Hayatın Kovuğu

Aylardan Kasım, havalar iyice soğumuş. Bir pazar günü… Günlerdir yağan yağmurun ardından pırıl pırıl parlayan güneş ile uyanıyorum. Mis gibi toprak ve güneş kokuyor. Toprak suya doymuş, güneş toprağa misafir olmuş bugün. Ben eksik kalır mıyım? Hayır. Hemen mevsimin rengine uygun, siyah pantolonumu, hardal rengi boğazlı kazağımı ve kırçıllı kaşmir montumu giyip, botları da çekip hızlıca çıkıyorum güneşi selamlamaya.

Yine aklımda bin bir düşünceyle yürüyorum Tiran sokaklarında. Bir yandan güneş ısıtırken içimi, bir yandan hafif hafif esen rüzgâr üşütüyor ellerimi. Buranın ayazı içten içe ısırır, iliklerine kadar işler insanın. Caddedeki beton yığınlarının arasından geçerek büyük parka atıyorum kendimi. Senelerdir her yağmur yağıp güneş açtığında gelirim bu parka. Güneşin o mağrur sıcaklığını toprakğın kokusu tamamlar hep bende.

Parkın girişinde patlamış mısır satılıyor. İyi fikir buraya koymak. Park büyük. Şimdi alsan çıkana kadar ancak bitirirsin. Mısır satan gencin, bankın ucuna, sanki her an kalkıp gidecekmiş gibi eğreti oturuşundan ziyade, yüzünü hafif güneşe dönük kaldırmış gülümseyen yüzü dikkatimi çekiyor.

Ona doğru yaklaşmamla daha bir coşkulu gülümseyerek;

“Mısır ister misin abla?” diye soruyor.

“Hadi ver bir tane, ama küçük boy olsun lütfen.”

Yüzündeki o samimi ve o çocuksu gülüşüne dayanamayıp;

“Bir fotoğrafını çekebilir miyim?” diyorum.

Utangaç bir gülümsemeyle kabul ediyor. Fotoğrafı çekipyor, teşekkür ediyorum. ve Aslında daha da utandırmak değil niyetim ama istemiyorum ancak dayanamayıp söylüyorum.dayanamıyorum:

“Ne kadar güzel gülüyorsun” deyiveriyorum.

O ise tTekrar gülümseyerek;

“Hava soğuk, on gündür yağmur var, iş yok. Güneş gülümsemiş bize bugün, biz nasıl gülümsemeyelim” diyor.

O an bir daha anlıyorum ki gülümsemek gerek. Güneşe, güne, geceye, insana, doğaya, her şeye, herkese. Hayatın tüm hırçınlığına ve şımarıklığına rağmen, yapraklarını dökmesine aldırmadan gülümseyen ağaçlar gibi gülümsemek…

Bir beş dakika, kafamda dolaşan onlarca düşünceyle ile parkın içinde yürüdükten sonra kavak ağacının karşısındaki banka oturuyorum. Nazım Hikmet’in o şiiri geliyor aklıma. Hani diyor ya;

Bende bir kavak ürperir,

Nerde olsam sesi gelir

Muhacirliğimden beri.

Her ağaç gibi kavak da

Ömrünce durur ayakta

Gözler durur bir şeyleri.

Ağaçların usul usul aynı ahenkle sallanan yarı çıplak dallarına takılıyor gözüm.

Birbirinden farklı onlarca ağaç. Hepsi de ne çok şeyi kucaklıyor. Kökleri, gövdesi, dalları, yaprakları ve bin bir binbir renkli çiçekleriyle…

Aileyi, yaşamayı, huzuru, hüznü, ölümsüzlüğü hatta ölümü bile belli bir ahenkte dengeliyor kendi içinde. Yaşama dair onlarca güzelliği temsil eden ağacın “darağacı” olarak ölümü dahi kabullenmesi ne büyük bir erdem. Dallarında kuşlara yuva veren yaşam veren ağacın aynı dallarla ölümün de var olduğunu hatırlatması.

Mısır satan gencin umutla bezenmiş sözleri geliyor aklıma. Üzerinde sararıp düşmeye yüz tutmuş ama ısrarla dalına tutunmaya çalışan yapraklar gibiyiz hayata karşı. Yaşamı da ölümü de kabullenemiyoruz belki de…

Kasım’ın rehavetinden olsa gerek hüzünlü ama bir o kadar da huzurlu bir sevinç kaplıyor içimi. Neredeyse tamamını dökmüş, mahcup ama tekrar yeşereceği umudu ile dik durmaya çalışan dallar gibi hissediyorum kendimi.

Her haliyle doğaya, insana hem hayat hem de güzelliklerini bonkörce sunan ağaçlar.

Gölgesinde kimi zaman dinlendiğimiz kimi zaman seviştiğimiz kimi zaman kendimizle konuştuğumuz, güldüğümüz, ağladığımız, kuşların melodisini dinlediğimiz, dallarından onlarca lezzetle mutlu olduğumuz, tüm olup bitene sessizce eşlik edip, kökleri ile toprağıa yara yara girerek varlığına yaşama sıkı sıkıya sarılan ağaçlar…

Hayatın onca hoyratlığına rağmen meyvelerinden tekrar tekrar tutunur da bizler bir türlü kök salamaz bütünleşemeyiz hayatla. Ya köklerimizi salmaktan eriniriz ya dallarımıza tutunmaktan. Ahh! Aslında ne çok öğreneceğimiz şey var şu ağaçlardan.

Güneşi gören kendini parka atmış belli ki. Bankta oturmuş sohbet eden amcalar, çocuklarıyla oyun oynayan anneler, toprağın nemine aldırmadan yere uzanmış gençler, seyyar satıcılar. Her birini kucaklayan ağaçlara dalmaktan kalabalığı fark edememişim. Ağaçların sesini duymak, içimdeki çocuk heyecanıyla yaşama yeniden dokunmak için parkın ücra köşesinde saklanmış, üzerinde birkaç yaprak kalan yaşlı bir ağaca dönüyorum yüzümü. Rüzgarla birlikte kuş seslerine eşlik eden dalların hışırtısı arasından usulca yaklaşıyorum. Önce parmak uçlarımla dokunuyor, sonra sımsıkı sarılıyorum. Kendi içimde kırılan dalların canlandığını hissediyorum. Toprağın kokusunu çekiyorum içime, kabuğu çatlamış gövdesinden. Kayboluyorum dallarının arasında, sevgilinin kollarında kaybolurcasına. Yaşam. Yeniden var olmak için yaprak dökmektir belki de.

Ve o an dilimden dökülüyor;

“Ağaç gibidir kadın,

kökleriyle sıkı sıkı sarılır toprağına.

Nektarı dallarından sarkan

meyvelerinde saklıdır…”

Fısıltı halinde kulağıma gelen sesle irkiliyorum.

“Yazmak için güzel bir gün değil mi?”

“Öyle, yazmak için de kendine dönmek içinde güzel bir mevsim.”

Aylin Tamakan Nergiz

Aralık 2021/ Kiltablet Öykü Fanzin

İpek Böceğine Söz

“Böyle bir kadın ölmekten utanmaz.

Ben böyle birisi oldum.” Anne Sexton

Yatırıldığı hastanede, kendini kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi boşluğa itilmiş hissediyordu. Belki de son bir kez daha denemeliyim diyen zihninin yaptığı oyunları bastırmaya çalışıyor bir taraftan da ses çıkarmadıklarının yüzüne tükürülmüş sessizliğini tekrar bozabileceği umudu onu heyecanlandırıyordu.

Perdeden sızan ışık dalgaları oyun gibiydi, bir süre takip etti. Sylvia’yı düşündü, düşündü ve benim defalarca yapmaya çalıştığımı tek seferde başardın, hırsızsın işte diye kızdı içten içe. “Beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyorum” demişti ya, söylemiş olduğu sözlerle kendi hayatının bu kadar bağdaştırmış olması ona olan yakınlığını daha da kamçılamıştı. “Görüyor musun seni tanıyan hiç kimse gelemiyor artık ve Tanrı’nın gazabı içimdeki özgürlükten ne kadar büyük olabilir ki?” diye iç geçirirken kapının çalması ile doğruldu.

Amy, hastanenin sabırlı ve güleç hemşiresiydi. Anne ile fazlasıyla ilgilenmişti. Her akşam ilaçlarını vermeye gittiğinde, birlikte şiir okur, üzerine daha sonra uzun uzun konuşurlardı.

“Hazır mısın Anne? Bugün senin için güzel bir gün. Seni ve şiirlerini elbette çok özleyeceğim ancak gidişin beni mutlu ediyor.”

Kendi yalnızlığının ıssızlığına doğru yol almak üzereydi yine. Kuzguni saçlarını tekrar düzeltti, deli okyanus mavisi gözleriyle odasının penceresinden tekrar baktı ve hastanedekileri düşündü. Ne kadar sessiz ve savunmasızdılar. Hastaların dörtte biriyle ancak konuşabilmişti. Konuştuklarının çoğu ömrünün yarısını bu durumdan muzdarip geçirecekti ancak hiçbirinin bu durumdan şikayetçi olmaması onu rahatsız eden şeylerden birisiydi.

Kendisine hiçbir şey katmayan bu bekleme tankından ayrıldığı için iyi hissediyordu, uykuyla dinlemeyecek kadar yorgundu. Hastanenin girişindeki danışmadan eşyalarını aldı.

“Anne!”

Sesin geldiği yönde doğru yüzünde tebessümle döndü.

“Beklettiğim için özür dilerim. Bugün senin için güzel bir gün. İyi olduğunu ve daha da iyi olacağını biliyorum. Sakın yazmaktan vazgeçme. Yeni şiirlerini okumayı sabırsızlıkla bekleyeceğim. Bol bol yaz. Şimdi hoş çakal.”

“Her şey için teşekkür ederim doktor. Beni dinlediğiniz ve teşvik ettiğiniz için de.”

Kış bir önceki yıldan daha sertti. Biraz hava almak ve yürümek için iki sokak önce inmişti taksiden. Koşar adımlarla evine doğru yaklaştıkça heyecanı da artıyordu. Birkaç ay ayrı kalmak ona birkaç yıl gibi gelmişti. Evinin kapısına yaklaşınca derin bir “oh” çekti ve kendini içeri attı. Bir iki dakika kapı girişinde evinin kokusunu içine çekerek öylece bekledi. Her şey bıraktığı gibiydi. Tek tek odaları gezdikten sonra çalışma odasına girdi. Rüzgârın sesi ahşap pencerelerden soğukla birlikte içeri sızıyordu. Aylardır hasretini çektiği, üzerinde bir kısmı sigara yanıklarıyla dolu, sararmış kağıtlarının bulunduğu ceviz masasına yaklaştı. Hepsine küçük bir çocuğun başını okşarcasına usulca tek tek dokundu. Yeni bir yalnızlığa daha ve içinde delilik dolu sayfalara sessizce “merhaba” dedi. Saatlerce, aylar öncesinde yazdıklarını ve iliştirilmiş notları okuyup durdu.

Gecenin siyahisini yaran ilk ışıklar puslu camlardan içeri dolarken, gözlerinden süzülerek yüreğini kamaştırdı. Kırmızı, üzerinde altın renkli Urartu desenleri olan ipek örtüyü üzerinden usulca çekti. İlk selamını güneşe verdi. “Günaydın’’.

Güneş hüzmeleri gözlerine oyunlar yapıyordu. Gözlerini tamamen ona teslim etti. Aslında hiç sevmezdi kışın açan güneşi. Aldatıcıydı, önce ısıtır ama sonra ayazı yakardı.

“İnsanlarda kış güneşi gibi değiller mi?” diye yine kendi kendi konuşarak, elini komidinin üzerinde gezdirdi. Hali hazırda hep baş ucunda bulunan sedef işlemeli kemik tokası ile kuzguni saçlarını gelişi güzel topladı. İçinde gittikçe büyüyen, içten içe kemiren duygu ile ağır adımlarla pencereye yöneldi.

Gözü dut ağacına ilişti.

“Gölgesi nasıl da serinletiyor minik minik uçuşan sinekleri. Aşkın kanı bulaşmış da, kızartmış, karartmış beyazlarını. Salkım salkım aşk kokan dut ağaçları, şimdi ne kadar çıplak ne kadar renksiz…”

Birden ne kadar çıplak olduğunu düşündü. Hele Sylvia gittikten sonra tamamen yalnız kalmıştı.

“Dut ağacının üzerindeki ipek böceği gibiyim.” diye geçirdi içinden.

“İpek böceği de küçücük mini minnacık değil mi?

Gece gündüz durmadan kozasını sarıp da hapsetmez miydi kendini?

Sarıp sarmalayıp, görünmek istemeyen kendisi değil miydi?

Şimdi kozasını yırtan rengarenk bir kelebek gibi miyim?’’

Gülümsedi. İçinde var olan şey neden bu denli özlenirdi?

“Acaba kelebekler de dutlardan mı alırdı renklerini?”

Aslında bu sevdiği mevsim değildi ama güneşe yaklaşmanın huzurunu hissetti.

Birden burnuna kokusu geldi. Kokusu güzeldi. O koku işte! Sabahın ilk ışıkları ile odaya dolan koku. Aylardır geceden kurmayı özlediği kahvenin kokusuydu. Hazırdı. Bir sigara yaktı ve kahvenin kokusunu içine çekerek;

“Gök kubbeye zikreden ağaçlara, dallarına tutunan yapraklara ve yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün Tanrı’ya inat bir öykü yazacağım.” diyerek masasının başına geçti.

Masasını, gıcırdayan sandalyesini, sigara küllerinden kararmış kağıtlarını, ucu kemirilmiş kalemlerini ne kadar çok özlediğini düşünerek, penceresinden saatlerce dışarıda cılız cılız yağan karı seyretti. Kar taneleri gibi uçuşuyordu düşünceler zihninde. Yıllardır bekliyordu. Yıllardır rahat bir nefes alabilmek için; anlaşılmayı bekledi, kızını bekledi, mutluluğu, huzuru, ayılığı, özgürlüğü, kadın olmanın değerini, loş ışıkta ölümü bile bekledi ama hiçbiri gelmedi.

“Gökyüzünü çekiştiren kar taneleri…”diye fısıldadı ve aylardır uzak kaldığı kalemini eline aldı.

“Eteğimi çekiştiren bir çocuk gibi çekiştiriyor ruhum bedenimi… Düşüncelerimi seviyorum ama hayatıma daha fazla heyecan katamıyorlar artık. Yıllardır erkek egemen toplumun kadınlar üzerinde kurduğu baskıya, yalnızlık duygusuna, kürtajın acısından anneliğin şefkatine, şiddet mağdurluğundan ezilenlerin iç dünyasına, terk edilmenin acısından aşkın göz kamaştıran ışığına kadar içimde fırtınalar koparan bu vazgeçilmez arzu ile savaşıyorum ve belki de en kötü yanı beyhude bir çaba olduğunu söyleyen kalbi çürümüş ruhu kokuşmuş bir yığın insanla… Ancak delilikten başka hiçbir şey başaramadım ve artık zor tutuyorum içimde zincirlere vurduğum beni”…

Gün yavaş yavaş solmaya başlamıştı. Gökyüzü kıpkırmızı olmuş, kar şiddetini arttırıp tipiye dönmüştü. Evin içi iyice soğumuştu. Yerinden doğruldu. Önce sobaya birkaç odun atıp, mumları yaktı. Bir kadeh şarap koydu ve tekrar masasının başına geçti.

Hayatın ağır yükü uyuşmuş kollarında, belki bir annenin göğüslerinde artık dik bile tutamadığı başında kar taneleri gibi birikmişti. Hayatın bu acımasız kollarında, bu koyu, karanlık, sahte kalabalıklar içinde en başından beri yapayalnızdı. Bu yalnızlık içinde öksüz gönlünü teselli edebilecek hiçbir şeyin kalmadığını biliyordu artık.

Şarabını yudumlayıp, sigarasını iyice içine çekti ve yazmaya devam etti.

“Aslında her şey aydınlıktan sıyrılıp karanlığa koştuğumuzda, kendi iç sesimize kulak verdiğimizde başlıyor. Üzerimizdeki ne idüğü belirsiz düşüncelerden kurtulup, kendimizi boşluğa savurduğumızda oluyor. Sur’a üfleyip, tüm melekleri azat, ecinnileri de davet edip hepsinin birlikte dans etmesine müsaade ettiğimizde başlıyor. Kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi hayatın acıları saklayan köşelerini ihmal etmeden geniş bulvarlarda koşmaya cesaret ettiğimizde başlıyor.”

“Ölüm düşündüğümden daha basitmiş.

Hayatın seni iyi ve bütün ettiği gün

Cadıların günahkâr ruhumu almasına izin verdim.

Ölü gibi davrandım

Ta ki beyaz adamlar zehri çıkarıncaya kadar,

Beni kolsuz bırakıp konuşan kutuların

Ve elektrik yatağının zırvalarında yıkayana kadar.

O oteldeki gizli ütüyü görmek için güldüm.

Bugün sarı yapraklar soluyor.

Bana nereye gittiklerini soruyorsun.

Ben de diyorum ki bugün kendisine güvendi, ya da bugün sadece düştü.”*

Kalbimin isyanı dinsin diye aklımı kanatıp durdum ve sürekli acıyı emen gecelerde düşlerimi düşük yapıp durdum. Dönüşü olmayan kirlenmiş ruhların göğe sızıp; Tanrı’yı ele geçirdiği ve umut tünellerinin iyice karardığı bu gök, bir mazot gibi genzimi yakıyor artık ve nefes alamıyorum.Duygularımı kendi ellerimle gömme düşüncesi çok acı veriyor ancak aklım ve ruhum bu yalnızlığı taşıyamıyor.

Ahh hayat! Tarifi yok ıstırabını anlatmamın

pimini çektim ruhumun, kıskaçlarının arasında emip duruyorum acıları

panzehiri yok ölümden başka

izi kalıyor tüm yaşanılanların

her gün biraz daha

ölüyorum karanlığında…

Yeminler olsun bir daha böyle ölmeyeceğim desem de hep en başa dönüyorum. Bu sefer ölümün kucağında ayrılık olmayacak. Söz.

Yaprağın üzerindeki ipek böceğine söz. Bugün bir öykü yazacağım…

*Anne Sexton / “Çifte Görüntü” (The Double Image)

Aylin Tamakan Nergiz

KİLTABLET ÖYKÜ FANZiN / Kasım 2021 “Yazarlar ve İntiharlar”

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Yahya Kemal Beyatlı

Anısına Sevgi ve Saygıyla…

SESSİZ GEMi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Yahya Kemal Beyatlı

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Cahit Sıtkı Tarancı

DESEM Kİ

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır

Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini

Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim

Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için,

Hava kadar lazım,

Ekmek kadar mübarek,

Su gibi aziz bir şeysin;

Nimettensin, nimettensin.

Desem ki…

İnan bana sevgilim inan

Evimde şenliksin, bahçemde bahar;

Ve soframda en eski şarap.

Ben sende yaşıyorum,

Sen bende hüküm sürmektesin.

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,

Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.

Günlerden sonra bir gün,

Şayet sesimi fark edemezsen

Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme müsterih ol

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum

Cahit Sıtkı Tarancı

Anısına Sevgi ve Saygıyla / Edgar Allan Poe

Alnına konsun bu öpüş

Ve,şimdi senden ayrılırken,

İtiraf edeyim ki

Günlerimi bir düş

Sayarken yanılmıyorsun;

Ama, umut gitmişse uzaklara

Bir gece ya da bir gün

Bir görüntüde ya da bir şeyde olmaksızın

Fark eder mi bu yüzden?

Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz

Yalnızca bir düşün içinde bir düş.

Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının

Haykırışları içinde duruyorum:

Ve altın kum taneleri tutuyorum avucumda

Ne kadar az! Ama nasıl da

Süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlere

Ben ağlarken, ben ağlarken!

Ah Tanrım! Daha sıkı

Tutamaz mıyım onları?

Ah Tanrım! Tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız dalgadan?

Bir düşün içinde bir düş mü

Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?

Edgar Allan Poe

Anısına Sevgi ve Saygıyla/ CAN YÜCEL

BAHARLA ÖLÜM KONUŞMALARI

I
Memelerim koparıyor
Yüzyıl süren bir yalnızlık
dile gelmişçesine
Nasıl nasıl bir sevinç yarabbi!
Ve ağrıya
ağrıya tabi,
ağraya
ağraya ağbi…
Nakkaş Tepe de ancak
bezmimize böyle gelmiştir
Gelincikleri ve Nazım Hikmet’leriyle
Yerbilimsel bir hapisten sonraII
İçimdeki karanlığı patlatacağım
Zifiri bir su akacak
kamışımdan toprağa
Bir kedi yavrulayacak
köpek dişli bir kedi
Ve böğürtlenler köpürecek ağzından
Yedikçe
kendi
kendini
mayhoş
Ya da Posta Nazırı dedemden kalma
Mors’un en morundan bir karga
Konacak karşıki direğin doruğuna
Düşmanlarım öyle doldurmuşlar ki onu
Ne kadar taşlasan boş
oynamıyor yerinden
Ben kargadan korkmam ama
bunun gözleri baykuş
Ve tüyleri güngörmedik deniz dipleri kadar ıslak
Ve ötüyor
ötüyor
ötecek
Beni ışığa bağlayan
(Bağlayın beni ışığa!
Gerin telleri gerin!)
beni ışığa bağlayan
o gelin telleri
o gelin telleri
kopuncaya dek…
Akpembe bahar yelkenleriyle
Güneşin rüzgarına gerilmiş
bir badem ağacı gibi…
İçimdeki karanlığı patlatacağım
Ve beynimin en ölümcül yaşlarıyla
ağlaya
ağlaya
Yepyeni bir insan
pırıl pırıl bir can
bitecek toprağa…

CAN YÜCEL

Anısına Sevgi ve Saygıyla🙏🏻 / Şemseddin Sami Frasheri…

Fitnat Hanım ise Talat Bey’e darılmamıştı.
Hiç insan kendi ruhuna darılır mıydı?

Şemseddin Sami Frasheri

(1879 yılında Latin esaslı Arnavut alfabesini ve 1887 de Arnavutçanın Dilbilgisini (gramerini) oluşturan ve yazan Şemsettin Sami Frasheri, aslen Arnavut olduğu halde, Türkçülüğe ve Türkçeciliğe büyük yararları bulunmuştur.54 yıllık yaşamında 54 değerli yapıt veren Ş.Sami (1850-1904), kimsenin ”Türk” ve ”Türkçü” demeğe cesaret edemediği Sultan II. Abdülhamit döneminde ”Kamus-u Türki”yi (Türçe Sözlüğü) yayımlamağa muvaffak oldu.

O dönemde nice Türk aydınları, ”Türk” adını ve sıfatını kullanamıyordu, örneğin: Lugat-ı Osmani…vb. diyorlarlardı.Oysa Şemsettin Sami, katı Abdülhamiti ikna ederek ”Kamus-u Turk” (Türkçe Sözlük) adlı şaheseri basabildi.
Şemseddin Sami: ”Osmanlı kavim, millet adı değil, kabile-aile -sülale adıdır…
Biz ise Türküz, Türk milletindeyiz. ”Osmanlı” ancak Sultan sülalesi için kullanabilir…”diyordu.)

Yeni Bir Blog…

Yazılarını ve şiirlerini beğenerek okuduğum, çok güçlü bir yazar ve blog ile tanışmanızı isterim. 🙂

Benim Faust!

Ben senin Faust’un, gece meşinbir top hızı

fiillere takılan ve örümcek ağları ören

rüya vesaire

-Küçük belleklerde karıştırdım harflerin yerini

                          Halayık çok güzel bir kadın kadar (belki de değildir) Kürt’tü                           

heeey sen, oradaki kurşun kalem, heey sen:

            doğ(r)udaki hitap

            anlamdaki tereddüt

            yoldaki serap

            çöldeki yırtık tayt

Isı değişimi kendinle arandaki, kendinle başka, insanlarla başka, dünya kadar eski, yeni, körpe, ihtiyar. 

benim Faust, Faust benim! (Tuuu sana*)

Ben sizi provakatif bulmuyorum

sineklerden ordular kurduğunuzdan

düzenli ve sivri

Çünkü şair ikiye ayrılır:

1- Cenabülrabbülalemin

2- Şirkler ve Kürtler

ben sizi bulmuyorum, nedense bulamıyorum

Çünkü çok uzakta kaplanların nesli tükeniyor çocuk yaşta

Çünkü çok uzakta ağaçlar utançlarından bu kadar bahar

Çünkü çok uzakta sual oldu: “yeni bir iddiaya daha var mısın?”

Çünkü çok uzakta gelmeyi açık ara seven biriyim, 

evimde atların efendisi

çünkü,

serserileri altılı oynar ve Allah’a el açar

çünkü Allah’ın perdesi avamadır 

ve dolunaydan huzursuz olurum, sevişmiyorsam, içmiyorsam

SEN DİLİNE KÜRTÇE SÜRMEYİ DENE, gecede değil, o saatte daktilo sesleri, cep telefonunda Jimi Hendrix, fesbuka tivitırdan ve karanlıktan hediye paketi ve Taksim’de Bandista: haydi barikata haydi barikata haydi barikata haydi barikata 

ekmek kadar                      özgürlük için

ya da 

yan yan yan yan be Babilon

Benim (ses     siz) Faust!

hepinizi tepeleyeceğim

hey sen oradaki kurşun kalem

hey sen.

*Faust, Goethe, Çev: İsmet Zeki Eyuboğlu

Ali Aydemir

http://www.sineklerinistahi.com