MAVİ AĞAÇ… 2

Ahh şu ağaçlar var ya

hani mavi olanları,

Hani o kökleri ile

toprağı yara yara girerek içinde dağılır da

sıkı sıkı sarılır ya,

toprak ta arzını bulaştırır da ona kucaklar ya,

O arz çatlaya çatlaya genişler,

toprak kökleri, kökler sarar toprağı.

Ağaç gövdesinde çıkan dalları farkeder ya

dallarda kendisini saran çiçekleri,

İşte o an

Ağaç aks’ini görür toprakta…

A.Tamakan

MAVİ KELEBEĞİM…

Mevsimler umrumda değil,

benim baharım gözlerinin karasında saklı.

Bak kelebekler de kendilerini göstermeye başlamış.

Dudaklarımı kondurdum kanatlarına

en çok da mavi olanına,

Boynuna konmuşsa siyah beneklisi

öpüyorumdur usulca, sakın ha dokunma..!

Kanadım kırılır da konamam, dokunamam

bir daha kokuna…

A.Tamakan

GECENİN GÖKTAŞLARI…

Alabildiğine karanlık

bir o kadar aydınlık bir gece.

Ay sere serpe serilmiş gökyüzüne,

yıldızlar kıpırdaşıyor, nasılda büyükler şimdi

o küçücük görünen yıldızlar,

iyice asılıyor bir bir eteklerine,

Nasıl da savuruyor saçlarını Ay,

daha da asıl der gibi yıldızlara.

Yıldız daha da yakın şimdi, gökyüzünü yarıyor

Ay’ın aydınlığı da bulutları.

Hareleri sarıyor, girdap gibi çekiyor,

tüm boşluklarını dolduruyor yıldız,

genişledikçe genişliyor,

oysa daha zamanı değil Dolunay’ın.

Şimşekler çakıyor ardı ardına, her bir şimşekte

gök kubbe gürlüyor, arşa gönderiyor çığlıklarını.

Şimşekler düşüyor, düştüğü yeri yaktıkça

yıldızlar daha da asılıyor.

Yağmurun eli kulağında, bulutlar oralı değil,

sıkı sıkı tutunup girdaba ,

saçıyor tüm göktaşlarını,

yağmur ıslatıyor dağılan göktaşlarını,

Gökyüzünün gözleri kapanmak üzere,

bulutlar örtüyor üzerini.

Alabildiğine karanlık,

alabildiğine ateşli bir gecede….

A.Tamakan

RASTGELE…

Mevsimidir şimdi,

aşkın vedanın, rakının balığın.

Nergisler boy vermiştir,

kıyı boyu kokusunu salmıştır sümbüller.

Masalar kurulur kapı önlerine,

anason kokuları hep bir adım önde.

Balıkçılar ağlarını örmüştür bir kaç ipek tele,

bir kaç kilo balığa karıları hep dul.

Tekneler bir bir kuğu gibi süzülürken,

sokakta oynayan çocuklar “rastgele” ye

sararlar dizlerinde ki yaraları.

Saçları tomurcuk kokan kadınlar,

her birinin gözleri deniz feneri,

ondandır dalıp dalıp gitmeleri…

Denizin puslu tuzunu katık ederde,

yine de dalgalandırmazlar denizi.

Saçları tomurcuk kokan kadınlar,

yürekleriyle biçer zamanı,

geceye demirler gözyaşlarını,

Nasıl ki azapsa ağlar balıklara,

bekleyenin nefeside “rastgele” de atar…

A.Tamakan

CEMRELER DÜŞTÜ ÜZERİME…

Dağlarıma, ağaçlarıma, kuşlarıma düşer şimdi cemreler,

toprağa, suya, havaya nispet.

Kanım yeşillenir, can’ım kızarır, gözlerim kararır,

Alabildiğine aydınlanır gökyüzüm,

alabildiğine kızıl,

Arşa doğru kanat çırpar, ruhumdan

zümrüdü Ankalar.

Ardından,

binlerce kuş kanat çırpar özgürlüğe,

coşkun bir nehir akıntısı gibi

göğüs kafesimden gökyüzüne…

Dağların, tepelerin, ovaların üzerinden süzülür,

her birinde bir …..,

rüzgara fısıldarlar nefesini,

bin bir renkli çiçeklere müjdelerler kokunu,

rengini verirler dağları saran gökkuşağına,

her birinin kanatları çırpındıkça değişir gökkuşağının rengi.

Şimdi dağlarımda bir nefes eser, sası sası kokar çiçekler

ve üzerimde gökkuşağının tek rengi…

A.Tamakan

Dalgalar kıyıma vurmuşken…

Sıcak,

Bir adım atıyorum,diğer adımım çırpınıyor

Dalgalar usul usul çarpıyor

önce kasıklarıma oradan kıyıya

Bu çok kuvvetli, çok kuvvetli bu dalgalar

Hissedebiliyorum, kaya gibi ama yumuşacık

Seviyorum kıyısında olmayı

Rüzgarın nefesi göğsümde,

hissediyorum.

İçimdeki bu şey gittikçe büyüyor

Kaval kemiklerim yanıyor,

su bir hayli tuzlu.

Titriyorum,

Dalgaların çekilip çekilip

daha sert vuruşlarını hissediyorum.

Duruluyor dalgaların hoyratlığı,

Ay’ın şavkı aydınlatıyor ruhumu,

saçlarıma kadar sarıyor kum parçacıkları

yakomozlarım dağılıyor,

Şimdi,

Avuçlarımda deniz kabukları…

A.Tamakan

ÇINAR ALTI…

Beşiktaş,

çınar altı.

Bir hayli kalabalık

kıpır kıpır.

Tam öğle zamanı.

Hafiften bir meltem esiyor,

Gönlüm de kuzey rüzgarları.

Özlemişim, bayağı da beklemişim

Kırlangıçlar uçuşuyor,

Martılar gözcülük ediyor,

yaklaşan fırtınadan haberdar

alkış tutuyor kanatları.

Bir kaç sincap kikirdeşiyor,

çınarın tepesinde.

Ayakları çıplak dilenci kız

başı hafif yana eğmiş, güneşe gözlerini

kısmış bana bakıyor öylece.

Çaycı çocuk geliyor,

soruyor?

“Evet biraz daha gökyüzü lütfen.”

Çayın buğusu yükseliyor göğe,

“Görüyor musun martılar da

bir hayli sabırsız” diyorum.

Kokun görünüyor önce,

gözlerin süzülüyor

içimden geçiyor göğüs kafesin,

Şeffaflaşıyor yapraklar, martılar,

dilenci kız, insanlar, kalabalıklar…

Meltemin tatlı esintisi bulaşmış,

elime, gözüme, yüzüme.

Yüzün iki avucumun içinde,

tam önündeyim çınar ağacının,

gözlerim kapalı, yüreğinin hışırtısını dinliyorum.

Yüzün avuçlarımda,

öpüyorum.

Çınar ağacına bulanıyor saçlarım…

A.Tamakan

Hey! Tanışalım mı ben HAYAT…

Hayat, o bir varmış bir yokmuş masallarında ki gibidir. Çoğu zaman mutlu biteceğine inansan da, hayat mutluluktan ibaret olmadığını da zaman zaman sana hatırlatır.

Sen hayatın seyrine dalmış çayını, kahveni, şarabını yudumlarken, dertler ansızın gelir çalar kapını. Hayır, zaman zaman böyle çat kapı gelmesine alışıksındır da; ama gün gelir bir de yanında getirdikleri vardır. Sen daha nedir ne değildir demeden bakmışsın o süzülüp girivermiştir.

Oysa ki sen, ‘’aşinası’’ olduğun müziğin ritminde gökyüzünde dans ederken, yanında getirdiği davetsiz dertler göğünü, göğsünü yerle bir eder. Öyle güçlü öyle beklenmedik bir fırtına eser ki göz gözü görmez olur, kapkara toz bulutu ile kaplanır gökyüzün. Bir anda nefesin kesilir, nefes alamazsın. Göğüs kafesin sıkışır, kalbin daralır hem de öyle bir daralır ki küçüldükçe göğüs kafesini yaracak kadar büyür. Sen daha elini göğsüne götürüp ne olduğunu anlayıncaya kadar diğerleri de karabasan gibi gelir çöker. Fırtına tüm hırçınlığı ile kahkahalar ata ata gününü güneşini, ayını yıldızını, dününü bugününü, seni oradan oraya savurur iken hangisine sarılacağını, hangisini kurtaracağını bilemez bir oraya bir buraya yalpalanırsın. Yetmezmiş gibi bir de o üzerine titrediğin, yeri geldiğinde incinmesin diye bulutlara sarıp sarmaladıkların var ya onları da alır ve sen o toz bulutu içinde iyice nefessiz kalırsın. Ne acıdır gökyüzüne oya gibi ince ince işlediğin, oluk oluk sevgini akıttığın güneşin, ay’ın, yıldızların, senin göğsünü oluk oluk kanla doldurması… Ama baktığında hepsinin illa ki haklı gidişleri vardır dersin de yine konduramaz, kondurmak istemezsin. Öyle ya o gökyüzüne oya gibi ince ince işleyen suçlu hali hazırda zaten sensin. Ne yaptıklarınla, ne de yapamadıklarınla yaranamamışsındır. Ay’ın, güneşin, yıldızların, irili ufaklı gezegenlerin (aşkın, sevgilin, eşin, dostun, akrabaların, alayın), her gece uyumadan önce ‘Allah rahatlık versin’ diye dualarında sakladıkların…Hepsi aynı anda mı diye serzenişte bulunurken, koskoca gök yüzünde nefes olacak bir tane yıldız bulamazsın.

Fırtına öyle bir esmeye devam eder ki içini delip geçmesini geçtim, kemiklerinin aynı anda yana yana kırıldığını hissedersin. Bin bir parçayla içinde şarapnel parçaları gibi dağılan kemiklerin, hayatının tüm eskizlerini de lime lime, paramparça eder. O bir iki damlasında kaçtığın yağmurlar var ya, o yağmurları öyle bir ararsın ki toz duman arasında yanan kemik parçalarını savurup dağıtsa da nefes alsam diye bir damlasına avuçlarını açarsın. Ama yağmur yağmaz, zaman da akmaz… Öyledir, zaman da kusur kalmaz. Bir sarmaşık gibi sarar ve aheste aheste dolanır etrafına. Zaman, zaman dersin. Zaman aheste aheste geçer de ama göğüs kafesinde ki o sıkışma var ya işte o geçmek bilmez. Çölde bir bardak suya hasret sebi gibi, bir alımlık nefese hasret kalırsın ama SABIR dersin.

Göğün yerle bir olmuş, sen nefes almak için debelenirken, bir anda kendini o boşluğa bırakırsın. O muazzam boşlukla tanışırsın. Bir bakmışsın Araf’tasın. Adını bile anmaktan korktuğun yerin sana nefes aldırmasına şaşarsın. Fırtına yerini rüzgara bırakır, toz bulutu yavaş yavaş dağılır ve senin tek yaptığın nefes almaya çalışmaktır. Kocaman derin bir nefes alırsın. Sonra bir nefes daha…İçini acıtarak dolduran o katran karası hava var ya o havanın ciğerlerini yakmasını bile sevmeye başlarsın. Araf, ne büyük, ne karanlık, ne aydınlık, ne soğuk, ne sıcak, ne muazzam bir yer. Muhteşem! Bir alımlık nefes için kalbini elinde defalarca sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmasına bile izin verdiğin ya da katlandığın yer. Soluklanıp, gözlerini açacak kadar nefes aldıktan sonra tüm pişkinliği ile ‘’Hey, tanışalım mı ben HAYAT’’ der o davetsiz dertler. Çünkü darma duman, talan ettiler ya şimdi öyle bir yanaşma hallerindeler. Ama yok, günü birliği bu kadarsa yatılı kalmalarına müsaade edemem. ( Şu birkaç satırda anlattığımdan öyle daha çok şey var ki kendi Araf’ım da,belki bir daha ki sefer koyarım onuda)

Hayat ve ben. İşte şimdi yüz yüzeyiz. Hayat ben, ben hayat. İşte o zaman ilk defa belki de kendinle baş başasındır. Kendi kendinle yüzleşir, kendi kendinle konuşmaya, anlaşmaya başlarsın. Hayır hayır anlamaya değil, anlaşmaya başlarsın. Çünkü o zamana kadar dinliyorum diyipde dinlemediğin o iç sesin var ya sen istesen de istemesen de kendini dinletir sana artık. Öyle şeyler anlatır ki, seni sana öyle çarpar ki, o seni alabora eden fırtına var ya boşuna çarpmamıştır işte o zaman anlarsın göğüs kafesini yara yara çıkanı. O iç sesin var ya, hani tanıdığın bildiğin hatta çok sevdiğin halde kafeslere kapatıp, göğsüne sıkıştırdığın o ses, özgürdür ya artık sitin sene anlatır. Aynen öyle, üstelik bir annenin evladını hem sevip hem dövdüğü gibi anlatır. Bir çarpar, bir sarılır ve sen yine SABIR dersin. Çünkü burası Araf. Bir nefese, bir iç ses. Hayatı anlatır, seni sana anlatır, kalbini, aklını, yaptıklarını, yapamadıklarını tve bundan sonra yapacaklarını….

Anlaşmaya başlarsın, dinlemeyi öğrenirsin, bazen dinledim der geçiştirmeye çalışırsın. Yok, bitti artık ama susturamazsın. O konuşur sen dinlersin ve en güzeli artık gerçekten seversin. Sarılırsın, ağlaya ağlaya, doya doya sarılırsın kendine.

Anlarsın;                                                                                                                                     Aslında marifet hayatın orasını burasını, gelmişini geçmişini kurcalamak değilmiş, marifet hayata teslim olup, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle kederiyle, neşesiyle hüznüyle tüm getirdiklerine amenna diyerek eyvallah çekmekmiş. Her daim her gelene şükredip, bu sınavı hayatla el ele geçmekmiş… Fırtına kopar, güneş kaybolur, ağaçlar yıkılır, dallar kırılır, her şey yıkılır ve her şeyini kaybedersin. Ama bir gün mutlaka her şey başka bir suretle sana geri döner, yeni ağaçlarda yeni çiçekler yeşerir.

Ve öğrendim ki ‘’en güçlü SABIR, değişime direnmemektir.’’

Bulutlar iyice aralanmaya başlar, gök yerine geçer gerilir genişler, güneş tekrar güler ve ağlayan kahkahalarla o nefesi tekrar teneffüs edersin…                                                 Sıcak bir kahve koyarsın ya da bir kadeh şarap, yeni bir melodide hafif hafif ‘’hayatın’’ ritmini tutmaya başlarsın…

‘’Hey, hayat benimle var mısın?’’…

A.Tamakan

Hayat

 

Kendimi Seviyorum; Çünkü….

Kendimi sevdiğim doğrudur,

sen sevsen de sevmesen de;

Güneş gibi hoyrattır, ayarsızdır kahkahalarım

ağaçlar bile kendi gölgelerine saklanır, ama ben kahkahamı gökkubede atarım,

Dalgalar gibi kat kattır, çalkantılıdır gözyaşlarım

yakomozlar gün ışığında kıyıya sarılır, ama ben gözyaşlarımı ummanlarda akıtırım,

Kuzey rüzgarları gibi serttir küfürbazlığım

bir sktir çekerim karşı ki dağlar sallanır, ama ben küfürlerimi boranlara saklarım…

En çok da birileri yapamazsın dediğinde,

gözyaşlarımı özgür bırakır, üstüne bir kahkaha atar , küfürlerimle de noktayı koyarım…

A. Tamakan