Urgan…

zemheride buz kesiği

kardelen sancısında yüreğim

hükmü verilmiş puslu sabahın

geceden boynuna geçirilmiş

ıslak urgan kurşun saçar

fareler kemirdikçe boğar

telle çevrilir kursağımdaki kelimeler

sere serpe uzanır yalnızlığım

hüzünlerim koynuna sızar

elimde can çekişen zaman

kaydıkça yakar

yaktıkça kurur urgan

boşlukta sızar gün geceye

kapanır gözlerim

kuru bir urganın ucunda…

Ay’lin Tamakan

Ölüme Ninni…

doğrudan sana vardığımda

yaklaştığımda kaçtım

nasıl istediğimi bile anlamadım

tüfeğin namlusunda bir merhaba

cehennem ateşinden halliceyken

avuçlarımda sıra bekledi

boğum boğum gülümsemelerim

 

gülümsemelerine gebe

yokluğuna aş ererken

toprağa döküldü suyum

doğmak bilmeyen sancılı düşlerime

pas tutmuş neşteri vurup

karanlığın aynasına gömdüm çığlıklarımı

 

şimdi kucağımda kanlı bir isyan

akşamla sela arasında

batıya doğru dönerken yüzüm

yüzerek geleceğim

zamana gergef arzumlarımla

mezarımın üzerinde sessiz kalacağım

bir keşiş bir heykel gibi

ninniler okuyacağım ölüme…

Ay’lin Tamakan

Yolculuk…

ne gülecek kadar coşkulu

ne ağlayacak kadar hüzünlü

dağlarını dizi dizi geçirdiğim boynum

heybetiyle dimdik

kendi içinde bükük şimdi

ağaçlarını yüreğime taşıdım

kökleri damarlarımı yırtarak

volta atar durur içimde

dallarına bağladım umutlarımı

göbek bağımda filizlendirdim

kanımın karasıyıla suladım

seyyar bir yara bu

dönüp dolaşıp

kürkçü dükkanına dönen tilki misali

bir müebbet mahkumudur

gurbet içinde gurbet…

Ay’lin Tamakan

Çeyrek kala…

Duvarlar üzerime çörekleniyor yine

gölgelerin elleri boğazımda boğuyor sesimi

balkona atıyorum kendimi

boş sokağa bakıyorum

bir hayalin içinde kabustan uyanır gibi

uyuyor tüm sokak,

köpekler ulumuyor, kargalar uçmuyor o derece…

Horozlar mesaiye bakmaksızın öter durur

uyutmazlardı

onlar bile onlar bile uyuyor…

Gecenin sesimi boğduğu zamanlarda

bu kadar sessizliği sevmiyorum.

Boğuyorum ben de cümleleri

kelimeleri hapsediyorum bir şişenin içine

“hay babanın şarap çanağına” yine döktüm…

Beynimin uğultuları delip geçerken avuçlarımı

içime düşen kurtlar dökülüyor

tatlanıyor kadehin kırmızısı iyice.

İki kişilik yaşamaktan yorgunum nicedir,

iki kişilik içmekten de,

sokak lambalarından feyz alarak

tıka basa yazarken fermanımı

aklımda ki şeytan uyanıyor birdenbire.

Taşlasam mııııı? Amin diyerek göz mü kırpsam?

Bi kadehte ona mı ikram etsem?

O içimde hunharca dans ederken

protez duygulara baş kaldırıyor ruhum

şarabı yine kaçırdım,

kırklar meclisi toplanıyor dilsiz sözcüklerle

köpürdükçe köpürüyor dilimin ucundakiler

damarıma damarıma basıyorum öznesini

özneye şimdiki zamanda fiil olan kendiminde …..!

Neyse…

Özne mi fiil mi?

Suretim mi siretim mi?

Suretin aslını ararken sireti mi bulmak?

Kendime isyan edip kırıyorum kanatlarımı

şişeden de içebilirim ama kadeh lazım.

Gece de uzaklaşıyor koşa koşa

değiş tokuş yapıyor gün ile

gözümü alıyor yine o arsız güneş…

Kendimi en ücra köşesine atıyorum,

kızılın değmedi yere…

Kanatlarım yaşlı, kanatlarım ağır

tüylerim kartlaşmış

gagamı vurup sökme vakti de

dirilme vakti de çoktan gelmiş geçmiş…

Tan dürtüyor acımasızca

uyanıyorum

bu şarabın kızılıda şafağın kızılı da öldürüyor beni…

Ay’lin Tamakan

Şarabın kızılı…

Şarabın kadehe dökülmesi gibi

döküyor kendini

önce yavaş yavaş

doldurdukça sertleşiyor, hızlanıyor

tadıyor her bir milimini şeffaflığının

cilveli ama hoyrat esen rüzgar

rüzgarın eteklerine tutunmuş bulutlar gibi

tutunuyor….

Geriliyor iyice kadeh, genişliyor

kokusunu veriyor şarap

kızıllığının buğusunda

alaca düşüyor kızıla

kızıllaşıyor kadeh,

bozgunu şişedende deli oysa

Ay’ın bulutların ardına saklandığı gibi

saklıyor içinde

parçalara bölüyor sası iz bırakan mayhoş nektarıyla

yağmur sonrası gelen toprak kokusu gibi

kıvrıla kıvrıla dokunuyor dudaklardan

dalgaların kıyıyı dövdüğü gibi dövüyor kadehi

şarkılar söylüyor şeffaflığının

en bas tonunda sol la sol la…

Savuruyor kendini kadeh,

çalkalıyor

nefes almaya çalışıyor,

hoyrat dağlarda çağlayan yağmur gibi

damlacıklar bulaşıyor sır’ına

sığamıyor taşıyor içinden

dağılıyor gün gece

yer gök kırmızı…

A. Tamakan

İSTİLA…

Dudakların;

istilaya gelmiş,

Hoyrat bir aslan,

Sessiz, bir yılan gibi.

Süzülüyor karanlıkta,

Yabani otlar arasından.

Üzerimde geziyor nefesin;

Ses olup, kayıyor tenimden.

Dudaklarım;

Aşk’ınla ıslanmış,

Çırılçıplak kalmış,

Kurak topraklarım.

Ne sarı; Ne yeşil,

Turuncuya kaçmış, tazeliğim.

Dokundukça dilin;

Parçalanıyor, tüm zerreciklerim.

Suyuna hasret, gelinciklerim..!

Serinliğine yamaçlarının, Şehvetine esmer teninin.

Gürül gürül akan ırmağın;

Kurak topraklarımda,

Çağlasın, tepelerimde,

Gelincikler açsın.

Taç yapraklı yoncam;

Zehir, zemberek ıslansın,

Tutuştursun;

Tüm çölümün,

Çorak topraklarını.

Tükensin nefesim;

Soluk, soluğa

Adını zikrederken,

Sesim, arş’ı uyandırsın..

Ay çekilirken geceden; Göğüsümün hale’lerinde,

Dudaklarının, kırıntıları kalsın.

Islak; ıslak sev,

Islak, ıslak öldür beni.

İstila’ sındayım;

Dudaklarının,

Haydi durma!.

Birbirlerine çarpan,

Çakıl taşları gibi,

Çarpışsın bedenlerimiz…

A.Tamakan

Öyle boktan…

Sen

İçine sürdükçe

Acı bir mayhoşluk bırakır ya

Dolandıkça

Çarptıkça

Girdikçe derine

Tadını alıp ilerledikçe

Bir bilnmeze gebe kalıp

Çektikçe çekersin ya içine

Kalbin sığmaz ya

İki ciğerinin arasına

Bir çıkmaz sokakta kalmış gibi

Göbek çukurundan patlar ya

Isınır ya sular

Akışkan bir yuvada

O tat ve dokunuş

Ruhun kıvamı

Islak ve sıcak bir yatak gibi

Sarar da kıpırdamak istemezsin de

Ama

Yine de;

tut ellerimi,

dudaklarımı dudaklarınla mühürle

gözlerimin içinde göstereyim

düş bahçemi demek istersin de diyemezsin ya,

Öyle boktan bir şey işte

Ay’lin Tamakan

Mevzilerim de gezerken…

Tüfeğin namlusu mevzilerimde gezerken

dört bir yandan zaptedilmiş meğer kale’m

Ben ise;

yamacın başında nöbetteyim hala

dağlar sıra sıra

raylar kıvrım kıvrım yamaçların tünellerinde

kurt gibi ulurken trenler

vukuat defterini okuyorum

oysa çırılçıplak bedenim

ruhum vagon vagon gezerken,

yabandan geçerken

sesinin diyezinde çalarken düdüğü

kalenin kapıları gıcırdıyor,

dökülüyor nektarı göğsümün

acı bir mayhoşlukla

karışıyor gönlüne

göğ gürleyerek eşlik ediyor

güneş zehrini katarken

basıyorum tetiğe

gözlerimi öldürüyorum ağır ağır,

bir kendini bilmeyenin gözlerinde

sayıklıyorum “savaşmamalı savaşmamalı”

elimde bilmem kaç yıllık tüfekle

yamacın başında nöbetteyim hala

kapanıyor gözlerim…

A.Tamakan

NERDESİN…

Sessizlik içinde bekliyor yine gökyüzü;

şafak boğmuyor Ay’ı

öldürmüyor gece güneşi,

bekliyorum ben de gecemi

elinde kıvırcık saçlı oyuncak bebeğiyle

ana kucağına kıvrılmış bir çocuk gibi…

Sofra kurulu;

biraz erken bir hayli geç

kanımı akıtmış kadehe

gözlerimi verdiğim yarasalar

üç beş de dal bırakmışlar meze niyetine,

oturuyorum baş köşesine

yudumluyorum acı tadını

dudaklarımda dünden kalan

bugünün yorgun izleriyle…

Kuru bir sancıyla ağırıyor gece;

süsünü çıkarıyor üzerinden,

avuçlarıma bırakıyor günahlarını

aşkını damıttığım üzümün tadında

despot telaşlara sarılıyorum

akıyor damla damla zaman

taşıyor kollarımdan,

kan dolduruyor ayak izlerini

volta atıyor sakladığım duygular…

Gökyüzünü yara yara geliyor bulutlar

naftalinleyip kaldırdığım baharın üzerine,

erken açan çiçekler gibi nemli kokuyorum

kor bir soğukluk düşerken

suretin geziniyor kadehimde

bağışladığın ateşinle

dağlıyorum yüreğimi…

Pervazı kemiren güvelere eşlik;

aldatıcı ritimler çalıyor kulağımda

yanlış tonda çalıyor yine duygularım

sağır ediyor sessizliğin

dipsiz kuyulardan kan fışkırıyor göğe

usanan hasretimin tınısında

kuşatıyor her yeri, ölüyor ölümsüz Tanrılar…

Şarap kızıl, gece kızıl, gönlüm kızıl

düş’ün sarhoş ediyor bu gece de

bir o yana bir bu yana

dönüp duruyor ruhum

kapanıyor gözlerim,

giyotinin ucunda kapanıyor gözlerim

son arzusunu söylerken sessizliğim

bağrım bağrıyor…

Nerdesin! Eyyy gecenin karasını tenine serpiştirdiğim nerdesin….?

A.Tamakan