüşündedir.

Arnavutlar, Avrupa’nın en eski halklarından oldukları ve ayrıca milli kimliğini (aidiyetini) dinsel farka dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgularlar. Arnavut dili Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur. Ki bence itelemeyle bu gruba sokulmuştur. Bu da ayrıca anlatılması gereken bir konu. Arnavutçada, uzun süre komşu olmaktan ve 1000 yıllık Bizans idaresinden dolayı Yunanca ve Sırpça, 437 yıllık Osmanlı idaresinden dolayı da Türkçe ve Arapça kelimeler mevcuttur. Yine de Arnavutça kelime haznesi olarak saf bir dildir.

Türkçe’deki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan ‘Arvanit’lerin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Orta Çağ’da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ’da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqiperia şeklinde adlandırmıştır.

Arnavutlar kendilerini ilk birleştiren kişi olan İskender Bey’i her fırsatta anmaya devam ediyorlar. Örneğin İskender Beyin savaşta kullandığı keçi desenli başlığından esinlenen desenler bazı Arnavutluk devlet binalarının girişini süslüyor.  “Arnavut gibi inatçı” deyiminin kaynağı bu başlık bile olabilir:))

İskender Bey meydanının hemen yanında Osmanlı saat kulesi ve Ethem Bey cami var. Tiran’da hemen hemen hiç cami yok gibi. Komünizm zamanı camilerin hepsi yıkılmış, Ethem Bey camii de müzeye dönüştürüldüğü için kurtulmuş. Komünizm, Arnavut toplumunda dinin izlerini silmiş.

Tiran, aynı zamanda Arnavutluk’un kültür başkentidir. Burada bir çok kültürel bina, kongre sarayı, kültür sarayı, devlet opera ve balesi, ulusal kütüphane bulunuyor. Bunun yanında ulusal tarih müzesi, arkeoloji müzesi, ulusal sanat galerisi, uluslar arası kültür merkezi, halk kültür sergi salonu ve doğa bilimleri müzesi önemli kültürel alanlarından. Kentte gençler ve orta yaşlıların uğrak yeri, Batı tarzı kafe-barlar. Akşamları insanlar bu bulvar kahvelerinde vakit geçiriyorlar. Daha geç vakitlerde ise Tiran’ın eskiden komünist parti yöneticilerinin kaldığı yasak bölge denilen şimdiki adı ”Blloku” olan semtindeki barlar revaçta.  Mekanlar da canlı müziğe sık sık rastlanıyor.

A.Tamakan

indir

 

O zaman başlasın ”Tiran Günlükleri”…

Kendimi bildim bileli yani hatırladığım altı yedi yaşımdan bugüne kadar, her “Nerelisin?” diye sorulduğunda; İstanbul’ da doğdum ama Arnavutum ben” demek oldu ve bununla da her zaman gurur duydum. Hatta bazen abartıp “Yugoslav Arnavutu değil ama, Arnavutluk Tiran danım” dediğimi biliyorum ki bunu da buraya geldiğimde öğrendim Tiran değil, Korça lıymışız. Ataları Arnavut, ikinci kuşak İstanbullu olarak buraya geleceğim, burada yaşayacağım ve bunları yazacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Kendi ata kültürümü, dedelerimin Kültürlerini, yaşamlarını bir nebze olsa da yaşamış oldum. Bu nedenle de bir çok sıkıntı yaşamama rağmen, bu yazıyı yazmak benim için inanılmaz heyecan verici ve inanılmaz keyifli. Benim için bugüne kadar yaptığım en güzel şeylerden biriydi bunları yazmak ve burada yaşamak.

Roma’dan Arnavutluğa tayinimiz çıktığını duyduğumda -ki bunun hoşuma gitmeyeceğini düşünerek biraz çekinerek söylemişti- hayırlısı olsun, en azından kendi topraklarımı göreceğim fena mı ne güzel işte demiştim. Aynı şekilde akrabalarım, kuzenlerim, arkadaşlarıma da bu durumdan memnun olduğumu söylediğim de bir çoğu samimiyetime inanmamış ” Hadi canım, Roma’dan sonra Tiran, pek çekilmez” sözlerini de pek çok kere duydum taa ki ben burada yaşamaya başlayıp, gerçekten burada çok daha mutlu,keyifli olduğumun sonuçlarını, çok kısa bir süre içerisinde görmelerine kadar.

Evet Tiran’a çok soğuk bir kış gününde kalbimin, ruhumun sıcaklığını hissederek geldim… Evet, çok büyük bir heyecanla ve umutlarla geldim. Burada herşeyin benim için, bizim için çok daha iyi olacağına dair içimde inanılmaz bir inançla geldim… Yaklaşık dört sene oluyor ve ben hala buradayım, üstelik bir çocukla ve bir başıma… Yani anlayacağınız, o umutların, heyecanların, ruhumda hissettiğim sıcaklığın bir anda kursağımda kalmasıyla da yaşamaya devam ettim, ediyorum da… Ancak hiç bir zaman vazgeçmedim…Neden mi?

O zaman başlasın “Tiran Günlükleri”….

A.Tamakan

Oğlum’a…

OĞLUM’ a

Göbek bağımın koptuğu, gönül bağımın sonsuzluğu olduğun gün,

Mis kokulum, süt kokulum, cennet kokulu yavrum…

Küçücük canıyla, canıma can katan oğlum,

Sakındığım gözüm, koklamaya kıyamadığım,

Her bir göz yaşına ömrümü verdiğim,

Her bir gülüşünle cenneti gördüğüm, cennet kokulu oğlum…

Gözlerinde, küçücük ellerinde, küçücük ama kocaman yüreğinde aşkı, sevgiyi, hayatı bulduğum…

Yaşama sebebim, hayatımın anlamı yegane sonsuzluğum…

Mis kokulu, süt kokulu cennet kokulu oğlum,

İyi ki doğdun, iyi ki doğdun güzel yavrum…

A. Tamakan

IMG_0429.JPG