Tiran Günlükleri / Yaşam II

Arnavutluk’ta herkes Mercedes hastası. Neredeyse her beş arabadan ikisi Mercedes. Bunun yanında evet biraz kötü şoförler. Yaya geçidinden geçerken durmak yerine hiç çekinmeden üzerinize sürmeye devam edebiliyorlar. Eğer siz araba kullanıyorsanız ve yeşilde geçmeye devam edecekseniz biraz yavaşlamanız gerek çünkü yayalarda kırmızı ışığa aldırmaksızın yürümeye devam edebiliyorlar. Böyle bir kısır döngü gibi bir şey işte. Ama bu şekilde gayet sakin yaşamaya alışmışlar. Hee bir de trafikte ilerlerken biri bir diğerinin önüne kırıyor veya farklı bir şey yapıyor o sırada inanılmaz bir gürültü kirliliği oluşuyor tabii kornalardan, bağırış çağırışlar dan ve hehhh şimdi biri birini dövecek, silah çıkaracak diyorsunuz ki elini şöyle bir kaldırıp “me fal” (pardon) diyor ve yoluna devam ediyor. Başlarda bizde öyle bir baktık kaldık ” ne oldu ki şimdi” diyerek ama zamanla hatta çok çabuk alışıyorsunuz tüm bunlara. Ancak tüm bunlara rağmen burada trafik yoğunluğu, bir saattir trafikteyim sorunları yok. Türkiyede 100 km lik bir yolu iki saat veya daha fazla sürede gidebilirken, burada o kadar saatte başka bir ülkeye (Karadağ, Makedonya) gidebiliyorsunuz. Kısacası hali hazırda küçük bir şehir olduğundan ve her yerin birbirine çok yakın bulunmasından dolayı burada trafik sıkıntısı yok. İstanbul ile karşılaştırırsanız trafik stresi yaşamadığınız için burada ömrünüze bir on yıl katıyorsunuz diyebilirim. Tiran’da ve hatta Arnavutluk’ un bir çok şehrinde, yol kenarlarında, o noktada trafik kazalarında ölenlerin anısına, resimlerinin ve çiçeklerin bulunduğu ufak anıtlar yapılıyor. Hem insanlar o kişileri hatırlıyor hem de orada dikkat edilmesi gerektiğini anlıyorlar. Aynı gelenek İtalya’da da vardı. Arnavutluk’ ta bir çok İtalyan kültürü etkisi de büyük bir oranda görülüyor zaten. Ayrıca halkın büyük bir çoğunluğu da bisiklet kullanıyor. Hemen hemen her yaşta insan, genç&yaşlı, kadın&erkek herkes bisiklet kullanıyor. Hatta bu sene Büyüksehir Belediyesi yeni bir uygulama başlattı. Şehrin belli noktalarına çipli, yaklaşık üç milyon tl ücret ile kullanabileceğiniz ve işiniz bittikten sonra istediğiniz yerde bırakabileceğiniz bisikletler koydu. Ve bunun için cep telefonunuzdan, bulunduğunuz yere en yakın bisikletleri görebilmeniz içinde internet de bir uygulama yaptı. Bu uygulama ile bisikletin bulunduğu konumu görüp, bisikleti kullanıp daha sonra aldığınız noktaya veya istediğiniz yere bırakabiliyorsunuz. Tiran’da yediden yetmişe herkes inanılmaz bir futbol fanatiği. Bir çok bayan da buna dahil. Hep birlikte Kafeler’de oturup kızlı erkekli maç izleyebiliyorlar. Tüm kafe ve barlar önemli önemsiz tüm maçları yayınlanıyor. Hatta sokaklarda koca koca dev ekranlı televizyonlar bile görmek mümkün. Elbette hemen bir kaç fotoğraf çektim:)) Arnavutluk ligi pek gelişmemiş olduğundan, ilginç ama halkın çoğu İtalyan ve İspanyol takımlarını tutuyorlar. Birisine hangi takımı tuttuğunu sorduğunuzda; Real Madrid, Lazio, Barcelona vs takımlarının cevaplarını alabiliyorsunuz.

A.Tamakan

IMG_1146IMG_8526IMG_8527

Tiran Günlükleri / Mutfak

Arnavut mutfağı Türk mutfağına çok benziyor. Burada da her türlü sebze ve meyve mevcut. Ama benim için Türkiye den çok önemli bir farkları var. Her şey taze ve doğal. Evet yurt dışından gelen ithal meyveler ve bazı sebzeler olabiliyor avakado, mango, kivi, Akdeniz salatası vs gibi ancak özellikle sebzeleri ve etleri tamamen doğal. İnekler, kuzular, tavuklar tamamen doğal ortamda besleniyor ve ithal hazır yem kullanılmıyor. Bu sebeple de burada yediğim etin ve yumurtanın tadı, beni bir kez daha çocukluğuma götürdü. Tavuğu haşladığımda eve yayılan mis gibi kokusu, yumurtanın lezzeti ve hele ki özellikle Mart&Nisan aylarındaki kuzunun lezzetini anlatamam. Tavuklar küçücük küçücük, körpecik bir porsiyonda bir tavuk yiyebiliyorsunuz, bizde ki gibi şişirilmiş değil. Yumurtaların rengini uzun süredir öyle görmemiştim. Et kart değil, tazecik yarım saatte pişiyor. Sebzeler, meyveler yamuk yumuk, bazıları kurt delikleri var, ilaçlanmamış mis gibi doğal. Bizimki ile aynı bir çok yemek var. Bizim sebzeli güvece benzer bir yemekleri var; tek farkı içine kaşar koyuyorlar ve buna kiremit kebabı deniyor. Meşhur Arnavut ciğeri de burada bir çok restoranda bizim bildiğimizin aksine farklı olarak salçalı ve soslu olarak güveçte yapılıyor. Ancak tadı muhteşem, yumuşacık, lime lime ağızda dağılıyor. Yine güveçte hamurla kaplayarak yaptıkları et soteleri de bize benzer ama etinden olsa gerek çok daha güzel. Buradan yemeden dönmeyeceğiniz en meşhur tatlıları da shindetli (sağlıklı demek) ve trileçe dir. Bir de börek tatlısı adı verdikleri, bizde ki baklavaya benzeyen tatlısı var. Bunların dışında bir çok tatlıyı da burada bulmak mümkün. Burada da her ilin, her yörenin kendine has yemekleri var. Elbasan’ın Elbasan tavası, Korça’nın Lakror’u, Durres’ın balık yemekleri…  Her sokakta birer börekçi ve daha çok öğrenciler ile gençlerin tercih ettiği bizdeki tırnak pide yada krep arasına döner ve çeşitli soslar koyarak yaptıkları bir sandviç çeşidi olan ‘suflaçe’ dedikleri sandviçleri satan küçük dükkanlar var. Buralar sabah kahvaltıları ve öğlen yemekleri için bir çok kişinin uğrak yeri. Her türlü börek, pasta, kek, kurabiye var ama bir tek bizim o mis gibi simitimizi de özlemiyor değilim. Yani kısacası burada her şey doğal, taze ve lezzetli aynı burada yaşamak gibi:))

A.Tamakan  

Tiran Günlükleri / Yaşam

Tiran’da insanlar nasıl ve nasıl yaşarlar?

Burada kaldığım süre içerisinde gözlemlemeye çalıştığım ve merak ettiğim bir çok şeyi burada edindiğim arkadaşlarıma sorarak, sohbetlerim neticesinde öğrendiklerimi şöyle bir anlatmak isterim.

Tiran’ da da aynı İtalya ve bir çok Avrupa ülkesi gibi kahvaltı kültürü diye bir şey yok. Bence günün en önemli ve en güzel öğünü olan kahvaltı sanırım sadece Türklere has. Burada kahvaltıyı kahve ve Italya’ da ki gibi kuruvasan veya ona benzer yiyeceklerle yapıyorlar. Öğrencilerin bir çoğu da dilim olarak satılan ve en ucuz öğrenci yemeği olan böreklerle yapıyorlar. Burada da kahve kültürü çok gelişmiş. Bir önce ki nesil sabah kahvenin yanında bir kadehte konyak içiyorlar. “Konyak mı? ” diyorsunuz. Evet evet… Yeni nesil de bu böyle olmasa da elli yaşın üzerindekiler her sabah kahvenin yanında konyak ile başlıyorlar güne. Ancak bahsettiğim gibi burada da yediden yetmişe herkes güne kahve ile başlıyor.

Tiran’da her yer kafe ve bar. Bizim kahvelerin, kafelerin, barların toplamından daha fazla kafe bar var kişi başına düşen.  Burada da yediden yetmişe herkes bir çok işi için kafelerde buluşuyor. Kafelerde bir kahve ve bir bardak su ile iki üç saat oturabiliyorsunuz. Tekrar bir şeyler sipariş et diye başınızda bekleyen, sizi taciz eden garsonlar yok. Aynı zamanda, masanızda ki boş fincan ve bardakları da siz masadan kalkıp gidene kadar toplamıyorlar. Çünkü bu müşteriye/misafire yapılmış bir saygısızlık olarak görünüyor burada. Yani kısacası burada kafelerde sabahtan akşama kadar keyifle oturabiliyorsunuz.

Burada özellikle yazın tüm barları ve kafeleri dolu görebilirsiniz. Bir çoğu da bayağı bir içiyorlar. Ancak bunca zaman buradayım, gecenin geç saatlerine kadar da kaldığım oldu ama bir kere ne bir kavga ne bir sapkınlık görmedim. Yüksek sesle konuşan,bağıran,nara atan yok,göremezsiniz. Öyle içip içip sarhoş olup; yan baktın, ayağıma bastın, omuz attın, yok kız arkadaşıma baktın, yok çarptın diye sapıtıp ta sapkınlık yapan yok. Adam akıllı oturup içiyorlar, çoğu zaman sabahlara kadar içiyorlar sonra da paşa paşa kalkıp gidiyorlar. Paşa paşa demişken ve de aklıma gelmişken bir şeyden daha bahsedeyim.

Tiran, ilginçtir ama özellikle bayanlar için gayet güvenli bir şehir. Gecenin her saatinde hatta sabaha kadar, tek başına, bir kaç bayan gayet şık ve rahat gezebiliyorlar. Ne bir rahatsız eden, ne bir ters bakan yan bakan yok, rahatsız eden yok. Gece yarısından sonra bile, zifiri karanlık da, ıssız parklarda tek başına yürüyüş dahi yapabiliyorlar. Ola ki bir rahatsız edilme durumunda polisi aradığınızda, laf atmanın cezası bile o gece karakolda kalmak. Taciz etmenin cezası da minimum 3 ay hapis. Yani kısacası, hele de benim gibi yalnız yaşıyorsanız, güvenlik konusunda oldukça rahat. Seviyorum Tiran’ı, Tiran’da yaşamayı… 🙂

A.Tamakan

IMG_1271IMG_1323

Tiran Günlükleri / Arnavutluk

Şimdi biraz Arnavutluk tarihinin bir kaç önemli olayından bahsederek başlamak istiyorum. Gerçekten kısa kısa, uzatmayacağım:)

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelasglar Avrupa’nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlılar da köklerini Pelasglara dayandırır. Pek çok tarihçi İlliryalılar ve Pelasg’ların Helen kavimlerinden Dorlar ile akraba olduğu ve Helen kültürünün kurucuları oldukları görüşündedir.

Arnavutlar, Avrupa’nın en eski halklarından oldukları ve ayrıca milli kimliğini (aidiyetini) dinsel farka dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgularlar. Arnavut dili Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur. Ki bence itelemeyle bu gruba sokulmuştur. Bu da ayrıca anlatılması gereken bir konu. Arnavutçada, uzun süre komşu olmaktan ve 1000 yıllık Bizans idaresinden dolayı Yunanca ve Sırpça, 437 yıllık Osmanlı idaresinden dolayı da Türkçe ve Arapça kelimeler mevcuttur. Yine de Arnavutça kelime haznesi olarak saf bir dildir.

Türkçe’deki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan ‘Arvanit’lerin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Orta Çağ’da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ’da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqiperia şeklinde adlandırmıştır.

Arnavutlar kendilerini ilk birleştiren kişi olan İskender Bey’i her fırsatta anmaya devam ediyorlar. Örneğin İskender Beyin savaşta kullandığı keçi desenli başlığından esinlenen desenler bazı Arnavutluk devlet binalarının girişini süslüyor.  “Arnavut gibi inatçı” deyiminin kaynağı bu başlık bile olabilir:))

İskender Bey meydanının hemen yanında Osmanlı saat kulesi ve Ethem Bey cami var. Tiran’da hemen hemen hiç cami yok gibi. Komünizm zamanı camilerin hepsi yıkılmış, Ethem Bey camii de müzeye dönüştürüldüğü için kurtulmuş. Komünizm, Arnavut toplumunda dinin izlerini silmiş.

Tiran, aynı zamanda Arnavutluk’un kültür başkentidir. Burada bir çok kültürel bina, kongre sarayı, kültür sarayı, devlet opera ve balesi, ulusal kütüphane bulunuyor. Bunun yanında ulusal tarih müzesi, arkeoloji müzesi, ulusal sanat galerisi, uluslar arası kültür merkezi, halk kültür sergi salonu ve doğa bilimleri müzesi önemli kültürel alanlarından. Kentte gençler ve orta yaşlıların uğrak yeri, Batı tarzı kafe-barlar. Akşamları insanlar bu bulvar kahvelerinde vakit geçiriyorlar. Daha geç vakitlerde ise Tiran’ın eskiden komünist parti yöneticilerinin kaldığı yasak bölge denilen şimdiki adı ”Blloku” olan semtindeki barlar revaçta.  Mekanlar da canlı müziğe sık sık rastlanıyor.

A.Tamakan

indir

 

O zaman başlasın ”Tiran Günlükleri”…

Kendimi bildim bileli yani hatırladığım altı yedi yaşımdan bugüne kadar, her “Nerelisin?” diye sorulduğunda; İstanbul’ da doğdum ama Arnavutum ben” demek oldu ve bununla da her zaman gurur duydum. Hatta bazen abartıp “Yugoslav Arnavutu değil ama, Arnavutluk Tiran danım” dediğimi biliyorum ki bunu da buraya geldiğimde öğrendim Tiran değil, Korça lıymışız. Ataları Arnavut, ikinci kuşak İstanbullu olarak buraya geleceğim, burada yaşayacağım ve bunları yazacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Kendi ata kültürümü, dedelerimin Kültürlerini, yaşamlarını bir nebze olsa da yaşamış oldum. Bu nedenle de bir çok sıkıntı yaşamama rağmen, bu yazıyı yazmak benim için inanılmaz heyecan verici ve inanılmaz keyifli. Benim için bugüne kadar yaptığım en güzel şeylerden biriydi bunları yazmak ve burada yaşamak.

Roma’dan Arnavutluğa tayinimiz çıktığını duyduğumda -ki bunun hoşuma gitmeyeceğini düşünerek biraz çekinerek söylemişti- hayırlısı olsun, en azından kendi topraklarımı göreceğim fena mı ne güzel işte demiştim. Aynı şekilde akrabalarım, kuzenlerim, arkadaşlarıma da bu durumdan memnun olduğumu söylediğim de bir çoğu samimiyetime inanmamış ” Hadi canım, Roma’dan sonra Tiran, pek çekilmez” sözlerini de pek çok kere duydum taa ki ben burada yaşamaya başlayıp, gerçekten burada çok daha mutlu,keyifli olduğumun sonuçlarını, çok kısa bir süre içerisinde görmelerine kadar.

Evet Tiran’a çok soğuk bir kış gününde kalbimin, ruhumun sıcaklığını hissederek geldim… Evet, çok büyük bir heyecanla ve umutlarla geldim. Burada herşeyin benim için, bizim için çok daha iyi olacağına dair içimde inanılmaz bir inançla geldim… Yaklaşık dört sene oluyor ve ben hala buradayım, üstelik bir çocukla ve bir başıma… Yani anlayacağınız, o umutların, heyecanların, ruhumda hissettiğim sıcaklığın bir anda kursağımda kalmasıyla da yaşamaya devam ettim, ediyorum da… Ancak hiç bir zaman vazgeçmedim…Neden mi?

O zaman başlasın “Tiran Günlükleri”….

A.Tamakan

Oğlum’a…

OĞLUM’ a

Göbek bağımın koptuğu, gönül bağımın sonsuzluğu olduğun gün,

Mis kokulum, süt kokulum, cennet kokulu yavrum…

Küçücük canıyla, canıma can katan oğlum,

Sakındığım gözüm, koklamaya kıyamadığım,

Her bir göz yaşına ömrümü verdiğim,

Her bir gülüşünle cenneti gördüğüm, cennet kokulu oğlum…

Gözlerinde, küçücük ellerinde, küçücük ama kocaman yüreğinde aşkı, sevgiyi, hayatı bulduğum…

Yaşama sebebim, hayatımın anlamı yegane sonsuzluğum…

Mis kokulu, süt kokulu cennet kokulu oğlum,

İyi ki doğdun, iyi ki doğdun güzel yavrum…

A. Tamakan

IMG_0429.JPG

 

Fier / Arnavutluk

Sabah Vlore de kısa bir tur atıp, sahilde gezdikten sonra Berat'a oradan da evimize dönmek üzere yola çıktık. Yine yolumuzun üstünde olan ve antik eski şehri Appolino görmek üzere Fier'e uğradık. 

Yok yok bu Arnavutluğun güneyi tam yaşanılası bir yer. Burası da gayet keyifli ve hareketli bir şehir. Bir kahve molası verdikten sonra Antik Yunan kenti Apolloni'yi ve içindeki müzeyi gezdik.
FIER, Appolino antik kentin kalıntılarıyla tanınan bir yer. Kent 137 hektarlık bir alanı çevreleyen 4 km uzunluğunda bir duvar var. En ilginç yerler arasında belediye meclisi binası, kütüphane, zafer takı ve Artemis tapınağı var. Ayrıca dikkate değer 2. yüzyıla tarihlenen ve bir zamanlar yaklaşık 10.000 seyircinin ağırlandığı Odeon ve iki katlı, 77 metre uzunluğunda kapalı geçit var.
Fier'e 12km'lik uzaklıkta olan Apollonia, Arnavutluk'ta iki en önemli antik Ilyrians sömürge yerleşim yerlerinden biri.
Kazılar ve Appolino Anıtlar
Appolino'da kazı yapmak için ilk girişimler 1. Dünya Savaşı sırasında Avusturyalı arkeologlar tarafından yapılmış. Sistematik kazılar şehir merkezinde anıt kompleksi gün ışığına çıkarmış. Leon Rey, yönettiği bir Fransız arkeolojik misyonu ile 1824 yılında başlamış. Birçok eser St. Mary manastır müzesinde sergilenmektedir.

Agonothetes Anıtı
Bu anıt ta daha sonradan restore edilmiş. Yapısı, yarım daire şeklinde ve yapının ön kısmı özel bir şekilde dekore edilmiş. Korint tarzı ile taçlandırılmış 6 ayağı vardır. MS 2. yüzyılın ortasından kalma bir yazıtta; yüksek rütbeli subaylar ve onun askerlerinin ölümü anısına inşa edilmiş olduğunu söyler. Anıtın açılış gününde, gladyatörler 25 çiftin katılımıyla bir gösteri yapmışlar. Batı tarafında, anıtsal yapının üst tarafında küçük kalıntıları görebilirsiniz.
A.Tamakan
IMG_8475IMG_8491IMG_8491.JPG


 

Arnavutluk / Berat

Harika...!!! Muhteşem...!
Mimarisiyle Avrupa'nın ortasında halen Osmanlı Imparatorluğu'nu temsil eden şu anda yaklaşık 120 bin nüfuslu bir şehir. Mimari özelliklerini bugüne kadar koruyabildiği gibi adını da değiştirmeden günümüze getirmeyi başaran Berat, 1417'de Osmanlı hakimiyetine girmiş.
Osumi nehrinin Müslüman ve Hıristiyan mahalleleri olarak ikiye böldüğü Berat, 2. Bayezid'in burayı ziyareti sırasında, şehre Islami bir görünüm verilmesi için emir vermesiyle bu hale bürünmüş.
Berat'a girdiğimizde Osumi nehri karşılıyor bizi. Şehri ortadan ikiye bölen Osumi nehri, ülkedeki dini hoşgörünün zıddı bir görev üstlenmiş. Anlatılana göre bir ailede anne Hıristiyan, baba Müslüman olabilirken Osumi nehri Berat'ı, Müslüman ve Hıristiyan mahallelerine ayırmış. Nehrin solundaki Osmanlı evlerinde Hıristiyanlar oturuyor. Sağ taraf ise, kalenin bulunduğu dağın yamaçlarından başlayarak, kale içindeki evler de dahil Müslüman mahallesi olarak adlandırılıyor. Berat, Arnavutlar için de önemli tarihi gelişmelere sahne olmuş. Napoli Krallığı'nın desteğiyle Osmanlı kuvvetlerinin karşısına çıkan Iskender Bey Osmanlı kuvvetlerine Berat şehri önünde yenilmiş. Yine, 1945-1985 yılları arasında Arnavutluk'a komünist bir yönetim getiren Enver Hoca da mücadelesini Berat'ta başlatmış. Enver Hoca'nın evi bugün müze halinde ziyaretçilere açık.
Berat kalesi tüm heybetiyle şehrin tepesinde duruyor. Kaleden şehri ayrıntılarıyla görüp, şehrin güzelliğine şahit oluyorsunuz. Kale içinde yer alan köşkü Enver Hoca dinlenmek amacıyla kullanırmış. Yine, kale içinde bulunan TV yansıtıcılarının yanına TRT’nin yayınlarını yansıtmak için de, defalarca yansıtıcı konulmuşsa da bunların kablolarının Hıristiyanlar tarafından kesildiği söyleniyor. Arnavutluk halkının Türklerle irtibatının kesilmeye çalışıldığı açıkça anlaşılıyor.

Manzarası muhteşem, sokakları muhteşem... Beraat Üniversitesini şöyle bir kısaca gördükten sonra yemek yemek için harika bir manzaraya sahip hoş bir restorana girdik. Kendi hoş yemekleri daha da hoş. Pispili( ıspanaklı börek tarzı bir şey) süperdi... Ciğer bildiğimizin dışında salçalı ama lokum gibiydi... Karşık ızgarasının tadı damağımızda kaldı... Kızarmış kaşkaval Arnavut rakısının yanında iyi gitti...
Arnavutların meşhur tatlısı olan Shindetli ise tam bir şiddetliyi:)) Yediklerimizi eritmek üzere, Berat Kalesini görmek için bu güzel şehri gezmeye devam ettik.

Üç günlük tatilimizi de böylece bol kahkahalı, bol tarihli ve bol yemekli şekilde keyifle bitirdik.

A.Tamakan



 

Arnavutluk / Vlora

VLORA, Dıraç'tan sonra ülkenin en büyük liman kenti. Ülkenin en eski kentlerinden biri olan Avlonya, Antik Yunanlılar tarafından MÖ 6. yüzyılda kurulmuştur. Büyük bir ticaret merkezi olan Avlonya'da balıkçılık ve sanayi sektörleri gelişmiştir. Çevresindeki bölgede ise petrol, doğal gaz, yersakızı ve tuz üretiliyor.
İsmail Kemal, Bayram Curi, Hasan Priştina ve İsa Boletin gibi beylerin desteği ile 28 Kasım 1912 günü VLORE şehrinde Arnavut bayrağı göndere çekilmiş ve Arnavut topraklarının bütünlüğü ilan edilerek VLORE geçici bir süre başkentlik yapmıştır.
Vlore oldukça gelişmiş bir şehir. Bir şehirde bulunması gereken her şey mevcut. Bütün bunlara rağmen gece hayatından uzak ve sakin bir ortama sahip.
Muhtemelen kış dönemi olduğu için geceleri dışarıda pek kimse olmuyor.

Çok düzenli, çok temiz ve çok nezih. Bence tam başkent olacak bir şehir VLORE...
Arnavutluk...... Tiran ve güney şehirleri..... Birbirinden ne kadar uzak yapılara sahipmiş. Ancak şunu söyleyebilirim ki güneyi gerçekten el değmemiş, çok fazla turist görmemiş, bozulmamış, bakir doğa harikası ve mucizesi yerler...
A.Tamakan
IMG_9439IMG_8140

 

Arnavutluk / Delivine(Syri Kalter)&Borsh

Nereden başlasam, nasıl anlatsam..... Tamam her gördüğüm şehri,ilçeyi, kasabayı, her defasında büyük bir hayranlıkla anlatıp, güzelliklerinden aynı şekilde bahsediyor olabilirim ama nasıl anlatmayayım, birbirinden muhteşem, görülesi, yaşanılası bu cennet bahçesi tadındaki yerleri?
Muhteşem...! Inanılmaz..! Tabiat harikası...! Hiç bir ressamın paletinde bulamayacağı, oluşturamayacağı, Rabbimin o muazzam kudretinin birkez daha
gözler önüne serildiği yeşili ayrı, mavisi ayrı, moru ayrı, bir çok rengi ayrı ve kendi aralarında ki farklı farklı geçiş tonlarıyla bezenmiş renk bahçesi, cennet bahçesi.... Anlatılamaz, tasviri yapılamaz.... Dedim ya nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum....
Saranda'nın merkezinden 25 km uzaklıkta ki Delvine şehrinde bulunan Mavi Göz diye bahsedilen Syri Kalter burası. Bu muhteşem güzelliği gördükten sonra, aklımda Delvin'e ait ne varsa hepsi bir anda siliniverdi. Sadece Mavi Göz yer etti....Delvin demek Mavi Göz demek oldu benim için.
Bunca zorlu yolları aşmaya değer muazzam bir yer. Onbeş dakika gezer, diğer yerlere zaman ayırabilmek için hemen yola çıkarız dediğimiz bu yerde iki buçuk saat kaldık ve bu muhteşem yerden kendimizi alamadık. Bol ağaçlı, çiçekli, yeşilin binbir değil milyonlarca tonunun olduğu, hangi yana bakacağınızı bilemediğiniz, cennet bahçesinden geçiyormuşsunuz hissini, huzurunu veren, adeta küçük bir orman cenneti olarak adlandırmak istediğim ağaçların arasından gezerek geldiğimiz Mavi Göz' ü ne anlatmak, ne de tarif etmek mümkün değil. Bir tek, beyaz, uzun, ipek elbisem eksikti üzerimde sanki. Adeta cennet bahçesinde yürüyen melekler gibi hissettim kendimi. Belki de çok fazla abarttığımı düşüneceksiniz ve söyleyeceksiniz ancak bana verdiği huzur ve hissi ancak bu şekilde tanımlayabilirim. Bu eşsiz ve muazzam kaynağın çıkışını, renklerin binbir tonunu, renklerin mucizevi bir şekilde geçişlerini dakikalarca hatta saatlerce seyretmekten kendimi alamadım. Hangi yana baksam, nereyi nasıl fotoğraflasam bilemedim ve bir kez daha şükrettim bu eşsiz nimetleri verene ve bunu bugün görmeyi nasip edene... Birde bu göz biçimindeki muhteşem güzelliğin bir efsanesi varmış.
Efsaneye göre, bir ejderha buradan bir kız kaçırır. Ejderha kızı kaçırdıktan sonra uzunca bir süre hüküm sürdürür ve bu süre boyunca da orada yaşayanlar için hayat son derece zor hale gelir. Nihayetinde bir gün Ejderha öldürülür ve öldürdüğünde ejderhanın gözü dışarı fırlar. Ejderha'nın sevgisinin aslında çok saf olduğu anlaşılır ve buradan kaynak, saf su çıkmaya başlar. Bu nedenle de göz şekli aldığı ve ejderhanın sürekli ağladığı söyleniyor. Bu efsaneye de buranın hala gizemli, mistik ve özel bir sırra sahip olduğu söyleniyor.

İşte böyleeee..... Oturup sabaha kadar yazsam, anlatsam anlatırım ancak anlatacak kelimeleri bulamam Mavi Göz için... Mavi ve yeşilin binbir tonunun sarhoşluğundan bir nebze de olsa kendimizi kurtarmak ve cennet bahçesinden çıkıp dünyaya dönmek için bir yemek molası veriyor ve buradan da Vlore'ye gitmek üzere yola çıkıyoruz....
Yollar bir hayli bozuk ve zorlu. Kısa mesafeleri çok uzunca bir sürede ancak gidebiliyorsunuz. Bu yorgunluk (ve henüz ayılamadığımız sarhoşlukla) neticesinde de bir kahve molası için rotamızda olmayan ancak yolumuzun üzerindeki Borsch' a uğruyoruz. Bütün kelimelerimi Mavi Göz de kullanmıştım, ne demeliyim ki şimdi? Güzel, harika, muhteşem, nasıl bir şey bu.... Bir kahve molası için tesadüfi geldiğimiz; bu muhteşem, gürül gürül çağlayan, nereden nasıl geldiğini bulmak için adım adım tırmandığum ve bir kayanın, dağın arasından fışkıran bu doğa harikasını nasıl anlatayım?
Bir kahve molası için durduğumuz ve akşam olması nedeniyle gezip keşfedeğimiz yer, BORSCH...
A.Tamakan

IMG_8410IMG_8433

Aylin