Ben bir DÜŞ’tüm ki..

Uzaklardan geliyorum,

gizli saklı diyarlardan.

Sıkı sıkıya sarılıyorum,

uykusuzluktan uyuşmuş

rüyalarıma.

Kapıyı aralıyorum usulca,

karanlık gözümü alıyor,

yarasalara veriyorum gözlerimi

kanatları karşılığında.

Süzülüyorum,

ilk adımda gıcırdıyor

uyku çökmüş

ütüsü kaçmış bulutlar.

Yıldızlar hizaya geçmiş

yıkılmayı bekleyen

domino taşları misali

üflesem dökülecek uzaklıklar,

direniyorlar.

Karanlığın tüyleri diken diken,

gökyüzü çalkantılı

gölgesinde kendini kovalamaktan.

Çift başlı Arnavut kartalı gibi,

başımın biri gece,

diğeri gecenin içinde.

Uçuyorum,

yarasanın kanatlarında,

baykuşun gagasından bakıyorum.

Uzaklar firar ediyor uzaklara,

rüzgar esiyor,

çiçekler açmış köşeli dairesinde Ay’ın,

ışık hızına düşüyor düşlerim.

Düş’tüm taa uzaklara,

Uzaklar yakın,

yakınlar uzakta…

A. Tamakan

BİR İHTİLAL DAHA VAR…

Hiç bilmediğim bir yere geldim.

Nereye gideceğim ve nasıl gideceğim

hakkında hiç bir fikrim de yok üstelik.

Ucu bucağı olmayan bir boşluk.

Kayboldum.

Karşımda binlerce sokak,

yüzlerce kapı.

Ardı ardına bir açılıp bir kapanan

bu kapılardan gidebilirim bir ihtimal..!

Bilmiyorum.

Kayboldum.

Ya ihtimallerin peşinden gideceğim

yada “ihtilaller”imin…

A. Tamakan

İNTİHAR…

İçine hapsettiğim o küçük mağaranın içinde,

her gece intihar ediyor önce düşüncelerim,

sonra kalbimin kenarına itelediklerim.

Her defasında kafatasımın başka bir girintisine asıyorum

hüzünlerimi, güvensizliklerimi, şüphelerimi,

yanılmışlıklarımı, karanlıklarımı, kalabalıklarımı…

Her gece kör bıçakla delik deşik ediyorum

güvenimi, hayallerimi, duygularımı,

umutlarımı, inançlarımı..

Her gece boğazımın kıyısında boğuyorum

bir ben’i bir kendimi…

Her gece her gece böyle intihar edip duruyorum.

Ve biliyorum ki her sabah yeniden

kendini imha edecek bu intiharlarım…

A.Tamakan

DAĞ…

Dalların gövdeye hem yakın

hem çok uzak olması gibi,

elimi uzatsam dokunacakmışım gibi.

Biraz yorucu ama bir o kadar keyifli bu yolculukta

ardı ardına hızlanıyor adımlarım.

Güneş tepemde sinsice

bir görünüp bir kaybolurken,

rüzgar bacaklarımın arasında hissettiriyor kendini

ve vücuduma dolmak istercesine hafif hafif esiyor.

Arada bir ellerime yüzüme çarpan bu kaya parçacıkları

hunharca içime doluyorlar.

Bir adım ileri iki adım geri gidip geldikçe

rüzgar tüm gücüyle boynuma asılmış,

durmadan bacaklarıma

oradan göğsüme çarpıp duruyor.

Bacaklarım da ki damarların zonklaması

adım atmamı zorlaştırıyor,

her bir adım da her bir engebe de

iyice uyuşuyor.

Şakaklarımdan süzülen damlacıklar,

köprücük kemiklerimi dolduruyor,

elimdeki halat kaskatı kesiliyor ve

gölgesinde kalan bu kaygan zeminde

daha da asılıyorum.

Neredeyse varmak üzereyim,

bir kaç bulut arasına saklanmış güneş

gösteriyor artık kendini.

Son bir kaç adım, bir kaç adım daha ve

ciğerlerimi yakan o dağ havası.

Bu muazzam tepenin

yeşiline bırakıyorum kendimi,

ağaçların arasından sızan güneş

gözlerimde ışıldıyor şimdi.

Bir bir dokunuyorum bulutlara,

burası…burası zirve…!

A. Tamakan

PEGASUS…

Gece bastı yine,

üzerimde bir ağırlık bir huysuzluk

pencereyi açtım

tatsız tutsuz bir boşluk.

Odun kokusu sarmış her yanı

bir tarafta da nefesimde tuttuğum hayallerin yanığı.

Oysa ki kaftanlarımı harlamıştım, kendime ait olmayan yalanları…

Ama bir çığ gibi büyüyen, büyüdükçe boşluğa düşen, dönüp dolaşıp boşlukta yakalamaya çalıştığım hayallerimi yakmışım yine.

Yaramaz bir kaç hayalet mesken tutmuş geceyi,

haydi gel sende katıl der gibi dört dönüyor başımın üzerinde.

Ne kadar çıplak bu gece gökyüzü,

ne kadar göz alıcı nü’sü.

Görmezden geliyorum parlayan bir kaç yıldızın şımarıklığını,

ana’dan üryan karşımda duran gecede…

Bizler de… Ben de diyorum…

Gece kadar çıplak kalmalıyız belki de,

kalbimizin nü’sü gece gibi olmalı.

Ana’dan üryan geliyoruz oysa ki,

ancak daha doğduğumuz an da giydirilmeye

başlanıyor her şey üzerimize.

Kendi zevklerine göre, kendi bildikleri, kendi biçtikleri şekilde.

Oysa ki gece sadece misafir ediyor Ay’ı, yıldızları,

ne kadar yalın ne kadar sade.

Kurallarını işliyorlar ince ince tüm kuytularımıza, kurallarıyla dolduruyorlar avuç içlerimizin boşluklarını…

Kendi görmek istediklerini yaratmak için hamur gibi bozup bozup şekil vermeye çalışıyorlar. Kendi sanat eserlerini yaratma çabasında her biri. Oysa en büyük sanat sadece yaşamaktır ayrı ayrı ama bir bütünde. Ana’dan üryan yaşamak hayatın her sokağında her bir köşesinde.

Mesela, siyah seviyorum ama onlar rengarenk daha çok yakışır diyorlar. En iyi besteleri önüme seriyorlar ama ben kendi şarkımı söylemek istiyorum. Kargaları da çok seviyorum ayrıca ama gülüp geçiyorlar. Bülbüle övgüler, karga hep tu kaka,

bülbül altın kafese, karga ise çığlıklarıyla hep göklerde.

Bülbül mü daha güzel, karga mı? Bilmem, ikisi de. Ama ben’ce karga.

Sararmış yaprakların ayaklarına yapışıp kalması gibi, kararana dek yapıştıkça yapışıyor, ta ki iyice çürüyüpte içimize işleyinceye dek. İçinde ki fırtınanın gücü bile yetmiyor bazen yürüdükçe kulaklarını çınlatan o çürüklerin hışırtısına…Asi bir rüzgar olduğunda, hemen pencereler kapanıyor, martılar çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor.

Herkes, herkes’den daha iyi biliyor. Ama ben bilmek istiyor muyum?

Benliğim mi ruhuma yoldaş, ruhum mu benliğime?

Ama ruhum da hayallerim de ana’dan üryan uçmalı ben’imde varolduğum bu gök kubede.

Yanık kokusu iyice sindi, pencerede odun isleri

parmak uçlarımda kalmış bir kaç hayalle çiziyorum yine.

Gökyüzüne doğru şahlanmış,

rengarenk bir Pegasus’un üzerindeyim,

hayaletlerle el ele tutuşmuş hayallerim,

yine yakıyorum tüm canavarlarını ……. .

A.Tamakan

GECE’m

Gece düşer geceye,

Venüs’den olma, TrES-2b den doğma.

Göbeğini geceyle kesmişler belli ki,

karasında yıkanmış teni,

bulutlarla kundaklamışlar da

saçlarını bir bir yıldızlara sarmışlar.

Gecenin sıcağı, gündüzün karası.

gülüşü,

gülüşünü hiç anlatmıyayım…

A.Tamakan

GÜN…

Güneş doğmuş

gün varamamış ama

gözleri kapanıp kapanıp duruyor.

O da akşamda kalma belli ki,

rakıyı da fazla kaçırmış,

cigarası yanı başında hala,

köh köh öksürüp hırıldıyor.

Tavuk suyuna çorba ne iyi

giderdi şimdi.

Bir de rüzgar çıksa…

A.Tamakan

MÜREKKEP KOKUSU…

Bir gün hasta olucam

Ay’ı misafir edicem diye

açık tuttuğum pencerenin ışığından.

Rüzgar da bir deli esiyor bugün.

Masamda ki kağıtlar hışırdıyor estikçe rüzgar,

belli ki hasbihal etmek istiyorlar.

Kağıtlar masanın üzerinde kıvrandıkça,

tik tak tik tak guguklu kalbin atışı gibi

bir oraya bir buraya gidip geliyor kalem.

Sanırım cereyan yapıyor,

pencerenin birini kapatsam iyi olur.

Kalem kınından çıkmış gibi

şimdi tek yöne doğru yuvarlanıyor,

az daha yaklaşıyor,

kağıtla selamlaşıyor, ucundan dökülen

karasıyla öpücüklerinin.

Öptükçe harf harf dökülüyor mürekkebi,

gerdanından göğsüne doğru

süzüldükçe mürekkep,

kağıdın hışırtısı rüzgara karışıyor.

Yazdıkça yazıyor, soldan sağa, yukarıda aşağı,

tüm satırları kelimelere boğuyor adeta.

Kağıt biraz nemli ama yumuşacık,

satırları diken diken olmuş,

sarıp sarmalıyor her bir heceyi, ağacı saran sarmaşıklar gibi.

Kalemde ki de mürekkep değil zemzem mübarek,

bir tek satır arası kalmamış nü’sünde,

ilham estikçe ısınıyor kalem,

daha da hızlanıyor kelimeler.

Kuratamıyor rüzgar,

kağıda karışmış mürekkep kokusu sarıyor etrafı,

masanın ayakları sallanıyor.

Kalemi kağıdın üzerine bırakıyorum, masanın ayağına bir kağıt parçası sıkıştırıyorum.

Birinin artık şu pencereyi kapatması lazım…

A.Tamakan

KOKULU GÜNAHLARIM..

Karadır alabildiğine,

öylesine sihirli öylesine siyahi,

Önce tüm çizgilerinden gülüşlerini toplarım,

sonra o gülüşleri şehr-i gönlüme mabet yaparım.

Hani demişler ya ibadetin gizli olanı makbüldür

kirpiklerine tuttuştururum bir bir tüm günahları.

Üzümü şaraba çeviren

bir bakteri gibi yayılırken içimde uzayan kirpikleri,

Zerre boşluk bırakmaz, göğüs kafesime

tıka basa doldururum kokusunu, kirpiklerini, nefesini.

Kapanır mabedimin kapıları,

kokulu günahlarımın ışığında zikr ederim…

A. Tamakan