Yer yatağı Hikayeleri…

İskarpinlerim sıkıyor …*

Kıpkırmızı oldu dudaklarım

Zonkluyorlar, dokunsan düşecek yaprakları

Uyku da tutmuyor

Yatak küçüldükçe iniltiler yükseliyor satır aralarımda

İniltiler yükseldikçe de küçülüyor yatak

Yer yatağı alalım AŞKIM!

Buğulu bardaklardan taşmaya başlıyor yoncamın gözyaşları

Belki ucuz bir meyhane bulabilir şarabı sıcak içeriz…

Bak …*!

Tanrı şiir yazıyor ikimizin üzerine

Ben göğün tavında döverken sözcükleri

Kalemi seninle birlikte tutuyor çoğu zaman

Bastıra bastıra yazıyorsun ya o anlarda

Kıskanmıyorum işte o zaman Tanrı’yı…

Ellerin daha ne kadar kalacak kalçalarımın üzerinde

Ateşli bir sıtma halinde inlerken bedenim

Aşınmaktan yorgun göktaşların yakıyor dilimi

Bir dalı kanatıyorum tırnaklarımla ve

Ağzı açılmamış bir güle dokunduğunu unutuyorsun

Taburcu et artık kalçalarımı

Acil de bekleyen ağaçları budamalıyız artık…

Ah! Şu küçük tepeler

Nasılda dans ediyorlar salına salına yukarı aşağa

Müziğe eşlik edemeyecek kadar da dolu ağzım şu an üstelik

Hesaba katmadığım bir doluluk bu

Pamukları da toplamadık hala

Koyunları da kırpmadık

Kazan kaynıyor …* biraz odun toplamalı

Tepenin aşağısındaki kuyuya inelim mi?

Sirenleri duyuyor musun …*?

Uzun uzun çalan sirenler

Ağzımda ki dolulukla eş değer

Dağ da çıkan yangın için olmalı

Yoksa ocakta unuttuğum yemek olmasın

Beni öpmeyi de unuttun üstelik

Ahh …*!

Dedim ben sana peynirin sosunu çok kaçırma

Şarap ta dökülüverdi şimdi etimin üzerine

Ensem nasıl da zonkluyor hissediyor musun?

Yaklaştır dudaklarını ama değdirme

Hepsi bu sökülmüş kaldırım taşları yüzünden

Kargaların ayakları da takılıp duruyor bu vakitlerde

Peynirleri kargalara ver …*

Söyle! Hangi ışıkla varayım üzerine ?

Ağdalaşıyor dudakların dudaklarımda iyice

Takılıp sıkışıyor ayağım ve sen saçlarımdan tutmuyorsun

Bozgun başaklara karışıyor rengim sonra

Hayır hayır! Başaklara bakarım ben amma velakin

Bir avuç tohum döller toprağı bence

Tamam tamam bir tutam da yeter bize

Tarla almasak mı?

O parayı hapishanedeki çocuklara saysak

Hem ısırgan otu dikeriz biraz da, dişlerinin arasında kalanlardan

Geri kalanını da ben nadasa bıraktıkça sen sürersin

Olmaz mı?

Bacağımı kurtarmalıyım kütüğü kaldırır mısın?

Yatak da kayıyor zaten altımdan

Hayır hayır geri çekilme

Ama bacağımı kurtaralım

Te lutem** …*!

Hadi gölgenin aşağısına doğru gel!

Şafak sökülüyor çeşmelerden

Yatağı tut!

Uzak bir köy evinin bacasından tütelim

Yer yatağı olmadan gitmez bu dizeler…

Aylin Tamakan

*Dudaklarımın ucunda takılı kalıyor AD’ın

yazamıyorum…

** Lütfen

Yeni Bir Blog…

Yazılarını ve şiirlerini beğenerek okuduğum, çok güçlü bir yazar ve blog ile tanışmanızı isterim. 🙂

Benim Faust!

Ben senin Faust’un, gece meşinbir top hızı

fiillere takılan ve örümcek ağları ören

rüya vesaire

-Küçük belleklerde karıştırdım harflerin yerini

                          Halayık çok güzel bir kadın kadar (belki de değildir) Kürt’tü                           

heeey sen, oradaki kurşun kalem, heey sen:

            doğ(r)udaki hitap

            anlamdaki tereddüt

            yoldaki serap

            çöldeki yırtık tayt

Isı değişimi kendinle arandaki, kendinle başka, insanlarla başka, dünya kadar eski, yeni, körpe, ihtiyar. 

benim Faust, Faust benim! (Tuuu sana*)

Ben sizi provakatif bulmuyorum

sineklerden ordular kurduğunuzdan

düzenli ve sivri

Çünkü şair ikiye ayrılır:

1- Cenabülrabbülalemin

2- Şirkler ve Kürtler

ben sizi bulmuyorum, nedense bulamıyorum

Çünkü çok uzakta kaplanların nesli tükeniyor çocuk yaşta

Çünkü çok uzakta ağaçlar utançlarından bu kadar bahar

Çünkü çok uzakta sual oldu: “yeni bir iddiaya daha var mısın?”

Çünkü çok uzakta gelmeyi açık ara seven biriyim, 

evimde atların efendisi

çünkü,

serserileri altılı oynar ve Allah’a el açar

çünkü Allah’ın perdesi avamadır 

ve dolunaydan huzursuz olurum, sevişmiyorsam, içmiyorsam

SEN DİLİNE KÜRTÇE SÜRMEYİ DENE, gecede değil, o saatte daktilo sesleri, cep telefonunda Jimi Hendrix, fesbuka tivitırdan ve karanlıktan hediye paketi ve Taksim’de Bandista: haydi barikata haydi barikata haydi barikata haydi barikata 

ekmek kadar                      özgürlük için

ya da 

yan yan yan yan be Babilon

Benim (ses     siz) Faust!

hepinizi tepeleyeceğim

hey sen oradaki kurşun kalem

hey sen.

*Faust, Goethe, Çev: İsmet Zeki Eyuboğlu

Ali Aydemir

www.sineklerinistahi.com

Kurgulanmış Mutluluklar…

Doğarsın.

Dünyaya vardığında ki o kulak yırtan çığlıkların isyanın başlangıcıdır aslında. Yaşayacağın mutlulukların ve üzüntülerin depozitosudur o ilk çığlıkların.

Mutluluk getirmişsinsdir önce ailene, sonrasın da hayatına girecek ve mutluluğu vereceğin yüzlerce insana. Herkes ne kadar mutlu ve umutludur dünyaya gelmiş olmanla, çok minnoş bir durum.

İlk sustuğun, sessizliğini sağladığın an da başlar üzerine dilek çaputları bağlanmaya. Biri annesine benziyor der, diğeri yok yok babaya. Zaman geçer aynı babası gibi uyuyor kesin mühendis olacak der kimi, kimi yok yok gözleri aynı annesi hem mıkır mıkır hiç susmuyor avukat olur bu. Oysa ki gayet normal bir durumdur bir bebeğin aile fertlerine benzemesi. Sevmeyi bilmiyoruz biz, gerçekten nedensiz sevebilmeyi bilmiyoruz…

Büyürsün.

Hayatın gerçekleri ve mutlu etmek zorunda olduğun insanlarla tanışmaya başlarsın. Sen büyüdükçe üzerine çaput bağlanmaya devam edilir. Üstelik bunu ilk yapanlarda seni dünyaya getiren ilk limanına sığındığın ailendir. Ama onlar aslında senin iyiliğini istiyorlardır ya da mutlu olmanı, öyle değil mi? İlkinden hiç şüphem yok çünkü insan sevdiklerinin hep iyiliğini ister. Ama mutlu olmanı istemeleri yada nasıl mutlu olacağını senin adına seçmek istemeleri/seçmeleri?

Mutlu olabilmen için en başından beri herşey kurgulanmıştır aslında. İyi bir insan olmalısın, iyi okumalısın, iyi bir üniversite bitirmelisin yada ev işlerini iyi bilmelisin, iyi bir iş sahibi olmalısın, iyi arkadaşlara sahip olmalısın, toplumun getirdiği düzene iyi bir şekilde uyup ona göre yaşamalısın. Zaten doğduğun an adının kulağına söylenmesi ile başlar aslında söylenecekler ve sonra söylenir de söylenir.

Önce ailen anlatır sana hayatın kurallarını yaşamın gerekliliklerini sonra okulda öğretmenlerin aktarır o engin bilgilerini ve anlatır öğretirler sana ellerinden geldiğince. Sen de başarılarınla gururlandırırsın onları yada başarısızlıklarınla daha da katlana katlana anlatmalarına neden olursun. Başarışılıysan mutlusundur çünkü. Ayrıca herkes başarıyı konuşurda kimse başarısız olanları konuşmak istemez yada neden başarısız olduklarını anlamak istemez, bu da ayrı bir mevzudur. Çünkü söz konusu onların mutluluğudur. (Arkeoloji okumak isteyen birinin işletme okuması yada okuyamaması ve başarısızlıkları gibi gibi)

Ama kimsenin aklına gökyüzündeki yıldızları sana göstermek gelmez. Ya da güneşin her dibe vurup battığında yeniden yükseleceğini, gecenin karasını üzerinden silkeleyip tekrar nasıl doğacağını anlatmaz.

Toplum düzenine uygun, ahlak kurallarına bağlı yaşıyıp başarılı olduğun sürece güneş hep oradadır ve böylelikle onlar da mutlu.

Sonra daha da büyürsün. Hayatının her basamağını birilerini memnun etmek ve mutlu etmek çabası ile yürürsün. Önce aileni, sonra öğretmenlerini, sonra arkadaşlarını mutlu etmeye çalışır durursun. Sonra iyi veya kötü bir iş sahibi olursun ve patronunu, işverenini yada çalışanını mutlu etmeye başlarsın. Sonra biraz daha büyürsün mutluluğa dair içinde en büyük umut ve heyecan olan, limanında az da olsa dinleneceğini umut ettiğin karını/kocanı, sevgilini, eşini memnun mutlu etmeye çalışırsın. Olur da şanslı isen mutlu ederken mutluluğu bu mecra da yakalarsın, aa yok burada da çaput bağlanmaya devam ediliyorsa işte o vakit tüm bu çaputların seni ne kadar ağırlaştırdığını anlamaya başlarsın. Sonra bambaşka bir dünyaya açılır çocuğunu mutlu etmeye çalışır – bu basamakları her tırmandığında bu çaputların ağırlığını farkedebilmişsen işte o zaman çocuğunun gerçekten nasıl mutlu olacağını bilir ve onun üzerine çaput bağlanmasına asla izin vermezsin- onun için debelenir durursun.

Tüm bu insanları mutlu ederken, hasbel kader şanslı isen arada bir kaç mutlulukta sen yaşarsın. Elbette ki insanları mutlu etmek en güzel duygulardan biridir ancak onların mutluluklarınla mutlu olabilmektir güzel olanı. Amma velakin herkes mutlu ettiğin için hem mutludurlar hem de gayet gururlu.

Ama derinlerinde içten içe köpüren şeyler vardır. Sorgularsın, zaman zaman sorarsın kendine içten içe “Mutlu muyum?” diye.

Sonra her defasında o içinde ki sesi bastırıp boğarsın , başını koyduğun o yastığın altında boğarsın…

….aslında onlar seni boğar durur da sen yastığa kızarsın.

Sonra dağlara çıkar, avazın çıktığı kadar bağıra bağıra üzerindeki çaputları fırlatır atarsın…

Sonra?

Sonrası depozitoyu yakar kendi mutluluğuna taşınırsın…

A.Tamakan

KARANLIK…

Gece yarısı olmak üzereydi. Saatine baktı ve bir sigara yaktı. Kağıtları masanın üzerine tekrar döküp kontrol etti. Liste bir hayli uzun ve bir o kadar da karışmıştı, olmadık şeyler ekleniyor, her yerinden bir ok ile genişliyordu. Bir an önce temize geçmeliydi, yarın sabah ilk işim bu olmalı diye düşündü. O anda mesaj geldi.

– Bebeğim, hazır mısın? İki dakika içinde oradayım.

– Hazırım, iki dakikaya sendeyim.

Sigarasını söndürdü, kağıtları apar topar çantasına yerleştirdi, çantasını kontrol etti, her şey tamam dedi kendi kendine ve kapıya doğru yöneldi.

Botlarını bağlarken bağcığın ucundaki metal elini kurşun gibi sıyırdı. Bir an da o sızlatan acıyla akacak kan damarda durmaz diye sızlanırken içinden yine o bilindik sesle irkildi. Boynundaki fulara elini silip bastırdıktan sonra hızlı adımlarla çıktı.

Tam o sırada Barış yaklaştı. Arabanın kapısını açarken eline baktı ve sonra gökyüzüne. Ay gökyüzünde görünmediği zamanlarda kendini hep huzursuz hissederdi.

– Naber tatlım?

Barış’ın o gözlerinde ki alev her defasında bir başka yakar bir başka gülümsetirdi onu. İdealleri doğrultusunda enerjik, cesur, atılgan ve heyecanlı bir adamdı Barış. Ama en çok meydan okuyan bakışlarına ve asiliğine aşıktı Arja.

Gözlerinin içine bakarak dudaklarına ufak bir öpücük kondurdu ; – “Şimdi daha iyiyim” dedi.

Araba da yine o en çok sevdiği çalan şarkıya eşlik ederken bir anda durdu. Müziğin sesini yükseltti ve hızla çantasından kalem kağıt çıkararak bir şeyler karaladı. Barış “ne o tatlım ….. ” diye daha sözlerini bitirmeden Arya o iri gözlerini iyice açıp, elini dudaklarına götürüp sus işareti yaptı. Elindeki notu göstererek parmaklarını tekrar dudaklarına götürdü ve yavaşça kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı.

Barış biraz tedirgin ve olmamasını umut ederek durmak için yer arıyordu. Bir anda gidecekleri yönün istikametini değiştirdi, ne kadar doğru yapıp yapmadığını bilmiyordu ama böyle de zaman kaybettiği için içten içe küfür etmeye başlamıştı.

Barış durduğunda Arya hızla indi bagaj kısmına geçti kapak açılır açılmaz Barış’ın

” hassiktir” demesiyle, adam silahına davrandığı anda Barış’ın adamın kafasını tutup bagajın kapağına vurması bir oldu. Arya yanılmış olmayı çok isterdim diye geçirdi içinden, en azından şu an için. Çünkü geç kalıyorlardı ve bir gece demek bir çok şeyin aksaması demekti.

Barış adamı arabadan yaka paka çıkartıp, boğazına yapışıp onlarca kez sorduktan sonra biliyor olmasına rağmen cevabı alamayınca adamın elini kolunu bağlayıp arabaya bindirdiler. Bütün plan değişmişti ve Arya nereye gideceklerini tahmin ediyordu. Aslında uzun zamandır oraya gitmedikleri için memnundu ama belli ki bu gece istikamet Dark House’du. Dark House, şeytanın bile aklına gelmeyecek kara çam ağaçlarıyla kaplı, birbirine bağlı iki çıkmaz yoldan oluşan bir dağın yamacındaydı. Bunca şeye rağmen oranın bu şekilde saklı kalabilmesine hala anlam veremiyordu. Onun için bir görünen bir kaybolan bir nevi hayalet evdi burası. Yaklaştıkça Arya’nın kalp atışları arabanın motoru ile yarış edercesine hızlanıyordu. Arya, Barış’ın gözlerine hayır der gibi bakmasıyla Barış’ın dudaklarının arasında yanan sigarası ile kafasını sola doğru çevirip “haydi, in artık” demesi bir oldu.

Bu kocaman demir kapıya her yaklaştığında kendini küçüldükçe küçülüyor ve toprağın onu içine doğru çektiğini hisediyordu.

Küçük bir oda, dört duvarı siyahla kaplanmış, penceresiz ve rutubetli. Kapıdan girdikten sonra sol tarafta duvarın tam ortasına monte edilmiş siyah kadife kaplı bir sandalye vardı. Bu odaya her girdiğinde Arya’nın odayı aydınlatacak kadar rengi atıyor ve soluyordu.

Odadan çıktıklarında ” Yine mi hissettin amk, nasıl anladın?” dedi Barış.

– Hayır, hapşırdığını duydum.” dedi Arya.

Yıllardır o kadar çok “sende hiç kulak yok tatlım” demişti ki Barış, son bir kaç senedir tilki uykusunu bile öğrenir olmuştu.

Arya, Barış’ın kapıyı kapatıp kilitlemesinden sonra yine bir süre orada öylece durup aynı şeyi hissetti.

Karanlık! Bir insanı bir sandalyeye bağlı aç susuz bırakmak acımasızca olabilir ama bir insanı kör bir karanlığın içinde bırakmak çok daha korkunç bir şey. Günlerce sonsuz bir karanlıkta kalmak, gece gün kavramının silinmesi ve vücudun tepkilerini kaybetmesi… Sonsuz karanlık içinde tezgahtan düşen bir portakal gibi büyük bir boşlukta günlerce yuvarlanmak… Karanlık…!

Arya, beyninde esen bu fırtınanın içinde üşürken;

“İnsanların hayatını karartanları, karanlıkla cezalandırmak bence gayet adilane” dedi Barış.

A.Tamakan

PEGASUS…

Gece bastı yine,

üzerimde bir ağırlık bir huysuzluk

pencereyi açtım

tatsız tutsuz bir boşluk.

Odun kokusu sarmış her yanı

bir tarafta da nefesimde tuttuğum hayallerin yanığı.

Oysa ki kaftanlarımı harlamıştım, kendime ait olmayan yalanları…

Ama bir çığ gibi büyüyen, büyüdükçe boşluğa düşen, dönüp dolaşıp boşlukta yakalamaya çalıştığım hayallerimi yakmışım yine.

Yaramaz bir kaç hayalet mesken tutmuş geceyi,

haydi gel sende katıl der gibi dört dönüyor başımın üzerinde.

Ne kadar çıplak bu gece gökyüzü,

ne kadar göz alıcı nü’sü.

Görmezden geliyorum parlayan bir kaç yıldızın şımarıklığını,

ana’dan üryan karşımda duran gecede…

Bizler de… Ben de diyorum…

Gece kadar çıplak kalmalıyız belki de,

kalbimizin nü’sü gece gibi olmalı.

Ana’dan üryan geliyoruz oysa ki,

ancak daha doğduğumuz an da giydirilmeye

başlanıyor her şey üzerimize.

Kendi zevklerine göre, kendi bildikleri, kendi biçtikleri şekilde.

Oysa ki gece sadece misafir ediyor Ay’ı, yıldızları,

ne kadar yalın ne kadar sade.

Kurallarını işliyorlar ince ince tüm kuytularımıza, kurallarıyla dolduruyorlar avuç içlerimizin boşluklarını…

Kendi görmek istediklerini yaratmak için hamur gibi bozup bozup şekil vermeye çalışıyorlar. Kendi sanat eserlerini yaratma çabasında her biri. Oysa en büyük sanat sadece yaşamaktır ayrı ayrı ama bir bütünde. Ana’dan üryan yaşamak hayatın her sokağında her bir köşesinde.

Mesela, siyah seviyorum ama onlar rengarenk daha çok yakışır diyorlar. En iyi besteleri önüme seriyorlar ama ben kendi şarkımı söylemek istiyorum. Kargaları da çok seviyorum ayrıca ama gülüp geçiyorlar. Bülbüle övgüler, karga hep tu kaka,

bülbül altın kafese, karga ise çığlıklarıyla hep göklerde.

Bülbül mü daha güzel, karga mı? Bilmem, ikisi de. Ama ben’ce karga.

Sararmış yaprakların ayaklarına yapışıp kalması gibi, kararana dek yapıştıkça yapışıyor, ta ki iyice çürüyüpte içimize işleyinceye dek. İçinde ki fırtınanın gücü bile yetmiyor bazen yürüdükçe kulaklarını çınlatan o çürüklerin hışırtısına…Asi bir rüzgar olduğunda, hemen pencereler kapanıyor, martılar çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor.

Herkes, herkes’den daha iyi biliyor. Ama ben bilmek istiyor muyum?

Benliğim mi ruhuma yoldaş, ruhum mu benliğime?

Ama ruhum da hayallerim de ana’dan üryan uçmalı ben’imde varolduğum bu gök kubede.

Yanık kokusu iyice sindi, pencerede odun isleri

parmak uçlarımda kalmış bir kaç hayalle çiziyorum yine.

Gökyüzüne doğru şahlanmış,

rengarenk bir Pegasus’un üzerindeyim,

hayaletlerle el ele tutuşmuş hayallerim,

yine yakıyorum tüm canavarlarını ……. .

A.Tamakan

MAVİ AĞAÇ… 2

Ahh şu ağaçlar var ya

hani mavi olanları,

Hani o kökleri ile

toprağı yara yara girerek içinde dağılır da

sıkı sıkı sarılır ya,

toprak ta arzını bulaştırır da ona kucaklar ya,

O arz çatlaya çatlaya genişler,

toprak kökleri, kökler sarar toprağı.

Ağaç gövdesinde çıkan dalları farkeder ya

dallarda kendisini saran çiçekleri,

İşte o an

Ağaç aks’ini görür toprakta…

A.Tamakan

MAVİ AĞAÇ…

Ağacın dalına oturmuş

ayaklarını sallaya sallaya yıldızları sayıyorlardı,

her on dakika da bir yeni baştan.

Bir türlü sayıyı tutturamıyorlardı.

Kıvırcık saçlı olan “masallara inanıyor musun? ” dedi

Zaten hep böyle araya girer konuyu da dağıtırdı.

“Yıldızlar kadar değil ama bir tane masal biliyorum”.

“Anlatsana”

“Bir varmış bir yokmuş, Yaseminler diyarında kendi sessizliğinde bir tane kurşun asker varmış. Bu kurşun askerin canı çok sıkılırmış ve dağlara çıkıp yasminlerin arasında tek kalmış olan mavi yapraklı ağacın gövdesine uzanırmış. Ellerini de hep başının altına koyarmış. Uzak diyarlarda ki dağları düşünmeye başlarmış. Orada ki dağlar da bu kadar şanslı mı? Onlarında mavi yapraklı ağaçları var mı? Zaten hep düşünürmüş bazende hiç. O bunları düşünürken uzak diyarların birinde küçük balerin bir kız da kırmızı renkli papatyaların arasında dans eder dururmuş. Bir gün birden çok güçlü masmavi bir rüzgar çıkmış. Balerin bir oraya bir buraya savrulurken rüzgara “lütfen daha da savurma beni ” diye sızlanmış. Rüzgarda olur ama bir şartla, kokunu bana verirsen seni bırakırım. Balerin önce şaşırmış, endişelenmiş. Ancak daha sonra papatyalarına bakıp, tamam al kokumu diye rüzgara kokusunu vermiş, rüzgarda balerin kızı bırakmış. Rüzgar yavaş yavaş uzaklaşarak mağrur mağrur esmeye devam etmiş. Dağları, tepeleri, ovaları aşmış kurşun askerin yanına varmış. Rüzgarın kokusu kendinden önce varmış. Kurşun asker nerden buldun kokumu demiş. Rüzgar da istersen sana verebilirim ama bir şartla. Kurşun asker benliğini saran bu koku için daha dinlemeden kabul etmiş. Bacağının tekini bana verirsen kokumu bu ağaca bırakırım ve kokum sende kalır. Kurşun asker bir an düşünmüş ancak biliyormuş ki tek bacaklı kalması, bu kokuya olan özleminden daha fazla yakamazmış içini. Rüzgar kokusunu salıp oradan da hemen uzaklaşmış. Başka diyarlarda başka kokular, başka başka şeyler almaya. Kurşun asker bir bacağına bir ağaca bakmış. Gönlünü dolduran mavi yapraklı ağacı şimdi de misler gibi aşk kokarmış. Her gün bu ağacın gölgesine gelir sevdiğine sarılırmış.”

“Peki senin ağacın var mı?” dedi kıvırcık saçlı.

“Evet, ama benim ağacım da yıldızlar var. Yaprakları da gözlerinin rengi gibi gece gece kokar”..

A. Tamakan

Hey! Tanışalım mı ben HAYAT…

Hayat, o bir varmış bir yokmuş masallarında ki gibidir. Çoğu zaman mutlu biteceğine inansan da, hayat mutluluktan ibaret olmadığını da zaman zaman sana hatırlatır.

Sen hayatın seyrine dalmış çayını, kahveni, şarabını yudumlarken, dertler ansızın gelir çalar kapını. Hayır, zaman zaman böyle çat kapı gelmesine alışıksındır da; ama gün gelir bir de yanında getirdikleri vardır. Sen daha nedir ne değildir demeden bakmışsın o süzülüp girivermiştir.

Oysa ki sen, ‘’aşinası’’ olduğun müziğin ritminde gökyüzünde dans ederken, yanında getirdiği davetsiz dertler göğünü, göğsünü yerle bir eder. Öyle güçlü öyle beklenmedik bir fırtına eser ki göz gözü görmez olur, kapkara toz bulutu ile kaplanır gökyüzün. Bir anda nefesin kesilir, nefes alamazsın. Göğüs kafesin sıkışır, kalbin daralır hem de öyle bir daralır ki küçüldükçe göğüs kafesini yaracak kadar büyür. Sen daha elini göğsüne götürüp ne olduğunu anlayıncaya kadar diğerleri de karabasan gibi gelir çöker. Fırtına tüm hırçınlığı ile kahkahalar ata ata gününü güneşini, ayını yıldızını, dününü bugününü, seni oradan oraya savurur iken hangisine sarılacağını, hangisini kurtaracağını bilemez bir oraya bir buraya yalpalanırsın. Yetmezmiş gibi bir de o üzerine titrediğin, yeri geldiğinde incinmesin diye bulutlara sarıp sarmaladıkların var ya onları da alır ve sen o toz bulutu içinde iyice nefessiz kalırsın. Ne acıdır gökyüzüne oya gibi ince ince işlediğin, oluk oluk sevgini akıttığın güneşin, ay’ın, yıldızların, senin göğsünü oluk oluk kanla doldurması… Ama baktığında hepsinin illa ki haklı gidişleri vardır dersin de yine konduramaz, kondurmak istemezsin. Öyle ya o gökyüzüne oya gibi ince ince işleyen suçlu hali hazırda zaten sensin. Ne yaptıklarınla, ne de yapamadıklarınla yaranamamışsındır. Ay’ın, güneşin, yıldızların, irili ufaklı gezegenlerin (aşkın, sevgilin, eşin, dostun, akrabaların, alayın), her gece uyumadan önce ‘Allah rahatlık versin’ diye dualarında sakladıkların…Hepsi aynı anda mı diye serzenişte bulunurken, koskoca gök yüzünde nefes olacak bir tane yıldız bulamazsın.

Fırtına öyle bir esmeye devam eder ki içini delip geçmesini geçtim, kemiklerinin aynı anda yana yana kırıldığını hissedersin. Bin bir parçayla içinde şarapnel parçaları gibi dağılan kemiklerin, hayatının tüm eskizlerini de lime lime, paramparça eder. O bir iki damlasında kaçtığın yağmurlar var ya, o yağmurları öyle bir ararsın ki toz duman arasında yanan kemik parçalarını savurup dağıtsa da nefes alsam diye bir damlasına avuçlarını açarsın. Ama yağmur yağmaz, zaman da akmaz… Öyledir, zaman da kusur kalmaz. Bir sarmaşık gibi sarar ve aheste aheste dolanır etrafına. Zaman, zaman dersin. Zaman aheste aheste geçer de ama göğüs kafesinde ki o sıkışma var ya işte o geçmek bilmez. Çölde bir bardak suya hasret sebi gibi, bir alımlık nefese hasret kalırsın ama SABIR dersin.

Göğün yerle bir olmuş, sen nefes almak için debelenirken, bir anda kendini o boşluğa bırakırsın. O muazzam boşlukla tanışırsın. Bir bakmışsın Araf’tasın. Adını bile anmaktan korktuğun yerin sana nefes aldırmasına şaşarsın. Fırtına yerini rüzgara bırakır, toz bulutu yavaş yavaş dağılır ve senin tek yaptığın nefes almaya çalışmaktır. Kocaman derin bir nefes alırsın. Sonra bir nefes daha…İçini acıtarak dolduran o katran karası hava var ya o havanın ciğerlerini yakmasını bile sevmeye başlarsın. Araf, ne büyük, ne karanlık, ne aydınlık, ne soğuk, ne sıcak, ne muazzam bir yer. Muhteşem! Bir alımlık nefes için kalbini elinde defalarca sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmasına bile izin verdiğin ya da katlandığın yer. Soluklanıp, gözlerini açacak kadar nefes aldıktan sonra tüm pişkinliği ile ‘’Hey, tanışalım mı ben HAYAT’’ der o davetsiz dertler. Çünkü darma duman, talan ettiler ya şimdi öyle bir yanaşma hallerindeler. Ama yok, günü birliği bu kadarsa yatılı kalmalarına müsaade edemem. ( Şu birkaç satırda anlattığımdan öyle daha çok şey var ki kendi Araf’ım da,belki bir daha ki sefer koyarım onuda)

Hayat ve ben. İşte şimdi yüz yüzeyiz. Hayat ben, ben hayat. İşte o zaman ilk defa belki de kendinle baş başasındır. Kendi kendinle yüzleşir, kendi kendinle konuşmaya, anlaşmaya başlarsın. Hayır hayır anlamaya değil, anlaşmaya başlarsın. Çünkü o zamana kadar dinliyorum diyipde dinlemediğin o iç sesin var ya sen istesen de istemesen de kendini dinletir sana artık. Öyle şeyler anlatır ki, seni sana öyle çarpar ki, o seni alabora eden fırtına var ya boşuna çarpmamıştır işte o zaman anlarsın göğüs kafesini yara yara çıkanı. O iç sesin var ya, hani tanıdığın bildiğin hatta çok sevdiğin halde kafeslere kapatıp, göğsüne sıkıştırdığın o ses, özgürdür ya artık sitin sene anlatır. Aynen öyle, üstelik bir annenin evladını hem sevip hem dövdüğü gibi anlatır. Bir çarpar, bir sarılır ve sen yine SABIR dersin. Çünkü burası Araf. Bir nefese, bir iç ses. Hayatı anlatır, seni sana anlatır, kalbini, aklını, yaptıklarını, yapamadıklarını tve bundan sonra yapacaklarını….

Anlaşmaya başlarsın, dinlemeyi öğrenirsin, bazen dinledim der geçiştirmeye çalışırsın. Yok, bitti artık ama susturamazsın. O konuşur sen dinlersin ve en güzeli artık gerçekten seversin. Sarılırsın, ağlaya ağlaya, doya doya sarılırsın kendine.

Anlarsın;                                                                                                                                     Aslında marifet hayatın orasını burasını, gelmişini geçmişini kurcalamak değilmiş, marifet hayata teslim olup, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle kederiyle, neşesiyle hüznüyle tüm getirdiklerine amenna diyerek eyvallah çekmekmiş. Her daim her gelene şükredip, bu sınavı hayatla el ele geçmekmiş… Fırtına kopar, güneş kaybolur, ağaçlar yıkılır, dallar kırılır, her şey yıkılır ve her şeyini kaybedersin. Ama bir gün mutlaka her şey başka bir suretle sana geri döner, yeni ağaçlarda yeni çiçekler yeşerir.

Ve öğrendim ki ‘’en güçlü SABIR, değişime direnmemektir.’’

Bulutlar iyice aralanmaya başlar, gök yerine geçer gerilir genişler, güneş tekrar güler ve ağlayan kahkahalarla o nefesi tekrar teneffüs edersin…                                                 Sıcak bir kahve koyarsın ya da bir kadeh şarap, yeni bir melodide hafif hafif ‘’hayatın’’ ritmini tutmaya başlarsın…

‘’Hey, hayat benimle var mısın?’’…

A.Tamakan

Hayat

 

Yabancı

Hava sıcak, güneş pırıl pırıl, gökyüzünde güneşten esmerleşmiş birkaç da bulut.       Vapur görünüyor bembeyaz teniyle ve boğuk boğuk bir öksürükle iyice yaklaşıyor. Denizin iyot kokusunu bastıran yoğun yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Martılar konuyor omuzlarıma, kanatlarından köpük damlayan martılar. Güvertenin kıç tarafına oturuyorum, en sakin en boş orası görünüyor. Yanımda çok fazla insan olsun istemiyorum, düşüncelerime kulak misafiri olmalarını da.                                                   Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Deniz geri geri gitmeye başlıyor. Martılar, vapurla yarış edercesine kanat çırparken, birileri fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Biri gazetesini okurken, dökülen susam parçalarını elliyle ittiriyor. Biri diğerinin gazetesine göz dikmiş, tostunun uzayan kaşarıyla mücadele ediyor. Bir diğeri dalmış uzaklara, kim bilir neler düşünüyor. Kimileri yan gözlerle bakıyorlar birbirlerine. Çaycı çocuk martı gibi süzülüyor güvertenin bir ucundan biri ucuna, tepsideki çay bardakları dans ediyor. Bir hayli uzun zaman oldu aslında. Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

Aslında bir an da tanıyamamıştım belki de. Biliyorum olası olmayan, havada süzülen bir vapur gibi. Ama görmediğim halde tanıyorum. Hiç bakmadığım halde görüyor, uzaklardan gelen bu kokunun tadını biliyorum. Köpüklerin denizle kucaklaşması gibi, sarılabiliyorum ruhuna. Hakkında çok az şey bildiğim belki de hiçbir şey bilmediğim birini nasıl tanıyabilirdim ki? Nasıl bu denli sarpa sarardı dalga denizi? İnsan dokunmadığı halde bu denli hissedebilir mi, sesine dahi dokunamadığı birini?  Bırak dokunmayı göz göze bile gelmediği birini böyle tanıyabilir mi? Ama tanıyorum bu ellleri, bu ellerde ki çizgileri. Yabancısı olmadığım bu soluğu, soluğunun içinde ki nefesimi tanıyorum. Biliyorum bu bedeni, bedenin içinde ki bu gezintiyi. Önce ki hayatımdan biri miydi? Yoksa yine mi çıkıp gelmişti?  Aslında çok iyi tanıdığım ama bir o kadar da yabancı olduğum sen misin, ben mi? Ben, ben de miyim, ben sen de miyim? Vapur denizi yara yara gidiyor, dalgalar vapura inat çarpıyor. Kalbime dolanı, aklım almıyor.

Güverte de martı sesleri yükseliyor, iskele görünüyor. Vapur yavaşladıkça, duygularım hızlanıyor. Hangi iskeleye yanaştığının hiçbir önemi yok, rüzgarın saçlarımı dağıtmasının da. Martılar elimden tutuyor inerken, yine o yosun kokusu ciğerlerimi yakıyor. Kalbimin hızlı adımlarının aksine yürüyorum yavaş adımlarla.                                 Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı…

A.Tamakan

Vapur