PEGASUS…

Gece bastı yine,

üzerimde bir ağırlık bir huysuzluk

pencereyi açtım

tatsız tutsuz bir boşluk.

Odun kokusu sarmış her yanı

bir tarafta da nefesimde tuttuğum hayallerin yanığı.

Oysa ki kaftanlarımı harlamıştım, kendime ait olmayan yalanları…

Ama bir çığ gibi büyüyen, büyüdükçe boşluğa düşen, dönüp dolaşıp boşlukta yakalamaya çalıştığım hayallerimi yakmışım yine.

Yaramaz bir kaç hayalet mesken tutmuş geceyi,

haydi gel sende katıl der gibi dört dönüyor başımın üzerinde.

Ne kadar çıplak bu gece gökyüzü,

ne kadar göz alıcı nü’sü.

Görmezden geliyorum parlayan bir kaç yıldızın şımarıklığını,

ana’dan üryan karşımda duran gecede…

Bizler de… Ben de diyorum…

Gece kadar çıplak kalmalıyız belki de,

kalbimizin nü’sü gece gibi olmalı.

Ana’dan üryan geliyoruz oysa ki,

ancak daha doğduğumuz an da giydirilmeye

başlanıyor her şey üzerimize.

Kendi zevklerine göre, kendi bildikleri, kendi biçtikleri şekilde.

Oysa ki gece sadece misafir ediyor Ay’ı, yıldızları,

ne kadar yalın ne kadar sade.

Kurallarını işliyorlar ince ince tüm kuytularımıza, kurallarıyla dolduruyorlar avuç içlerimizin boşluklarını…

Kendi görmek istediklerini yaratmak için hamur gibi bozup bozup şekil vermeye çalışıyorlar. Kendi sanat eserlerini yaratma çabasında her biri. Oysa en büyük sanat sadece yaşamaktır ayrı ayrı ama bir bütünde. Ana’dan üryan yaşamak hayatın her sokağında her bir köşesinde.

Mesela, siyah seviyorum ama onlar rengarenk daha çok yakışır diyorlar. En iyi besteleri önüme seriyorlar ama ben kendi şarkımı söylemek istiyorum. Kargaları da çok seviyorum ayrıca ama gülüp geçiyorlar. Bülbüle övgüler, karga hep tu kaka,

bülbül altın kafese, karga ise çığlıklarıyla hep göklerde.

Bülbül mü daha güzel, karga mı? Bilmem, ikisi de. Ama ben’ce karga.

Sararmış yaprakların ayaklarına yapışıp kalması gibi, kararana dek yapıştıkça yapışıyor, ta ki iyice çürüyüpte içimize işleyinceye dek. İçinde ki fırtınanın gücü bile yetmiyor bazen yürüdükçe kulaklarını çınlatan o çürüklerin hışırtısına…Asi bir rüzgar olduğunda, hemen pencereler kapanıyor, martılar çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor.

Herkes, herkes’den daha iyi biliyor. Ama ben bilmek istiyor muyum?

Benliğim mi ruhuma yoldaş, ruhum mu benliğime?

Ama ruhum da hayallerim de ana’dan üryan uçmalı ben’imde varolduğum bu gök kubede.

Yanık kokusu iyice sindi, pencerede odun isleri

parmak uçlarımda kalmış bir kaç hayalle çiziyorum yine.

Gökyüzüne doğru şahlanmış,

rengarenk bir Pegasus’un üzerindeyim,

hayaletlerle el ele tutuşmuş hayallerim,

yine yakıyorum tüm canavarlarını ……. .

A.Tamakan

GÜN…

Güneş doğmuş

gün varamamış ama

gözleri kapanıp kapanıp duruyor.

O da akşamda kalma belli ki,

rakıyı da fazla kaçırmış,

cigarası yanı başında hala,

köh köh öksürüp hırıldıyor.

Tavuk suyuna çorba ne iyi

giderdi şimdi.

Bir de rüzgar çıksa…

A.Tamakan

MÜREKKEP KOKUSU…

Bir gün hasta olucam

Ay’ı misafir edicem diye

açık tuttuğum pencerenin ışığından.

Rüzgar da bir deli esiyor bugün.

Masamda ki kağıtlar hışırdıyor estikçe rüzgar,

belli ki hasbihal etmek istiyorlar.

Kağıtlar masanın üzerinde kıvrandıkça,

tik tak tik tak guguklu kalbin atışı gibi

bir oraya bir buraya gidip geliyor kalem.

Sanırım cereyan yapıyor,

pencerenin birini kapatsam iyi olur.

Kalem kınından çıkmış gibi

şimdi tek yöne doğru yuvarlanıyor,

az daha yaklaşıyor,

kağıtla selamlaşıyor, ucundan dökülen

karasıyla öpücüklerinin.

Öptükçe harf harf dökülüyor mürekkebi,

gerdanından göğsüne doğru

süzüldükçe mürekkep,

kağıdın hışırtısı rüzgara karışıyor.

Yazdıkça yazıyor, soldan sağa, yukarıda aşağı,

tüm satırları kelimelere boğuyor adeta.

Kağıt biraz nemli ama yumuşacık,

satırları diken diken olmuş,

sarıp sarmalıyor her bir heceyi, ağacı saran sarmaşıklar gibi.

Kalemde ki de mürekkep değil zemzem mübarek,

bir tek satır arası kalmamış nü’sünde,

ilham estikçe ısınıyor kalem,

daha da hızlanıyor kelimeler.

Kuratamıyor rüzgar,

kağıda karışmış mürekkep kokusu sarıyor etrafı,

masanın ayakları sallanıyor.

Kalemi kağıdın üzerine bırakıyorum, masanın ayağına bir kağıt parçası sıkıştırıyorum.

Birinin artık şu pencereyi kapatması lazım…

A.Tamakan

MAVİ AĞAÇ… 2

Ahh şu ağaçlar var ya

hani mavi olanları,

Hani o kökleri ile

toprağı yara yara girerek içinde dağılır da

sıkı sıkı sarılır ya,

toprak ta arzını bulaştırır da ona kucaklar ya,

O arz çatlaya çatlaya genişler,

toprak kökleri, kökler sarar toprağı.

Ağaç gövdesinde çıkan dalları farkeder ya

dallarda kendisini saran çiçekleri,

İşte o an

Ağaç aks’ini görür toprakta…

A.Tamakan

MAVİ KELEBEĞİM…

Mevsimler umrumda değil,

benim baharım gözlerinin karasında saklı.

Bak kelebekler de kendilerini göstermeye başlamış.

Dudaklarımı kondurdum kanatlarına

en çok da mavi olanına,

Boynuna konmuşsa siyah beneklisi

öpüyorumdur usulca, sakın ha dokunma..!

Kanadım kırılır da konamam, dokunamam

bir daha kokuna…

A.Tamakan

GECENİN GÖKTAŞLARI…

Alabildiğine karanlık

bir o kadar aydınlık bir gece.

Ay sere serpe serilmiş gökyüzüne,

yıldızlar kıpırdaşıyor, nasılda büyükler şimdi

o küçücük görünen yıldızlar,

iyice asılıyor bir bir eteklerine,

Nasıl da savuruyor saçlarını Ay,

daha da asıl der gibi yıldızlara.

Yıldız daha da yakın şimdi, gökyüzünü yarıyor

Ay’ın aydınlığı da bulutları.

Hareleri sarıyor, girdap gibi çekiyor,

tüm boşluklarını dolduruyor yıldız,

genişledikçe genişliyor,

oysa daha zamanı değil Dolunay’ın.

Şimşekler çakıyor ardı ardına, her bir şimşekte

gök kubbe gürlüyor, arşa gönderiyor çığlıklarını.

Şimşekler düşüyor, düştüğü yeri yaktıkça

yıldızlar daha da asılıyor.

Yağmurun eli kulağında, bulutlar oralı değil,

sıkı sıkı tutunup girdaba ,

saçıyor tüm göktaşlarını,

yağmur ıslatıyor dağılan göktaşlarını,

Gökyüzünün gözleri kapanmak üzere,

bulutlar örtüyor üzerini.

Alabildiğine karanlık,

alabildiğine ateşli bir gecede….

A.Tamakan

RASTGELE…

Mevsimidir şimdi,

aşkın vedanın, rakının balığın.

Nergisler boy vermiştir,

kıyı boyu kokusunu salmıştır sümbüller.

Masalar kurulur kapı önlerine,

anason kokuları hep bir adım önde.

Balıkçılar ağlarını örmüştür bir kaç ipek tele,

bir kaç kilo balığa karıları hep dul.

Tekneler bir bir kuğu gibi süzülürken,

sokakta oynayan çocuklar “rastgele” ye

sararlar dizlerinde ki yaraları.

Saçları tomurcuk kokan kadınlar,

her birinin gözleri deniz feneri,

ondandır dalıp dalıp gitmeleri…

Denizin puslu tuzunu katık ederde,

yine de dalgalandırmazlar denizi.

Saçları tomurcuk kokan kadınlar,

yürekleriyle biçer zamanı,

geceye demirler gözyaşlarını,

Nasıl ki azapsa ağlar balıklara,

bekleyenin nefeside “rastgele” de atar…

A.Tamakan

CEMRELER DÜŞTÜ ÜZERİME…

Dağlarıma, ağaçlarıma, kuşlarıma düşer şimdi cemreler,

toprağa, suya, havaya nispet.

Kanım yeşillenir, can’ım kızarır, gözlerim kararır,

Alabildiğine aydınlanır gökyüzüm,

alabildiğine kızıl,

Arşa doğru kanat çırpar, ruhumdan

zümrüdü Ankalar.

Ardından,

binlerce kuş kanat çırpar özgürlüğe,

coşkun bir nehir akıntısı gibi

göğüs kafesimden gökyüzüne…

Dağların, tepelerin, ovaların üzerinden süzülür,

her birinde bir …..,

rüzgara fısıldarlar nefesini,

bin bir renkli çiçeklere müjdelerler kokunu,

rengini verirler dağları saran gökkuşağına,

her birinin kanatları çırpındıkça değişir gökkuşağının rengi.

Şimdi dağlarımda bir nefes eser, sası sası kokar çiçekler

ve üzerimde gökkuşağının tek rengi…

A.Tamakan

Dalgalar kıyıma vurmuşken…

Sıcak,

Bir adım atıyorum,diğer adımım çırpınıyor

Dalgalar usul usul çarpıyor

önce kasıklarıma oradan kıyıya

Bu çok kuvvetli, çok kuvvetli bu dalgalar

Hissedebiliyorum, kaya gibi ama yumuşacık

Seviyorum kıyısında olmayı

Rüzgarın nefesi göğsümde,

hissediyorum.

İçimdeki bu şey gittikçe büyüyor

Kaval kemiklerim yanıyor,

su bir hayli tuzlu.

Titriyorum,

Dalgaların çekilip çekilip

daha sert vuruşlarını hissediyorum.

Duruluyor dalgaların hoyratlığı,

Ay’ın şavkı aydınlatıyor ruhumu,

saçlarıma kadar sarıyor kum parçacıkları

yakomozlarım dağılıyor,

Şimdi,

Avuçlarımda deniz kabukları…

A.Tamakan