GURBET…

Gurbet nedir bilir misin?

Ayrılıkların yakanı bırakmadığı,

içinin dolup dolup taştığı

zamanın boğazını sıktığı an’larda

her bir ağaca tek tek sarılmak,

sevdiklerinin adını fısıldamak,

içinde kor kor yanan ateşe tutunup

haykırışlarınla dağları titretip,

gözyaşlarınla nehirleri yakmaktır…

Gurbet nedir bilir misin?

Sabahı, öğleni akşamı

odun yapıp geceyi harlamak,

bacasında tüten dumanı solumak,

hasretin göz kapaklarına çöktüğü an’larda

sevdiklerini gözlerinde saklamak,

yaralarını kendi kendine dağlayıp,

geceye bekçi yaptığın gözyaşlarını

gök kubeye dua yapmaktır…

Gurbet nedir bilir misin?

Zaman zaman nefes almak için

çıktığın Avlu’sun da

küçük bir çocuk gibi,

senelerin senden kopardıklarını vermesi için

yüzünü güneşe dönüp meddet ummaktır…

Hani güneş gözüne gözüne vurur da,

kısılır ya gözlerin,

işte o zaman bile

gözünü açık tutmaya çalışmaktır…

Gurbet nedir bilir misin?

Koca koca dağlara nispet yapar gibi

güçlü olmak,

ağaçlar gibi dik durmak,

nehirler gibi çağlamaya çalışmaktır…

Gurbet nedir bilir misin?

Vuslatı mahşere kalmış gibi hissetmek,

mahşer de vuslatı yaşamak gibidir…

A. Tamakan

ARNAVUT KARTAL’ı…

Ad’ ım Ay’lin,

ad’ımın hakkını verir,

ışıl ışıl parlar, parlatırım

aydınlatırım,

yüreğimi, sevgimi, sevenlerimi,

değer verdiklerimi, değer verenleri…

Amma velakin;

her ne kadar seyri hoş görünse de

yeri geldiğinde

Arnavut Kartalı gibi

kanatır pençeleri…

Arnavut Aylin,

Balkanlar gibi neşeli,

Meriç nehri kadar asi,

kalbi olabildiğince merhametli,

yüreği mert, yumruğu sert,

inadı başa derttir…

Yoktur sabrı; zorla

seyr-i sefa sürmek isteyenlere

“kendi göklerinde” …

Her ne kadar seyri hoş görünse de

yeri geldiğinde

Arnavut Kartalı gibi

kanatır pençeleri…

A.Tamakan

Taa O’ARADA’sın…

İşte yine taa buramdasın

şah damarıma yakın

yanağımın kenarında bir yerlerde,

gözümü terketmiş tek kirpiğimin üzerinde.

Göğsümün küçücük genişliğinde,

notaların es vermeden sustuğu

dakikada binlerce kez çağladığı

kan pıhtılarının nehirlerinde.

İşte yine taa buramdasın,

nefesimi tuttuğum, yuttuğum yerde…

A.Tamakan

YALNIZLIK…

Gün gelir

Yalnızlık, yalnızlığına çekilir,

gece’ nin ayazı ısınır,

Ay buharlaşır,

yıldızlar yağmura karışır.

Güneşin gölgesi,

gökyüzünün gecesi solar

aydınlanır sütün karası.

Sessizliği öldüren sesler

dağılır, çatlar notaları

tüm şehir yankılanır…

An durur,

an’lar kaybolur,

yaşamın bittiği

yeniden başladığı ahir’de,

gün gelir

yalnızlık, yalnızlığında son bulur…

A.Tamakan

AD’ını koyamadım…

Ad’ın adımla buluştu,

gecenin kuytusunda

saklanan ve saklanmayan

hürriyetlerimiz,

kimseler görmedi,

gölgelerimiz dahi gizlendi.

hayaletlerin içinde ki

kızıl siyah kelimelerle

oynaşıp

harflerin arasında sakladık

hürriyetleri, günahları.

rengarenk boyadık her birini,

her biri

yere göğe, taşa toprağa bulandı.

ateş olduk,

dev dağları, küçük tepeleri,

denizleri çağlayanları yaktık

adım adım, köşe bucak.

su olduk,

ağaçları, yoncaları, kelebekleri

öptük kokladık yudum yudum,

girilmeyen hudut bırakmadık…

gökyüzünde kaybolduk

kara büyüsünde seviştik

parçalı umutlu,

sağanak doyumsuz,

mütemadiyen mutlu…

Ad’ın adımla buluştu,

cümlelerin içinde ki

kızıl siyah kelimelerle,

uzandın tenime, hissettim

yanımda uyudun,

nefessiz nefesini çektim

içime sığmadı, dışıma taştı…

Ad’ın adıma bulaştı…

A.Tamakan

KIZIL ORMAN…

Bazen yağmurun peşine takılıp

ormanın derinliklerine doğru

geldiğimi fark etmiyorum.

Kuytularında hep

kaybolduğum

sessiz, kızıl bir orman.

Ağaçları hafif dalgalı,

nabzı dallarında,

dallarla gövde arasında sıkışmış.

Arsız sarmaşıklar

önce vadileri sonra dilimi sarıyor,

kökleri iliklerime dayanmış,

her bir hücremden sıkıştırıyor.

Ben yağmurun peşinde,

yağmur benim,

sessiz dokunuşlarla

yudum yudum varıyor toprağa,

Çatlakları boğulan

kayganlığı boz’a dönen toprak

damla damla emiyor kevser-i…

Yağmura dokunsan

kızılca kıvılcım kopacak damlalar saçılacak.

Toprağa dokunsan

çatısı çatlayacak, volkan olup patlayacak.

Har’ landıkça yağmurdan

bacasından çığlıklar tütüyor ormanın…

A.Tamakan

Ben bir DÜŞ’tüm ki..

Uzaklardan geliyorum,

gizli saklı diyarlardan.

Sıkı sıkıya sarılıyorum,

uykusuzluktan uyuşmuş

rüyalarıma.

Kapıyı aralıyorum usulca,

karanlık gözümü alıyor,

yarasalara veriyorum gözlerimi

kanatları karşılığında.

Süzülüyorum,

ilk adımda gıcırdıyor

uyku çökmüş

ütüsü kaçmış bulutlar.

Yıldızlar hizaya geçmiş

yıkılmayı bekleyen

domino taşları misali

üflesem dökülecek uzaklıklar,

direniyorlar.

Karanlığın tüyleri diken diken,

gökyüzü çalkantılı

gölgesinde kendini kovalamaktan.

Çift başlı Arnavut kartalı gibi,

başımın biri gece,

diğeri gecenin içinde.

Uçuyorum,

yarasanın kanatlarında,

baykuşun gagasından bakıyorum.

Uzaklar firar ediyor uzaklara,

rüzgar esiyor,

çiçekler açmış köşeli dairesinde Ay’ın,

ışık hızına düşüyor düşlerim.

Düş’tüm taa uzaklara,

Uzaklar yakın,

yakınlar uzakta…

A. Tamakan

BİR İHTİLAL DAHA VAR…

Hiç bilmediğim bir yere geldim.

Nereye gideceğim ve nasıl gideceğim

hakkında hiç bir fikrim de yok üstelik.

Ucu bucağı olmayan bir boşluk.

Kayboldum.

Karşımda binlerce sokak,

yüzlerce kapı.

Ardı ardına bir açılıp bir kapanan

bu kapılardan gidebilirim bir ihtimal..!

Bilmiyorum.

Kayboldum.

Ya ihtimallerin peşinden gideceğim

yada “ihtilaller”imin…

A. Tamakan

İNTİHAR…

İçine hapsettiğim o küçük mağaranın içinde,

her gece intihar ediyor önce düşüncelerim,

sonra kalbimin kenarına itelediklerim.

Her defasında kafatasımın başka bir girintisine asıyorum

hüzünlerimi, güvensizliklerimi, şüphelerimi,

yanılmışlıklarımı, karanlıklarımı, kalabalıklarımı…

Her gece kör bıçakla delik deşik ediyorum

güvenimi, hayallerimi, duygularımı,

umutlarımı, inançlarımı..

Her gece boğazımın kıyısında boğuyorum

bir ben’i bir kendimi…

Her gece her gece böyle intihar edip duruyorum.

Ve biliyorum ki her sabah yeniden

kendini imha edecek bu intiharlarım…

A.Tamakan