ÇINAR ALTI…

Beşiktaş,

çınar altı.

Bir hayli kalabalık

kıpır kıpır.

Tam öğle zamanı.

Hafiften bir meltem esiyor,

Gönlüm de kuzey rüzgarları.

Özlemişim, bayağı da beklemişim

Kırlangıçlar uçuşuyor,

Martılar gözcülük ediyor,

yaklaşan fırtınadan haberdar

alkış tutuyor kanatları.

Bir kaç sincap kikirdeşiyor,

çınarın tepesinde.

Ayakları çıplak dilenci kız

başı hafif yana eğmiş, güneşe gözlerini

kısmış bana bakıyor öylece.

Çaycı çocuk geliyor,

soruyor?

“Evet biraz daha gökyüzü lütfen.”

Çayın buğusu yükseliyor göğe,

“Görüyor musun martılar da

bir hayli sabırsız” diyorum.

Kokun görünüyor önce,

gözlerin süzülüyor

içimden geçiyor göğüs kafesin,

Şeffaflaşıyor yapraklar, martılar,

dilenci kız, insanlar, kalabalıklar…

Meltemin tatlı esintisi bulaşmış,

elime, gözüme, yüzüme.

Yüzün iki avucumun içinde,

tam önündeyim çınar ağacının,

gözlerim kapalı, yüreğinin hışırtısını dinliyorum.

Yüzün avuçlarımda,

öpüyorum.

Çınar ağacına bulanıyor saçlarım…

A.Tamakan

Hey! Tanışalım mı ben HAYAT…

Hayat, o bir varmış bir yokmuş masallarında ki gibidir. Çoğu zaman mutlu biteceğine inansan da, hayat mutluluktan ibaret olmadığını da zaman zaman sana hatırlatır.

Sen hayatın seyrine dalmış çayını, kahveni, şarabını yudumlarken, dertler ansızın gelir çalar kapını. Hayır, zaman zaman böyle çat kapı gelmesine alışıksındır da; ama gün gelir bir de yanında getirdikleri vardır. Sen daha nedir ne değildir demeden bakmışsın o süzülüp girivermiştir.

Oysa ki sen, ‘’aşinası’’ olduğun müziğin ritminde gökyüzünde dans ederken, yanında getirdiği davetsiz dertler göğünü, göğsünü yerle bir eder. Öyle güçlü öyle beklenmedik bir fırtına eser ki göz gözü görmez olur, kapkara toz bulutu ile kaplanır gökyüzün. Bir anda nefesin kesilir, nefes alamazsın. Göğüs kafesin sıkışır, kalbin daralır hem de öyle bir daralır ki küçüldükçe göğüs kafesini yaracak kadar büyür. Sen daha elini göğsüne götürüp ne olduğunu anlayıncaya kadar diğerleri de karabasan gibi gelir çöker. Fırtına tüm hırçınlığı ile kahkahalar ata ata gününü güneşini, ayını yıldızını, dününü bugününü, seni oradan oraya savurur iken hangisine sarılacağını, hangisini kurtaracağını bilemez bir oraya bir buraya yalpalanırsın. Yetmezmiş gibi bir de o üzerine titrediğin, yeri geldiğinde incinmesin diye bulutlara sarıp sarmaladıkların var ya onları da alır ve sen o toz bulutu içinde iyice nefessiz kalırsın. Ne acıdır gökyüzüne oya gibi ince ince işlediğin, oluk oluk sevgini akıttığın güneşin, ay’ın, yıldızların, senin göğsünü oluk oluk kanla doldurması… Ama baktığında hepsinin illa ki haklı gidişleri vardır dersin de yine konduramaz, kondurmak istemezsin. Öyle ya o gökyüzüne oya gibi ince ince işleyen suçlu hali hazırda zaten sensin. Ne yaptıklarınla, ne de yapamadıklarınla yaranamamışsındır. Ay’ın, güneşin, yıldızların, irili ufaklı gezegenlerin (aşkın, sevgilin, eşin, dostun, akrabaların, alayın), her gece uyumadan önce ‘Allah rahatlık versin’ diye dualarında sakladıkların…Hepsi aynı anda mı diye serzenişte bulunurken, koskoca gök yüzünde nefes olacak bir tane yıldız bulamazsın.

Fırtına öyle bir esmeye devam eder ki içini delip geçmesini geçtim, kemiklerinin aynı anda yana yana kırıldığını hissedersin. Bin bir parçayla içinde şarapnel parçaları gibi dağılan kemiklerin, hayatının tüm eskizlerini de lime lime, paramparça eder. O bir iki damlasında kaçtığın yağmurlar var ya, o yağmurları öyle bir ararsın ki toz duman arasında yanan kemik parçalarını savurup dağıtsa da nefes alsam diye bir damlasına avuçlarını açarsın. Ama yağmur yağmaz, zaman da akmaz… Öyledir, zaman da kusur kalmaz. Bir sarmaşık gibi sarar ve aheste aheste dolanır etrafına. Zaman, zaman dersin. Zaman aheste aheste geçer de ama göğüs kafesinde ki o sıkışma var ya işte o geçmek bilmez. Çölde bir bardak suya hasret sebi gibi, bir alımlık nefese hasret kalırsın ama SABIR dersin.

Göğün yerle bir olmuş, sen nefes almak için debelenirken, bir anda kendini o boşluğa bırakırsın. O muazzam boşlukla tanışırsın. Bir bakmışsın Araf’tasın. Adını bile anmaktan korktuğun yerin sana nefes aldırmasına şaşarsın. Fırtına yerini rüzgara bırakır, toz bulutu yavaş yavaş dağılır ve senin tek yaptığın nefes almaya çalışmaktır. Kocaman derin bir nefes alırsın. Sonra bir nefes daha…İçini acıtarak dolduran o katran karası hava var ya o havanın ciğerlerini yakmasını bile sevmeye başlarsın. Araf, ne büyük, ne karanlık, ne aydınlık, ne soğuk, ne sıcak, ne muazzam bir yer. Muhteşem! Bir alımlık nefes için kalbini elinde defalarca sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmasına bile izin verdiğin ya da katlandığın yer. Soluklanıp, gözlerini açacak kadar nefes aldıktan sonra tüm pişkinliği ile ‘’Hey, tanışalım mı ben HAYAT’’ der o davetsiz dertler. Çünkü darma duman, talan ettiler ya şimdi öyle bir yanaşma hallerindeler. Ama yok, günü birliği bu kadarsa yatılı kalmalarına müsaade edemem. ( Şu birkaç satırda anlattığımdan öyle daha çok şey var ki kendi Araf’ım da,belki bir daha ki sefer koyarım onuda)

Hayat ve ben. İşte şimdi yüz yüzeyiz. Hayat ben, ben hayat. İşte o zaman ilk defa belki de kendinle baş başasındır. Kendi kendinle yüzleşir, kendi kendinle konuşmaya, anlaşmaya başlarsın. Hayır hayır anlamaya değil, anlaşmaya başlarsın. Çünkü o zamana kadar dinliyorum diyipde dinlemediğin o iç sesin var ya sen istesen de istemesen de kendini dinletir sana artık. Öyle şeyler anlatır ki, seni sana öyle çarpar ki, o seni alabora eden fırtına var ya boşuna çarpmamıştır işte o zaman anlarsın göğüs kafesini yara yara çıkanı. O iç sesin var ya, hani tanıdığın bildiğin hatta çok sevdiğin halde kafeslere kapatıp, göğsüne sıkıştırdığın o ses, özgürdür ya artık sitin sene anlatır. Aynen öyle, üstelik bir annenin evladını hem sevip hem dövdüğü gibi anlatır. Bir çarpar, bir sarılır ve sen yine SABIR dersin. Çünkü burası Araf. Bir nefese, bir iç ses. Hayatı anlatır, seni sana anlatır, kalbini, aklını, yaptıklarını, yapamadıklarını tve bundan sonra yapacaklarını….

Anlaşmaya başlarsın, dinlemeyi öğrenirsin, bazen dinledim der geçiştirmeye çalışırsın. Yok, bitti artık ama susturamazsın. O konuşur sen dinlersin ve en güzeli artık gerçekten seversin. Sarılırsın, ağlaya ağlaya, doya doya sarılırsın kendine.

Anlarsın;                                                                                                                                     Aslında marifet hayatın orasını burasını, gelmişini geçmişini kurcalamak değilmiş, marifet hayata teslim olup, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle kederiyle, neşesiyle hüznüyle tüm getirdiklerine amenna diyerek eyvallah çekmekmiş. Her daim her gelene şükredip, bu sınavı hayatla el ele geçmekmiş… Fırtına kopar, güneş kaybolur, ağaçlar yıkılır, dallar kırılır, her şey yıkılır ve her şeyini kaybedersin. Ama bir gün mutlaka her şey başka bir suretle sana geri döner, yeni ağaçlarda yeni çiçekler yeşerir.

Ve öğrendim ki ‘’en güçlü SABIR, değişime direnmemektir.’’

Bulutlar iyice aralanmaya başlar, gök yerine geçer gerilir genişler, güneş tekrar güler ve ağlayan kahkahalarla o nefesi tekrar teneffüs edersin…                                                 Sıcak bir kahve koyarsın ya da bir kadeh şarap, yeni bir melodide hafif hafif ‘’hayatın’’ ritmini tutmaya başlarsın…

‘’Hey, hayat benimle var mısın?’’…

A.Tamakan

Hayat

 

Kendimi Seviyorum; Çünkü….

Kendimi sevdiğim doğrudur,

sen sevsen de sevmesen de;

Güneş gibi hoyrattır, ayarsızdır kahkahalarım

ağaçlar bile kendi gölgelerine saklanır, ama ben kahkahamı gökkubede atarım,

Dalgalar gibi kat kattır, çalkantılıdır gözyaşlarım

yakomozlar gün ışığında kıyıya sarılır, ama ben gözyaşlarımı ummanlarda akıtırım,

Kuzey rüzgarları gibi serttir küfürbazlığım

bir sktir çekerim karşı ki dağlar sallanır, ama ben küfürlerimi boranlara saklarım…

En çok da birileri yapamazsın dediğinde,

gözyaşlarımı özgür bırakır, üstüne bir kahkaha atar , küfürlerimle de noktayı koyarım…

A. Tamakan

Değirmen…

Değirmen taşı misali yüreğim,

öğüte öğüte yorgun,

içine yeni bir şeyler atmadığında da

kendi kendini öğütmekten yorulur,

Öyle veya böyle,

Değirmen dönmeye devam eder,

Zaman geçtikçe

Maviliği kızıla döner,

Gün gelir herşeyi öğütmekten vazgeçer,

Sonra an gelir durur, durulur.

Yorgundur…

A.Tamakan

AŞK’ın Ön Sevişmesi…

“Hey, müziğini unuttun. Müziğini burada bıraktın.

İnsanın sesini kaybetmesi korkunç olur değil mi? ”

Kocaman bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakıyordu. Gülüşünde sadece mutluluk değil, haylaz bir coşku, sarıp sarmalayan hercai bir neşe vardı.

İçime işleyen o gülüşün ardında sanki bambaşka bir diyar saklıydı.

Gözlerimi, coşkuyla akan bakışlarının içine öylece bıraktım. Gözleri gözlerimin üzerinde, dudaklarıma yakın bir yerdeydi. Sessiz sessiz fısıldayan rüzgarın, ılık ılık tenine dokunması gibi.

Karşındakinin gözlerini dinleyebilmesi çok tehlikeli.

Aşk’ın ön sevişmesiydi, gözlerinden gözlerime bulaşan kızıl hareleri.

İki ayna arasında yansıyan ışık gibi Aşk’ın ön sevişmesindeydi bir kaç sözün gözlerimizden dökülmesi…

Teşekkür edip, uzaklaştım.

Elimde bir boşluk,

Hayır hayır kemanım değil.

Elimde ki boşluk iç sesimdi.

Ama içimden geçenleri yapabilseydim şu an burada olmazdım değil mi?

“Hey, gözlerini unuttun”…

A.Tamakan

Yabancı

Hava sıcak, güneş pırıl pırıl, gökyüzünde güneşten esmerleşmiş birkaç da bulut.       Vapur görünüyor bembeyaz teniyle ve boğuk boğuk bir öksürükle iyice yaklaşıyor. Denizin iyot kokusunu bastıran yoğun yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Martılar konuyor omuzlarıma, kanatlarından köpük damlayan martılar. Güvertenin kıç tarafına oturuyorum, en sakin en boş orası görünüyor. Yanımda çok fazla insan olsun istemiyorum, düşüncelerime kulak misafiri olmalarını da.                                                   Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Deniz geri geri gitmeye başlıyor. Martılar, vapurla yarış edercesine kanat çırparken, birileri fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Biri gazetesini okurken, dökülen susam parçalarını elliyle ittiriyor. Biri diğerinin gazetesine göz dikmiş, tostunun uzayan kaşarıyla mücadele ediyor. Bir diğeri dalmış uzaklara, kim bilir neler düşünüyor. Kimileri yan gözlerle bakıyorlar birbirlerine. Çaycı çocuk martı gibi süzülüyor güvertenin bir ucundan biri ucuna, tepsideki çay bardakları dans ediyor. Bir hayli uzun zaman oldu aslında. Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Aslında bir an da tanıyamamıştım belki de. Biliyorum olası olmayan, havada süzülen bir vapur gibi. Ama görmediğim halde tanıyorum. Hiç bakmadığım halde görüyor, uzaklardan gelen bu kokunun tadını biliyorum. Köpüklerin denizle kucaklaşması gibi, sarılabiliyorum ruhuna. Hakkında çok az şey bildiğim belki de hiçbir şey bilmediğim birini nasıl tanıyabilirdim ki? Nasıl bu denli sarpa sarardı dalga denizi? İnsan dokunmadığı halde bu denli hissedebilir mi, sesine dahi dokunamadığı birini?  Bırak dokunmayı göz göze bile gelmediği birini böyle tanıyabilir mi? Ama tanıyorum bu ellleri, bu ellerde ki çizgileri. Yabancısı olmadığım bu soluğu, soluğunun içinde ki nefesimi tanıyorum. Biliyorum bu bedeni, bedenin içinde ki bu gezintiyi. Önce ki hayatımdan biri miydi? Yoksa yine mi çıkıp gelmişti?  Aslında çok iyi tanıdığım ama bir o kadar da yabancı olduğum sen misin, ben mi? Ben, ben de miyim, ben sen de miyim? Vapur denizi yara yara gidiyor, dalgalar vapura inat çarpıyor. Kalbime dolanı, aklım almıyor.

Güverte de martı sesleri yükseliyor, iskele görünüyor. Vapur yavaşladıkça, duygularım hızlanıyor. Hangi iskeleye yanaştığının hiçbir önemi yok, rüzgarın saçlarımı dağıtmasının da. Martılar elimden tutuyor inerken, yine o yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Kalbimin hızlı adımlarının aksine yürüyorum yavaş adımlarla.                                 Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı…

A.Tamakan

Vapur

Öyle hallerden bir hal…

Anlatmak istersinde boğazına dizilir ya gözyaşların

Ağlamak istersinde yüreğine zincirlenir ya kelimeler

Acıtır ya sesini, aldığın nefesi

Su da süzüle süzüle yüzen balık, çırpınır ya karasında denizin,

Hani dersin ya bir deniz, bir nefes gerek bana şimdi,

Yakamozlara sarılsamda döksem içimi

Dalga olsamda kıyıyıya çarpsam

Ay bile çekilsin istersin ya hani

İşte öyle bir haller…

A.Tamakan

UÇURUM…

Aşk, kader, yaptığım seçimler ve hayat hakkında bildiklerimi öğrenmem çok uzun zaman aldı. Ay’ın eteklerine değil de dünyanın hatta tüm kainatın tepesinde devri alem yapmam gerektiğini, uçurumun ucundan aşağıya atladığımda anladım. Anladım ki; ‘’Zaman’’ seni teslim almadan sen teslim olmalısın… Ya da ‘’zaman’’ a teslim olmamalısın? Hangisiydi? Benim için uçurumun en tepesine çıkıp, kendimi oradan aşağıya bırakmaktı.

Uçurumun tepesindeyim, rüzgar da bir hain hain esiyor. Soğuk desen değil, sıcak desen hiç değil. Akşam desen gün doğmamış, gün desen akşama varmamış. Ben kararlı ve istikrarlı adımlarla ilerlemekte direnirken, zamanın arkamdan koşarcasına geldiğinin farkına varamamışım. Daha da kötüsü, arkamda bir Azrail gibi durduğunu hiç anlamamışım.

Kuşlar var etrafımda. Her biri, her bir yanımdan tutmuş; kanatlarında yüzlerce ben, gagasında tutuşturulmuş bir parça zaman.

Düşüyorum. Gücüm var mı hala bilmiyorum. Toprağa yaklaştığımı hissediyorum, ama anlayamıyorum bu toprağın kokusu mu yoksa yanan ruhumun mu? Tam o anda tekrar düşüyorum, başladığım yerden tekrar. Tekrar. Avuçlarımdan kayıp gittiğimi, tırnak diplerimin hissizleştiğini hissedebiliyorum. Toprağa varmak istiyorum, ama ben denize düşmüş güneş gibi cızırdıyorum. Derin, çok derin. Cızırdadıkça, üşüyorum. Yanlış giden bir şeyler var. (öyledir çünkü, tam teslim olacağın anda yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünür ve düşüncelerinin dallarına tutunmak istersin.) Düşüyorum, ağaçlar peşim sıra, tutunamıyorum.

‘’Tutunma, bırak! Ağaçların dallarına takılıp kalırsan, asla teslim olamazsın. Haydi ama kontrolü eline al artık. Sorunu nerede yaşadığını sende biliyorsun.’’

‘’Sen kimsin? Ben kiminle konuşuyorum.’’

‘’Hala karşı koyuyorsun!’ Hayata gözlerini açıp ta ilk defa ‘’merhaba’’ diyen senin teslimiyetin değil miydi? Bu baş kaldırış niye? Ya bu direniş? Bu düşüncelerine biçtiğin kaftan niye? Ayakları çıplak gelen sen değil misin? Şimdi, düşüncelerinle ruhunu hapsetmek niye?

Geminin kaptanına, uçağın pilotuna güvenmek gibi değil mi? Bu geminin kaptanı, uçağın pilotu kim? Ruhun mu düşüncelerin mi? Aklını iptal etmek mi ya da aklını aşan konularda sadece ruhuna güvenmek mi?

Teslimiyet büyük bir güçtür. Ama bu güç, nice tehlikeli geçitlerden geçmek, okyanusları aşmak için de nehirleri, dereleri geçmek demek değil midir? Kendini daha özgür hissedip kuşlarla birlikte uçmak mı yoksa yüklediğin anlamlar karşısında pes etmemek mi?

Kayıtsız, şartsız teslimiyet sadece sevginde, benliğinde en önemlisi de ruhunda. ‘Ben’ olduğunu unutma. Az önce aldığın nefes bile geldi geçti. Hangi faydayı, hangi zararı getirir diye düşüncelerine esir olmamaktır teslimiyet.

Sabahları aç kuşların, akşamları yuvalarına nasıl da tok döndüklerini görmedin mi? O vakit neden hala aç dolanır durursun? Ruhunu doyur. Aklına, düşüncelerine ram olmak mı yoksa ruhunun hiçliğinde doymak mı? Şimdi ister tutunmaya devam et ağaç dallarına, ister kendini at uçurumdan.’’

Uçurumun tepesindeyim, rüzgarın yerinde hırçın bir fırtına var şimdi. Kollarımı iki yana açtım ve bir nefes alımı kadar kısaydı oysaki hayatın muhasebesini yapabilmek, atladım.

Ve anladım;

Bağımlı olmak değil, bağlı kalabilmek,

Aşk’a, hayata ve zamana…

A.Tamakan